Almanya'da İslam Dinî Cemaatlere İmtiyaz ve Şeffaf Din Politikası

Almanya'da devletin dinî cemaatlere karşı konumu, tarafsızlık ilkesiyle belirlenmiştir. Fakat buna rağmen Alman devleti tarafından dinî cemaatlerin kendilerini konumlandırmalarını da etkileyen bir teşvik mekanizması uygulanmaktadır. Bu tarz bir politikaya karşı önerilen alternatifler arasında ise şeffaf bir din politikası bulunmaktadır.

Sven Speer 1 Haziran 2014

Hangi cemaat mensubu “hakiki” Müslüman’dır? Bu, birçok kişi için önemli bir soru olsa da, bu tarz bir sorunun cevabı devlet için önemsiz olmak zorundadır. Devlet bu soruları cevaplama sorumluluğunu vatandaşlara bırakmalıdır ve dinlerin veya din adamlarının doğruluğu hakkında bir çıkarımda bulunmamalıdır. Bunun da ötesinde inançlı veya inançsız her birey hem özel hayatında hem de kamuda doğru bildiği şekilde yaşayabilmelidir. Bu özgürlük, din ve dinî aidiyetler üzerine yapılan münazaraları da kapsamaktadır. Devlet dinî aidiyetlerin sınırlarını belirleyemez, aksine bu sınırları belirleyebilecek olan tek merci dinî cemaatlerdir.

Şeffaf bir din politikasının amacı da budur. Bu politika, dünyada sadece birkaç ülkede uygulanmaktadır. Almanya’da da din ile devlet işleri anayasa ile birbirinden ayrılmış olmasına ve tarafsızlık ilkesine rağmen devlet, yine de dinleri sınıflandırmakta ve etkilemektedir. Fakat buradaki “devlet etkisi” ile kastedilen sorun, devletin din ve inanç topluluklarına destek olması değildir. Bu destek sayesinde devlet okullarında din eğitimi, vergi toplanması, devlet üniversitelerinde ilahiyat bölümleri ve dinî sosyal hizmet çalışmaları gibi birçok imkânı devlet sağlayabilmektedir. Asıl sorun bu teşvik ve yardımların tüm kurumlara eşit şekilde yapılmayarak bazı kurumların diğerlerine karşı güçlenmesinin sağlanmasıdır.

Devlet yardımının büyük bir kısmı Katolik kiliselerine, Protestan eyalet kiliselerine ve Almanya Yahudiler Merkez Konseyi’ne gidiyor. Devlet bu cemaatlerle daha çok iş birliği yapıp diğerlerine oranla onları daha çok destekliyor. Bu cemiyetler için genellikle okul, hastane açmak ve devlet okullarında dinî eğitim vermek bir sorun teşkil etmemektedir. Bu cemaatlerin devlet karşısında elde ettikleri statüleri, onların kendi öğretilerini makul, inanılır ve desteğe değer saymalarını da beraberinde getirmektedir.

Bu cemiyetlerin dışında, kimseye zararı dokunmayan fakat daha az makul, inanılır ve daha az desteğe değer görülen cemaatler de bulunmaktadır. Bu cemiyetlerin devlet ile daha uyumlu çalışmasını engelleyen şey bazen gerçek veya varsayılan düşmanlık, bazen de yeterince büyük olmamaları ya da bir bütünlüğe sahip olmamaları, en çok da politikacılar tarafından ilgi görmemeleridir.

“Tehlikeli” olarak görülen cemiyetlere olan politik ilgi ise şaşırtıcı şekilde yüksektir. Bu ilgi günümüzde Almanya’da bulunan ve içinde bir milyondan çok Alman’ı da barındıran üç milyon Müslüman’ı özellikle ilgilendiriyor. Birçok politikacıya göre Müslümanları dışlama politikası yanlış bir strateji. Bunun yerine İslam’ın uyum sağlaması, sivilleşmesi ve demokratikleşmesi gerektiğini iddia ediyorlar. Buna bağlı olarak daha “ılımlı” bir İslam meydana getirmek için büyük devlet programları uygulanması gerektiğini savunuyorlar.

Alman devleti elbette azınlıkları takip etmiyor ya da haklarında gizli kovuşturmalarda bulunmuyor. Fakat bununla birlikte devlet, bazı dinî cemaatlerin, kendilerini diğerlerine oranla daha “iyi” konumlandırmalarına imkân sağlayan teşvik edici yapılar oluşturuyor. Bu doğrudan orantı sayesinde cemaatler istenmeyen ve gereksiz problemlerle karşı karşıya kalabiliyorlar.

Bunu daha anlaşılır kılmak için Alevilik örneğini verebiliriz. Aleviler, Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü topraklarda mülhit (dinsiz) olarak tanımlanırken, Türkiye’de de belli zamanlarda Sünnileşme yönünde baskılara maruz kaldılar. Bunun sonucunda şaşırtıcı olmayan bir şekilde Aleviler, Müslüman olup olmadıkları konusunda büyük fikir ayrılıklarına kadar düşmüşlerdir. Bu Alevilik içi tartışmaya bir de Alman devletinin teşvik edici yapıları girmektedir. Siyasete kadar nüfuz edebilmiş olan İslamofobi, Alevilerin kendilerini gayrimüslim olarak tanımlamaları yönünde de etkili olmuştur. Almanya’da Alevilerin, hümanist miraslarına vurgu yaparak Müslümanlara karşın kendilerini Türkiye’den gelen “Müslümanlar” olarak değil, Türkiye’den gelen “iyi” göçmenler olarak sunmaları siyaset tarafından da takdir görmüştür.

Diğer yanda Alman Devleti, tüm dinlere ve dünya görüşlerine eşit durmak yerine İslam’ın entegrasyonuna büyük kaynaklar harcamaktadır. Aleviler ve Alevi dernekleri için de Müslümanların tarafında durup teşvik programlarından yeterince yararlanmak ile diğer küçük dinî azınlık veya ideolojik cemiyetler tarafında durup devlet teşvikinden daha az yararlanmak arasında ikilem söz konusu olmaktadır. Mesela din dersleri, ilahiyat ve sosyal hizmet çalışmaları ile alakalı konularda devletle müzakere etmek isteyen birisinin, İslam’a olan aidiyeti hakkında şüphe duymasına rağmen Alman İslam Konferansı’nın (Deutsche Islamkonferenz) üyesi olması gerekiyor. Buna mukabil Aleviler, İslam’a olan aidiyetleri hakkında şüphede olmalarına rağmen Alman İslam Konferansı’nın üyesidirler. Zira din politikaları ile alakalı Alman İslam Konferansı’ndan daha iyi bir platform henüz bulunmamaktadır.

Alevilerin Müslüman olup olmadıkları sorusu daha çok siyasi açıdan önem arz eden bir sorudur. Buna karşın Alman devleti, kendisini Müslümanların “entegrasyonu” konusundan soyutlayarak dinî ve ideolojik cemaatlerin eşit haklara sahip olması yönünde çalışmalı ve tüm inançlı ve inançsız insanları kapsayacak şekilde Şeffaf Din Politikası yürütmelidir. Şeffaf Din Politikası bireylerin dindarlığına saygı gösterir. Devlet tarafından gerçekleştirilen misyonerliğe ama aynı zamanda sekülerleştirme programlarına engel olur. Şeffaf Din Politikası, din ve hakikat iddiası gibi bazı soruları cevapsız bırakır ve hiçbir hakikati önceden belirlemez. Şeffaf Din Politikası bir dine bağlı olma ya da karşı olma kararını vatandaşların kendi tercihine bırakmıştır.

Devlet, sayısını ya da büyüklüklerini dikkate almaksızın tüm inanç mensuplarına, inançlarını yaşayabilecekleri bir toplum imkânı sunabilmelidir. Din şahsa özel bir şey olmakla beraber, her vatandaş kendi inancını ya da ideolojisin i kamuya açık olarak yaşama hakkına sahiptir. Buna karşın kapalı din politikasında vatandaşlar inançlarını ya da ideolojilerini kamuya açık olarak yaşayamaz. Buna örnek olarak başörtüsü yasağı verilebilir: Bazı eyaletler Müslüman kadın öğretmenlerin dinî inançları sebebiyle taktıkları başörtüleri ile çalışmalarını yasaklıyorlar. Aynı yasak yakın zamana kadar Türk üniversitelerinde de bulunmaktaydı. Bu tür bir yasaklama ile devlet kendi vatandaşlarını kendi vatanlarına yabancılaştırmaktadır.

Çatışmalar, giderek daha fazla görünür hâle gelen çeşitlilikten dolayı kaçınılmaz olabilir. Fakat dinî-ideolojik açıdan çeşitli/çoğulcu bir toplumda barış içinde yaşamak istiyorsak bizden farklı olan kişilerin farklılıklarına saygı göstermeliyiz. Ülkedeki tüm insanları tekdüzeleştirmemiz gerektiği düşüncesinden ve bu düşüncenin sonucunda bir kazanç elde etme beklentisinden vazgeçmeliyiz. Aynısı, ülkedeki bir dinin veya geleneğin tüm mensuplarını birbirine benzetmeye çalışmak için de geçerlidir. Çeşitliliğe açık olmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Devlet tüm cemaatlere aynı uzaklıkta durmalı ve dostça iş birliği yapmalıdır. Bu sadece çoğunluğa sahip dinler için değil, aynı zamanda Müslüman cemaatler, diğer Hristiyan kiliseleri, insani dernekler ve benzerleri için de geçerli olmalıdır. Bu, sadece Almanya veya Türkiye için değil, dünyadaki tüm devletlerin benimsemesi gereken bir uygulamadır.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar