NSU Davası NSU: Şüpheli Ölümler, Tesadüfler, Cevapsız Sorular

Almanya’nın en büyük davası olan NSU sürecine şüpheli bir şekilde ölen tanıklar damga vuruyor. Tanıkların ölümü, tesadüfler ve cevaplanamayan sorular insanların hukuka ve güvenlik güçlerine karşı güvenini zedeliyor.

Kamil Mizanoğlu 1 Mayıs 2016

Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü (NSU) Kasım 2011’de ortaya çıkınca on yılı aşkın bir süredir devam eden heyula son buldu gibi bir izlenim oluştu. O tarihe kadar “Döner Cinayetleri” diye adlandırılan bu suç zinciri artık son bulmuştu ve zanlılar yakalanmıştı. Sekizi Türk, biri Yunan olmak üzere dokuz yabancı kökenli vatandaşın yanı sıra bir de Alman polisin kanı faillerin eline bulaşmıştı. Yolun sonuna geldiklerini anlayan failler intihar ederek hayatlarına son vermişlerdi. Başbakan Merkel bir törende olayın kapsamlı bir şekilde açıklığa kavuşturulacağı sözünü verdi. Federal ve eyalet düzeyinde birçok araştırma komisyonu kuruldu. Münih Yüksek Eyalet Mahkemesinde dava görülmeye başlayınca olayın aydınlatılması adına ümitler arttı.

Gel gör ki NSU’nun tamamen aydınlatılacağı ümidi hiçbir zaman realiteye dönüşmedi. Birbirini takip eden “aksaklıklar” ve “hatalar” soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Anayasayı Koruma Dairesi tarafından imha edilen dosyaların ve yine bu dairelerde görevli elemanların “tesadüfen” olay saatinde olay mahallinde bulunmalarının yanı sıra, yakın zamana kadar devam eden şüpheli ölümler serisi de Neonazilerden, Anayasayı Koruma Dairesi muhbirlerinden ve istihbarat elemanlarından oluşan ve giderek daha da karmaşık bir hâl alan bu şebeke hakkında kafalarda soru işaretlerinin artmasına yol açtı.

Bu şüpheli ölümler serisinin ilki, resmî olarak NSU yapılanması ile bağdaştırılmamış olmakla birlikte Ocak 2009’da meydana geldi. Arthur Christ, Heilbronn’un kuzeyinde ormanlık bir park alanında bir arabanın içinde yanmış bir şekilde bulundu. Olay yerinde benzin mazot karışımı maddenin ve Christ’in cesedinin izleri vardı. Bunun bir cinayet mi yoksa intihar mı olduğu hâlâ açıklığa kavuşturulamadı. Herhangi bir veda mektubu da bulunmadı. Arthur Christ’in ölümünün şüphe uyandırma sebebi 2007 yılında Heilbronn’da bir polisin öldürülmesi olayıyla ilgili kurulan komisyondaki dosyalarda bu ismin geçmesiydi. Bahsi geçen polis cinayetinin NSU tarafından işlendiği düşünülüyordu. Arthur Christ’in ölümünün NSU ile bağlantılı olup olmadığı açıklığa kavuşmadı ve kafalarda soru işareti olarak kaldı.

İlk ciddi şüpheli vakıa eski Neonazilerden ve tanıklardan Florian Heilig’in 16 Eylül 2013 tarihindeki ölümüydü. Tesadüfe bakın ki, Florian Heilig tam da polis memuru Michèle Kiesewetter’in öldürülmesiyle alakalı olarak Eyalet Kriminal Dairesine açıklamalarda bulunacağı günde bu ölüm gerçekleşti. Kriminal Daire ile olan randevusundan tam sekiz saat önce sabah vakti kendisini arabasının içinde yakmıştı ve resmî açıklamaya göre bunu aşk acısından dolayı yapmıştı. Olayı araştıran Stuttgart Başsavcılığı Heilig’in intihar etmiş olduğuna sekiz saat gibi kısa bir süre içerisinde kanaat getirdi; hem de soruşturmaları beklemeden, otopsi esnasında. İntihar iddiasının bir temeli yoktu, zira hem Heilig’in kız arkadaşları hem de ailesi ve ablası bunu kabul etmiyordu.

Bundan yarım sene sonra bir şüpheli ölüm daha meydana geldi. “Corelli” olarak bilinen Anayasayı Koruma Dairesi muhbiri Thomas Richter, NSU Davası’nda tanık olarak dinlenecekti ama ömrü buna yetmedi. Polis verilerine göre 7 Nisan 2014 tarihinde Bielefeld yakınlarındaki dairesinde ölü olarak bulundu. Otopsi raporuna göre “belirlenemeyen bir diyabet hastalığından” dolayı hayatını kaybetmişti. Bu ölüme dair şüphelerin oluşmasının en önemli sebebi Richter’in kilit tanıklardan biri olmasıydı. Bildiklerini anlatması devlet dairelerinin 13 yıl boyunca NSU’dan hiçbir şekilde haberdar olmadıkları efsanesini yerle bir edebilirdi. Etkin bir Neonazi olan Richter ırkçı Ku-Klux-Klan’ın Baden Württemberg yapılanması olan Thüringer Heimatschutz ile NSU’yu besleyen çevreler arasında bağlayıcı bir roldeydi. Bir diğer vahim detay da “Corelli” takma adıyla 1997 ila 2007 arası Federal Anayasayı Koruma Dairesinde muhbirlik yapmış olmasıydı. Dikkat çeken başka bir husus da kendisinin de katkısının bulunduğu 2002 yılına ait aşırı sağ tandanslı bir gazetede şöyle yazmasıydı: “NSU’ya çok teşekkürler, artık meyvelerini vermeye başladı. Savaş devam ediyor…”

NSU yapılanmasının sözüm ona ortaya çıkmasından sonraki dördüncü şüpheli ölüm 28 Mart 2015 tarihinde gerçekleşti. 20 yaşındaki Melisa Marijanovic evinde ölmek üzereyken bulundu. Yukarıda da bahsedildiği üzere ölümü kafalarda soru işaretleri bırakan Florian Heilig ile ilişkisi bulunan Melisa Marijanovic, nişanlısı Sascha Winter tarafından, polisin verdiği bilgiye göre ani kasılma nöbetleri içerisinde bulunmuştu. Doktorların müdahalesi yeterli olmamıştı. Otopsi raporuna göre ölüm sebebi akciğer embolisiydi. Marijanovic ölümünden iki hafta önce Baden Württemberg Eyalet Meclisi NSU Araştırma Komisyonunda kapalı oturumda ifade vermişti. Bu oturumda neler anlatmış olduğu bugün hâlâ bilinmiyor. Yaptığı açıklamaların tutanağı gizli tutuluyor.

Şu ana kadar meydana gelen şüpheli ölümler zincirinin son halkası 8 Şubat 2016 tarihinde gerçekleşti. Bu sefer de Melisa Marijanovic’in nişanlısı Sascha Winter evinde ölü olarak bulundu. Emniyet Sözcüsü Tobias Wagner’e göre Winter’in ölümüne herhangi bir dış etkenin sebep olduğuna dair bir emare yoktu. Otopsi sonrasında Winter’in intihar etmiş olabileceği kanısına varıldı. Winter’in e-posta yoluyla bir veda mektubu yazmış olduğu söylendi. Ama Savcılık Sascha Winter’i kimin bulduğu, neden öldüğü, “veda mektubunu” kime gönderdiği ve bu mektupta ne yazdığı konusunda bilgi vermekten kaçınıyor.

Özetleyecek olursak, NSU’nun ortaya çıkmasıyla birlikte en az dört kişi daha hayatını kaybetti. Resmî ağızlardan NSU ile bağdaştırılmayan bir diğer şüpheli ölüm de NSU’nun maskesi düşmeden önce gerçekleşmişti. Ölen bu kişilerin hepsinin iki ortak noktası vardı: Hepsi de önemli tanıklardı ve oldukça şüpheli biçimlerde hayatlarını kaybetmişlerdi. Bu tanıkların ifadeleri ile NSU yapılanmasının detaylarının ortaya çıkarılmasında daha ileriye gidilebilirdi.

Tabii ki bütün bunları komplo teorisi olarak nitelendirmek de mümkün. Son tahlilde ortaya çıkan tablo incelendiğinde NSU’nun ortaya çıkmasının ardından cinayetlerin aynı hızla devam ettiği görülüyor. Aradaki tek fark bu sefer yabancı kökenli vatandaşların değil, NSU’nun daha derinlerdeki yapılanmasını ortaya çıkarabilecek bilgilere sahip tanıkların cinayetlere kurban gitmesi. Bir diğer husus da güvenlik birimlerinin NSU’yu 3 adet faile indirgeme çabası: Uwe Mundlos, Uwe Börnhardt ve hayatta kalan tek zanlı Beate Zschäpe.

Bahsettiğimiz bu ölümlerin NSU yapılanması ile herhangi bir alakasının olup olmadığı konusu kafalarda soru işareti olarak kalmaya devam edecek. Burada NSU sürecinin akıbeti de önemsiz gibi görünüyor. Birçok önemli sorunun cevapsız kalacağı zaten biliniyor. Zira Federal Savcılık muhtemel faillerin sayısını genişletmemek adına elinden gelen her şeyi yapıyor. Bu durumda geriye sadece şüphe ve güvensizlik kalıyor. Hukuk devletine ve güvenlik güçlerine karşı güvensizlik… Mevcut durumda yakalanabilecek en büyük fırsat istihbarat kaynakları ve muhbirlerin korunmasına dair bütüncül bir mentalite değişimi olabilir.

Şimdiye kadar Merkel’in söz vermesine rağmen tam tersi söz konusuydu, bundan sonrasını zaman gösterecek.

Fotoğraf: ©2016 Anadolu Agency

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar