Yemen Krizi Söylemler ve Karşı Söylemler: Yemen’de Suud Müdahalesi

Yemen’deki savaş, diğer “önemli” küresel gelişmelerin gölgesinde kalırken ülkede ciddi bir insani kriz yaşanıyor. İran, Suudi Arabistan, Husiler, IŞİD ve El-Kaide’nin aktörlüğünde devam eden kriz uzun sürede Yemen’e istikrarın gelmeyeceğinin de bir göstergesi.

Mareike Transfeld 1 Kasım 2015

Suudi Arabistan’ın Yemen’de ciddi savaş suçları işlemekte olduğuna dair birçok medya kurumu ve gözlemci insan hakları organizasyonlarının iddiaları, krallığın Yemen’de aslında “meşruiyeti savunduğu” ve ülkeye istikrar getirdiği gibi düşünceleri mesnetsiz bırakıyor. Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi’ne kabulü ve Hollanda tarafından gündeme getirilen Yemen’deki savaş suçlarının tarafsız şekilde araştırılması teklifini başarılı şekilde bloke etmesi, Suud Krallığının Yemen’deki askerî müdahalesinin uluslararası anlamda kabul gördüğünün de göstergesi. Nitekim Suud Krallığının Husi hareketini sürerek Yemen’deki İran nüfuzunu sınırlamaya çalışması ve Ekim 2014’ten itibaren bu bölgelerdeki kontrolü ele geçirmesi Batılı karar mercileri tarafından da biliniyordu. Bu bağlamda Suudi Arabistan bölgedeki istikrar için Batılı siyasetçiler tarafından önemli bir partner olarak görülüyor.

Suud Krallığı’nın Yemen’deki meşru hükûmeti savunduğu argümanı Batı’nın da desteğiyle kabul gördü. Aynı söylem, Yemen’in Körfez İşbirliği Konseyince başlatılan ve BM’nin maddi destekte bulunduğu başarılı bir geçiş sürecinden geçtiği söyleminin uzantısıdır. Bu bakış açısına göre Husiler’in devlet kurumları ve bölgeleri üzerinde hâkimiyet sağlaması meşru hükûmete karşı bir darbe niteliğinde olup Yemen’in bölge için barışçıl bir model olarak yansıtıldığı bu geçiş sürecini sabote etmektedir. Yine bu mantığa göre Suudi askerî müdahalesinin amacı Husileri kendi bölgesel kalelerine geri püskürtmek, Sana’a’da bir geçiş hükûmetini göreve getirmek ve ideal olarak da geçiş sürecinde olumlu ilerlemeler kaydetmektir.

Ne var ki bu söylemin yanında bir de Yemen’deki durumu anlatan farklı bir gerçeklik var. Yemen halkına göre ülkedeki sorunları çözmek için hayata geçirildiği iddia edilen geçiş süreci pek çok faktör nedeniyle başarısızlığa uğramaya zaten mahkûmdu. Örneğin 2011’de sokaklara dökülüp, adam kayırmacılığını, fakirliği ve işsizliği protesto edenler toplumun büyük bir kısmını oluşturmasına rağmen sözü edilen anlaşma, yalnızca siyasi sistemin içerisinde yer alan ve Sana’a’daki rejimle bir şekilde bağlantısı olan siyasi partileri muhatap kabul etmekteydi. Ayrıca bu plan, Husiler ve ayrılıkçı güney hareketi Hirak gibi taban örgütlenmelerinin Aralık 2011’de kurulan geçiş hükûmetinin bir parçası olmasını engelliyordu. Bunun yerine kurulan hükûmet eski yönetim ve muhalefet partilerinden oluşmaktaydı. Bu da geçiş sürecinin yalnızca eski elit tabakayla sınırlı kalması anlamına geliyordu. İkinci olarak, eski başkan Ali Abdullah Salih ve adamlarına sağlanan dokunulmazlık, eski rejimden geri kalanların siyasette faal olmasına ve geçiş sürecinin baltalanmasına zemin hazırladı. Bu iki faktör de eski elit tabakasını güçlendirdi. Böylece yaygın yolsuzluk ve iltimas siyaseti gibi protestolara neden olan siyasi dinamikler değişmeden aynı kaldı. Bu da, Körfez İşbirliği Konseyi İnisiyatifinin yapıcı bir şekilde yürütülmesine engel teşkil eden elit ittifakları oluşturdu. Üçüncü olarak, Ulusal Diyalog Konferansı Yemen’deki iç çatışmaları çözemedi ve konferansta yürütülen müzakerelerde somut bir ortak karara varılamadı. Bir yandan da geçici hükûmetin pasif kalmasıyla somut herhangi bir reform yapılmadı ve işsizlik oranı düşmedi. Sık elektrik kesintileri ve hızla yükselen petrol fiyatları halkın çektiği sıkıntılara yenilerini ekledi ve sonuç olarak da hem ekonomi hem de güvenlik şartları kötüleşti.

Yemen halkının büyük çoğunluğu, artık inancını kaybettiği bu geçiş sürecinin sonuçlarını beklemek yerine halkın kendi gerçeklerine dayanan birçok taban hareketi oluşturdu. Husi hareketi, Ulusal Diyalog Konferansı’ndaki yapıcı tutumuna paralel olarak milisleriyle birlikte Saada’daki ana üslerinin de ötesine ilerleyerek daha fazla bölge üzerinde hâkimiyet kurdu. Ulusal Diyalog Konferansı’nın başarısızlığı ve hükûmetin giderek azalan meşruiyeti göze alındığında Husiler kuzey Yemen’de geniş halk desteğini kazandı; bununla birlikte barışçıl protestolar ve şiddetli saldırılardan oluşan stratejileriyle başkent Sana’a’nın kontrolünü ele geçirdiler. Husiler her ne kadar şiddet kullanmış olsalar da bu şiddeti devletin meşru güç kullanım tekelinin olmadığı bir zamanda kullandılar. Dahası bazı aşiretler ordudaki eski Başkan Ali Abdullah Salih taraftarlarıyla birlikte bu silahlı hareketi destekledi; hareketin devletle yakın temasları oldu ve hatta kendilerini devletin bir parçası olarak görmeye başladılar. Bu bakış açısından bakıldığında Suudilerin askerî müdahalesi ülkedeki meşruiyetini çoktan kaybetmiş bir devlet başkanının çağrısıyla gerçekleşen ve ulusal egemenliğe yöneltilmiş bir saldırı olarak görülmektedir. Bununla birlikte Husiler’in merkez ve güney Yemen’de eski başkan Salih’in de desteğiyle şehirleri işgal ederek ilerlemesi ülkede istikrarı yeniden inşa etme çabası ve El Kaide’ye karşı verilen mücadelenin bir uzantısı olarak lanse edildi. Önceki yıllarda El Kaide, Hadramut ve Abyan gibi bazı güney bölgelerde kendi kalelerini oluşturmuştu.

Fakat bu gelişmeler hakkında kullanılan söylem, güney Yemen’de mevcut olan hâkim inanışın tam tersini yansıtmaktadır. Zira Körfez İşbirliği Konseyi İnisiyatifi, ülkenin tek ve birlik içinde olması gerektiğini açıklamış, ayrılıkçı güney hareketi ise en başından beri geçiş sürecinde yer alma konusunda isteksiz olmuştur. Bu hareketin Ulusal Diyalog Konferansı’na katılması da sadece bir görüntüden ibarettir. Ulusal Diyalog Konferansı’nın, güneyi iki federal bölgeye bölme çözümü, hem ayrılıkçı hareket hem de güneylilerin çoğu tarafından reddedildi. Husi hareketine benzer olarak güneydeki Hirak ve diğer gruplar Ulusal Diyalog Konseyi’nin başarısızlığını önceden tahmin ederek konsey daha bitmeden kamuoyu yaratmayı başardılar. Yerel halk tarafından kuzeyli işgal rejimi olarak kabul edilen yönetimin temsilcilerini kovmak için pek çok güç kendilerine ait bir güney bölgesi oluşturmak için birlikte çalıştı. Bu bölgelerde eski başkan Salih’e sadık ordular tarafından desteklenen Husi saldırıları, kuzey hâkimiyetini tamamıyla yeniden inşa etme teşebbüsleri olarak görüldü. Mart 2015’te, Aden ile merkez ve güney Yemen’deki diğer şehirleri savunmaları için sivil halk silahlanmaya zorlandı; Suud askerî müdahalesi ise kuzeyli milislerin saldırılarının önlenmesinde tek yol kabul ediliyordu.

Suud müdahalesine bu denli desteğe karşın Yemen’de Başkan Hadi’ye ya da BM tarafından desteklenen geçiş sürecine çok az destek bulunmaktadır. Siyasi elitler halk arasında güvenirliğini tamamen kaybetmiş; içlerinde farklı pek çok siyasi grup arasında köprü görevini üstlenebilecek ve sağlam bir diyalog sürecine öncülük edebilecek pek az potansiyel aday kalmıştır. Bir taraftan da, IŞİD ve El Kaide gibi aşırı gruplar bu müdahaleden en kârlı çıkan taraflar olmuştur. Bu gruplar daha geniş alanlarda kontrolü ele geçirmişler; Aden’de geçici hükûmete ve hükûmetin Körfez’deki destekçilerine saldırılar düzenlemişlerdir.

Suud müdahalesinin başarılı olması ya da eski başkan Salih’in desteğindeki Husiler’in Suud saldırılarına karşı koymaları bir yana bırakıldığında devam etmekte olan savaşın, Yemen toplumunda hâlihazırda mevcut olan anlaşmazlıkları daha da derinleştirdiği görülüyor. Savaş, devletin alt yapısını ve ekonomisini tahrip etmekle kalmayıp geçmişte belli bir noktaya kadar birlikte yaşamayı başarmış halkın toplumsal dokusuna da zarar veriyor. Böylelikle istikrar getirmekten çok bu askerî müdahale güvenliğin ve ekonominin daha da kötüleşmesine sebep olup, reel bir siyasi diyaloğun mümkün olmadığı bir ortam yaratıyor.

 

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar