AMERİKA ABD’nin Yeni Başkanı: Donald Trump

Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni başkanı Donald Trump seçim kampanyası boyunca yabancı düşmanı söylemleriyle dikkat çekti. Trump’un başkanlık dönemindeki adımlarını bugünden kestirmek hiç de zor değil.

Aliya Naim 1 Aralık 2016

7 Kasım 2016’da hemen hemen her anket, ABD başkanlık seçimlerinde Hillary Clinton’un Donald Trump’u yenerek Amerika Birleşik Devletlerinin ilk kadın başkanı olacağını gösteriyordu. Donald Trump’un 244 delegesine karşılık Clinton’ın 292 delege çıkaracağı tahmin ediliyordu. Birçok uzman seçimi kazanabilmesi ve yeterli sayıda delege çıkarabilmesi için Trump’un çekişmeli eyaletlerin her birini alması gerektiğini söylüyordu. 8 Kasım’daki seçimlerden bir ay önce Donald Trump’un ortaya çıkan bir dizi skandalından sonra (bu skandallardan en ünlüsü Trump’un yaptığı cinsel tacizle övündüğü ses kayıtlarıydı), pek çok Cumhuriyetçi Parti üyesi, seçmenlerine Trump’u kabul ettirmekten vazgeçmiş ve hasar tespitine odaklanmıştı. Ekim ayının sonlarına doğru Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan Donald Trump’u görmezden gelmeye başlamış ve tüm dikkatini Trump’un kaybetmesiyle oluşacak dalgalanmanın önüne geçmek amacıyla Cumhuriyetçi seçmenleri listenin aşağılarındaki adayları desteklemeleri için teşvik etmeye vermişti.

7 Kasım’da ülke genelinde inanılmaz derecede sancılı ve zorlu olan bu sürecin bir an evvel bitmesi isteği hâkimdi. Buna rağmen pek çok Amerikan vatandaşı 9 Kasım’ın erken saatlerine kadar televizyonlarının başına kilitlenmiş, çekişmeli eyaletlerin ve Demokrat Parti tandanslı birçok eyaletin sandıklarından Cumhuriyetçi oyların çıktığını ve sonuç olarak da tüm seçmenler heyeti oylarının Trump’a gittiğini şaşkınlıkla izlemişlerdi.

Seçimlerde Ne Oldu?

Haber ajanslarının (seçimin ilk sonuçlarına göre) Trump’un yeni Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olduğunu açıklamasının ardından henüz birkaç dakika geçmemişti ki haber sunucuları ve yorumcular hep bir ağızdan “ABD tarihindeki en büyük siyasi şok” yorumlarını yapmaya başladılar. Başkanlık seçiminin kazananını ulusal seçim komisyonunun değil de özel kanallarının “bildirmesi” Amerikan medyasının politikada ne kadar büyük bir güç olduğunu kanıtlamıştır. Bununla birlikte bu güç seçim kampanyaları sırasında duyarlı bir biçimde kullanılmadı. Öyle ki öfkeli siyasi çıkışlar ya da basına sızan skandallar bu kanalların izlenme oranlarının rekor kırmasına neden oldu. Şovmenlik ve meydan okumada âdeta bir uzman olan Trump CNN, Fox News ve MSNBC gibi haber kanallarında boy göstererek tahminî iki milyar dolar kazanç elde etti. Seçmenler için güvenilir, kapsamlı ve doğru bilgi kaynağı olma potansiyelleri varken, bu kanallar bu seçim kampanyasında gündeme getirilen genellikle ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı ve siyasi elitizm gibi gerçek sorunları örtbas etmekle meşgul oldular. Oysa seçim tartışmalarını aslında bu sorunlara odaklanmak için kullanabilirlerdi.

Amerikalı seçmenlerin seçimlere katılma oranı genellikle düşük olmasıyla bilinir. Amerikan basını seçmenlerin seçime katılım oranlarıyla ilgili hayal kırıklığından tutun da iğneleyici nitelikte yorumlar ve yazılarla dolup taştı. Sandık çıkış anketleri her ne kadar Latin kökenli vatandaşların seçime katılımlarının önceki seçimlere göre epey yüksek olduğunu gösterse de diğer grupların katılımı 2008 ve 2012 seçimlerine göre hayli düşük oranda oldu. Gel gelelim seçime gösterilen düşük katılım konusunun özellikle de azınlık seçmenlerin düşük katılımının neden bu toplulukların seçimleri “umursamadıkları” şeklinde yansıtıldığını Amerikalıların sorgulamaları gerek. Aynı şekilde bu toplulukların karşılaştığı tehdit ve haklarını kaybetme korkusunun neden kimse tarafından ciddiye alınmadığının da düşünülmesi şart.

Öte yandan seçimlerdeki düşük katılımdaki tek etken kararsız vatandaşlar değil; oy kullanma oranındaki düşüklük sistematik olarak haklarını kaybetme korkusu, seçmenlerin yetersiz eğitim, regresif seçmen kimlik kanunları ve seçimlerin hafta içi gerçekleşmiş olması gibi sebeplerle ilintiliydi. Bahsi edilen tüm bu sorunların neredeyse yüzyıllık bir tarihi var. Ayrıca bunlar esasında Jim Crow Yasaları gibi ırkçı müesseselerin, köleliğin kaldırılmasından çok sonra bile ülkenin her yerinde çoğalmasına izin veren zihniyetin ürünü.

Şimdi Ne Olacak?

8 Kasım seçimleri sonrasında göze çarpan şey korku oldu. Amerikan vatandaşı siyahiler, Latin kökenliler, Müslümanlar, yerli Amerikalılar, LGBT bireylerinin içinde olduğu liste uzayıp gidiyor. Bu toplulukların hissettikleri korkunun haklı birçok sebebi var. Donald Trump’un seçim kampanyalarında sıklıkla bu gruplardan birçoğuna yöneltilen suçlama ve tehditler yer alıyordu. Örneğin Meksikalıların hepten tecavüzcü oldukları ithamı ya da Müslümanları Amerika’dan sınır dışı etme tehditleri bu kampanyalarda sık sık dile getiriliyordu. Her ne kadar bu iddia ve görüşlerin çoğunun saçma ve uygulanamaz olduğunu söylemek kolay gibi gözükse de (“ekonomiye oy verdiklerini” iddia eden birçok Trump taraftarı, bu tür dışlayıcı ve hedef gösterici sözlerin yalnızca dikkat çekmek için söylendiğini ve Trump’un bunları uygulayacağı anlamına gelmediği konusunda ısrarcıdır) hakikat şu ki, hem seçim öncesi hem de seçimden bu yana Trump etrafını geçmişlerinde ırkçı, homofobik, göçmenlik karşıtı faaliyetleri bulunan ve Amerika ile “İslam dünyası” dedikleri ülkeler arasındaki ilişkiyi kıyamet senaryosu olarak gören danışman ve kurmaylarla doldurdu. Göreve getirilenlerin arasında en fazla eleştirilen isimlerden biri Steve Bannon. Bannon’un sahibi olduğu Breitbart News adındaki sağcı haber sitesi tahriklerle dolu ırkçı yayınlar yapmakla suçlanıyor. Bu site aynı zamanda giderek güçlenen “alt-right” (eski sağ) akımının popüler haber organı.

Geçtiğimiz birkaç sene içerisinde Amerikalılar “alt-right” adını verdikleri hareketin sessizce doğuşuna tanık oldular. Bu “alt-right” akımı her ne kadar isim olarak masum gibi görünse de diğer ana akım muhafazakâr hareketler arasında en ırkçı nitelikte olan ve beyazların üstünlüğünü savunan neo-Nazi fikriyatını sürdürüyor. Sağcı ulusalcı hissiyattaki yükseliş 1995 Oklahoma City’nin bombalanmasını takip eden süreçte gerçekleşen suçlarla ilişkilendiriliyor. Geçen sene Güney Carolina-Charleston’da siyahilere ait tarihî bir kiliseye silahlı saldırı düzenlenmişti.

Trump pek çok solcu tarafından beyaz üstünlüğünü savunan sağcıların elini güçlendirdiği gerekçesiyle eleştiriliyor. Trump’un seçimleri kazanmasının ardından nefret suçlarındaki ciddi artış ise buna bir kanıt niteliğinde.

İlerlemeci Amerikalı aktivistler, politikacılar ve organizatörler Trump başkanlığındaki dört yıl boyunca birçok ciddi engel ve zorluklarla karşılaşacaklar. Trump Yüksek Mahkeme’ye ideolojik hâkim atamaları yapılması fikrini açık bir şekilde savundu. Yüksek Mahkeme’de muhafazakâr Yargıç Scalia’nın vefatıyla boşalan en az bir sandalyeyi Trump dolduracak. Hükûmetin yargı kolunun böyle açık bir şekilde parti hedeflerine hizmet etmesi için manipüle edilmesi Amerikan yargı sisteminde partizanlığın yerleşmesine neden olacak.

Göçmenlik Trump’ın seçim kampanyalarında önemli bir mesele olarak ele aldığı sorunlardan yalnızca bir diğeri. Birçok göçmen aile Başkan Obama tarafından yürürlüğe konan göçmenlikle ilgili kararların Trump’un başkanlığının daha ilk dönemlerinde iptal edileceğini düşünüyor. Başkanlığı sırasında Amerika-Meksika sınırına kocaman bir duvar inşa edeceğini söyleyen Trump’la birçok kişi dalga geçmiş olsa da sayısı artmakta olan sınır dışı uygulamaları ve göz altılarla Amerika Birleşik Devletleri’nin “idari sınırı” muhtemelen daha da genişletilecek. Tüm bu uygulamalar her sene Amerika Birleşik Devletlerine giriş yapan milyonlarca kişinin medeni ve temel insani haklarını tehdit edecek.

Nihai olarak Amerikalılar çok da özel olmadıklarını ve Amerika Birleşik Devletlerinin dünyada yükselmekte olan aşırı-sağcı ve ulusalcı dalgaya karşı dirençli olmadığını kabul etmek zorunda. Seçimleri izleyen haftalar boyunca ülkede korku ve iğneleyici söylemler hâkim olsa da ilerlemeci Amerikalı vatandaşların önündeki asıl görev Amerikan toplumunda özellikle bu seçimle güç kazanan ve kurumsallaşan zararlı unsurları izlemek ve onlarla savaşmak olacak.

Fotoğraf:©Shutterstock.com/ stock_photo_world

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar