254. Sayı Kadın Hâkim ve Hukuk Stajyerlerinin Başörtüsü: Anayasayı Yanlış Anlamak

Almanya bu kez mahkeme salonlarındaki başörtüsünü, yani kadın hâkimlerin başörtülü olmasını tartışıyor. Bu tartışmaya içi boş argümanlar ve tartışmalı bir anayasa anlayışı hâkim.

Burak Altaş 1 Eylül 2016

Başörtülü kadınlara eşit muamele ve ayrımcılığa maruz kalmamaları için verilen mücadele sonu olmayan bir yol gibi görünüyor. Bu denli siyasi boyut kazanmış bir konuda, başörtüsüne özgürlüklerin tanınmasını engellemek için bazen Federal Anayasa Mahkemesi’nin (BVerfG) kararları da göz ardı ediliyor. Benzer bir durum daha önce Berlin’de, öğretmenlerin başörtüsünü konu alan tartışmada yaşanmıştı. En son tartışmanın konusu ise okul sınıflarında ya da öğretmenler odasındaki değil, hâkim kürsüsündeki başörtüsüne dair. Hukuktan bahsedilen durumlarda zeki argümanlar beklense de gerçekte tek yönlü ve sığ bir tartışma söz konusu.

Henüz eğitiminin başında olan toy bir hukuk öğrencisine en önce şu öğretilir: “Baştan sonucu bildirip, ardından açıklamasını yapma; sonucu açık bırak ve tezini açıklarken sonuca var.” Bu değerlendirme yönteminin avantajı, çözüm bildirilmeden önce okuyucunun sağlam gerekçelerle ikna edilmesidir. Nitekim bu durumda kişi kendisine sunulan çözümün zahmetli bir çalışmayla elde edilen mantıklı bir sonuç olduğuna ikna olur. Alman kamuoyunda başörtüsüne dair tartışma tam da bu değerlendirme yönteminden çok uzak, tuhaf bir dayatma ile yürütülüyor.

Herhangi bir mutabakatsızlık durumunda karşılıklı gerekçeleri sunarken belli bir kalite düzeyinin altına düşmemek gerek. Zira diğer bir temel hukuk ilkesi de, gerekçelerle desteklenmeyen boş iddiaların hiçbir değeri olmadığıdır. Başörtüsü yasağını destekleyenler işte bu ilkeleri unutmuş durumda. Mahkeme salonunda veya ifade alma sırasında başörtüsü takması yasaklanan Bavyera’daki 25 yaşındaki bir hukuk stajyerinin davası kadının lehine sonuçlanmıştı. Hâkim konuyla ilgili yasal bir temel olmaksızın bu derece derin bir hak sınırlaması getirilemeyeceğine karar vermişti. Zira toy bir hukuk öğrencisinin fakültedeki ilk döneminden itibaren bildiği bir şey daha vardır: Önemli meselelerde -ki bunların arasında, bu vakada stajyerin din özgürlüğü olarak karşımıza çıkan temel hakların ihlal edilmesi de yer almaktadır- parlamentonun karar hakkı vardır. Yürütme erki, yasal bir yetki temeli olmadan temel haklara müdahale etme yetkisine sahip değildir.

Hâkim Dernekleri Yasağa Dair Yasa Talebinde

Hâkimlerin dernekleri başörtüsünü yasaklayan bir yasal düzenlemeyi destekliyor. Alman İdari Hâkimler Federasyonu’ndan Robert Seegmüller “Başörtüsü yargının tarafsızlığını zedeleyebilir, çünkü hâkimlerin standart kıyafetler giymesi hukuki bir davanın taraflarına, ‘davada önemli olan kimin karar verdiği değil, sadece yasaların ne dediğidir’ duygusunu verir.” şeklinde açıklıyor. Burada, hâkimlerin kıyafetleri vesilesiyle dış görünüşleri ile açık bir şekilde taraf olabilecekleri ve bunun bir ön yargıya sebep olabileceği endişesi ortaya çıkıyor. Ancak bu fikir üzerinde biraz etraflıca düşünüldüğünde başörtüsü yasağının da reddedilmesi gerekir, zira her yasak yasaklananın karşısında taraf olmak anlamına gelir. Hukuk devleti esasları açısından bakıldığında bu yasağın gerekçelendirilmesi şarttır. Örneğin söz konusu sembolün anayasaya aykırı olması bir gerekçedir. Başörtüsünde ise böyle bir durum söz konusu değildir.

Ayrıca bu bağlamda tarafsızlık gerekçesinin meşruluğu da şüphelidir. Mecklenburg Vorpommern Adalet Bakanı Uta Maria Kuder’in (CDU) deyimiyle “mahkeme salonunda çok sıkı bir tarafsızlık şart olduğu için objektif olmayan her türlü görüntüden kaçınılması” talebiyle mesele, mahkeme salonunda başörtüsü ile karşılaşan, bunu o anda olumsuz çağrışımlarla bağdaştıran ve kadın hâkimin taraflı olduğunu kabul ederek genellemeci düşünen üçüncü bir şahsın bakış açısına indirgenmektedir. Bu tür ön yargılara belirleyici derecede değer biçilmesi durumunda, İslam düşmanı fikirlere peşinen teslim olunduğundan söz edebiliriz.

Diğer taraftan haklara yapılan müdahaleler asılsız şüphelere, belirsiz varsayımlara veya şahsi ön yargılara dayandırılamaz. Başörtüsü takan bir hâkimin kendi kişisel inancı ile yargı kararını birbirinden ayıramayacağı sadece bir spekülasyon değil, aynı zamanda çirkin bir atıftır. Bir öğretmenin başörtüsüne ilişkin benzer tartışmada Federal Anayasa Mahkemesi’nin tarafsızlık için başörtüsünün bir tehlike teşkil etmediği, olsa olsa başörtüsü takan kişinin davranış biçimi ve inançlarının bu anlamda bir tehlike arz edebileceği, fakat bunun da somut olarak ispatlanması gerektiği yönünde karar verdiği görülmektedir.

Hâkimlerin de Kişilikleri Var

Böylece genellikle sözü edilen “tarafsızlık” giderek din özgürlüğüne karşı kullanılan bir silaha dönüşmektedir. Dinî bir sembolün kamudan dışlanması beklenen her durumda devletin tarafsızlığına ilişkin duyulan endişeler dile getirilmektedir. Oysa Almanya’nın tarih boyunca devletin din ve dinî cemaatler ile olan ilişkisinde mükemmel bir anayasal denge kurduğunu unutmamak gerek.

Federal Anayasa Mahkemesi henüz 1975 yılında anayasanın “etik standardını”, “insan onuru ve kişilik gelişimini bağımsızca tayin etmek ve sorumluluk sahibi bir insan modeli karşısında ideolojik ve dinî inanç çeşitliliğine açık olmak” şeklinde tayin etmiştir.

Anayasa hâkimleri dinin kamusal alanda mümkün olduğunca görünmez olması gerektiğini öngören sıkı tarafsızlık savunucularını, tarafsızlık prensibini “devlet ve kilisenin kati şekilde ayrılmasını değil, tüm inançlar için inanç özgürlüğünü eşit derecede teşvik eden, açık ve kapsayıcı bir tutum” olarak tanımlayarak reddetmiştir.

Sıkça dile getirilen ve örneğin yargı gibi “devletin temel işlerinde” sıkı bir tarafsızlığın geçerli olması gerektiğini savunan görüş ilgili yargı kararlarıyla desteklenmemektedir. Bu görüş kendi içinde de tutarlı değildir, çünkü öncelikle başörtüsünün devletin katı tarafsızlığını hangi sebeple tehlikeye soktuğu sorusu cevaplandırılmalıdır. Tarafsızlık prensibinin içinde barındırdığı devletin belli bir din ile bağdaşma yasağı, ancak münferit kadın hâkimlerin başörtüsünün devletin genel görüntüsüne isnat edilebileceği bir alan oluşturulması durumunda ihlal edilir. Böyle bir alan, kadın hâkimi “devletin bir göstergesi/yansıması/resmi” olmaya indirger, bu da hâkimin haçlarla donatılmış bir duruşma salonuna eş değer görülmesi anlamına gelir. Bu ciddi bir hatadır, zira mahkeme salonundaki tertip doğrudan devlet tarafından gerçekleştirilirken, başörtüsü takma motivasyonu kadın hâkimin toplumsal-özel hayatına dayanmaktadır. Hâkim sadece resmî işlevinden ibaret değildir. Bu ayrımın göz ardı edilmesi kadın hâkimin âdeta metalaştırılması anlamına gelir ve bu sebeple insan karakterinin çeşitliliği ile bağdaşmaz.

Optik Tarafsızlık

Hâkimin bağımsızlığına ve tarafsızlığına duyulan kamusal güven dış görünüş bakımından büyük ölçüde giyilen cübbe ile sağlanmaktadır. Bununla beraber bu cübbe, kadın hâkimin somut karar durumunda resmî kimliği ile davrandığını yeterince açık bir şekilde ifade eder. Hâkimlerin resmî alanlarından ayrı bir de özel alanlarının bulunduğunun bilincine varıldığında, başörtüsü takmak bu zahirî tarafsızlığa zarar vermeyecektir. Cübbe giymekten daha belirgin bir sembole ihtiyaç yoktur.

Berlin’de saygın bir anayasa hukukçusu olan Prof. Dr. Klaus Finkelnburg bu bağlamda “mahkeme salonuna girmeden önce haçını çıkartan” Hristiyan bir hâkimin, yine de sıkı bir Katolik olarak kalacağına dikkat çeker. Finkelnburg başörtüsü meselesinin tali bir tartışma olduğunu söyler: “Ben bireylerin özgürlüklerine mümkün olduğunca izin verilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Anayasa Ruhundan Hareketle

Liberal-demokratik devletin asıl gücü, devlet alanlarında çeşitlilikten korkmamaktan, bu çeşitliliği sağlamak ve teşvik etmekten doğar. Alman İdari Hâkimler Federasyonu’ndan Seegmüller’in başörtüsü yasağının getirilmesi için “gerekli olması durumunda anayasada bile değişiklikler yapılmasını gerekli gördüğünü” ifade etmesi manidar. Bu tarz bir değişiklik özgürlük garantisini ortadan kaldıran ve bu sebeple anayasanın ruhuna aykırı olan bir değişikliktir. Bu, ülkede özgürlük ve çeşitliliği savunan tüm tarafların karşı koyması gereken reaksiyoner bir adım olacaktır.

Hukukun barışı tesis eden bir işlevi vardır. Bu kapsama kamunun yargıya duyduğu güvenin zedelenmesi gibi yeni yaraların açılmaması da girmektedir. Yanlış algılanan bir tarafsızlık sayısız kurban meydana getirir, din özgürlüğünü ihlal eder ve bu sebeple anayasaya aykırıdır. Başörtüsüne karşı taraf olarak tarafsızlığı desteklemek ise mantıklı bir açıklaması olmayan bir paradokstur.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar