GÜNDEM Hollanda’da Aşırı Sağın Sandığa Yansımayan Zaferi

Hollanda siyasetinin son 40 yılda göçmenlere ve Müslümanlara yönelik oluşturduğu politikalar, aşırı sağın sadece Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders’le sınırlandırılamayacağını gösteriyor. Zira aşırı sağ Hollanda’da artık sadece Özgürlük Partisi tarafından temsil edilmiyor.

Meryem Özdemir 12 Nisan 2017

Hollanda’da 15 Mart tarihinde gerçekleşen parlamento seçimlerinde Özgürlük ve Demokrasi İçin Halk Partisi (VVD) oyların yüzde 21’ini alarak birinci parti olarak çıktı. Parti, ilk sırayı almasına rağmen büyük oy kaybı yaşadı. Daha önce 150 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nde 41 vekili olan parti, bu kez 33 vekil çıkarabildi. VVD’yi 20 sandalye kazanan aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) takip etti. Daha önce 15 vekil ile temsil edilen göçmen ve İslam karşıtı parti, oyların yaklaşık yüzde 13’ünü alarak tarihte ilk defa en büyük ikinci parti olarak yerini aldı.

Hollanda’daki camilerin yurt dışı finansmanını kesmek istemesiyle gündeme gelen Hristiyan Demokrat Parti (CDA) ise 19 milletvekili (yüzde 12,4) ile üçüncü sıraya geldi. Sol partilerden en kazançlı çıkan ise Yeşil Sol Parti (GroenLinks). Diğer partilere kıyasla daha ılımlı bir göçmen politikasına sahip olan bu parti, milletvekili sayısını 4’ten 14’e (yüzde 9,1) yükseltti.
Buna karşın yabancı karşıtı söylemlere başvurarak ülkedeki göçmen ve özellikle Türkiye kökenlilerin desteğini büyük ölçüde kaybeden İşçi Partisi (PvdA) hezimet yaşadı. Hükûmet ortağı olan ve 38 sandalyesi bulunan parti, sadece 9 milletvekili (yüzde 5,7) çıkarabildi.

Parlamentoda Sağ Partilerin Oranı Yüzde 75’e Yükseldi

Hollanda siyasetinin en demokratik özelliklerinden biri uzlaşma kültürüne ve oldukça renkli bir parlamento yapısına sahip olmasıdır. Ülkedeki nispi temsil sistemi küçük partilere de seslerini duyurabilmeleri için imkân sağlıyor. Hollanda tarihinde ilk defa göçmen kökenliler tarafından kurulup ülke genelinde seçimlere katılan DENK partisinin seçimlerde 3 sandalye kazanarak parlamentoya girebilmesi, küçük partilere sağlanan imkânın bir göstergesi. Bu sistem aynı zamanda parlamentoda bir partinin tek başına çoğunluğa sahip olmasını da engelliyor ve koalisyon hükûmeti kurmayı zorunlu kılıyor. Zira bir partinin parlamentoda çoğunluğa sahip olma olasılığı oldukça düşük.

Ancak Hollanda parlamentosunda hangi partilerin çoğunlukta olduğuna dikkat ettiğimizde, ilginç bir bulguya rastlıyoruz. 15 Mart’tan itibaren 150 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nde sağ partilerin toplam milletvekili sayısı 113. Bu oran parlamentonun yüzde 75’ine tekabül ediyor. Bir önceki seçimlerde bu oran yüzde 50 civarındaydı (79 sandalye). Mevcut sağ partilerin milletvekili sayısının yüzde 25’lik bir oran ile artmasıyla birlikte, ırkçı ve cinsiyetçi söylemleriyle gündemde olan yeni bir aşırı sağ partinin (Forum voor Democratie) parlamentoya girmesi de Hollanda’da yükselen aşırı sağın bir diğer yansıması.

Sol Partiler Neden Bu Kadar Oy Kaybetti?

Sadece aşırı sağın yükselişine odaklanmak yerine, İşçi Partisi başta olmak üzere sol partilerin neden bu kadar oy kaybettiğinin de sorgulanması gerek. Hollandalı sosyolog ve siyaset bilimci Merijn Oudenampsen, açıklamasında bu seneki seçim programlarındaki kültürcü yaklaşımın baskınlığına dikkat çekiyor. Oudenampsen şu ifadelerde bulunuyor: “Genel anlamda eğitim düzeyi düşük olan işçi sınıfı sosyal ekonomik açıdan sol bir görüşe sahiptir, fakat sosyal kültürel açıdan muhafazakârdır.” Oudenampsen’a göre kültürel konuların bu seneki seçim programlarına bu kadar hâkim olması, İşçi Partisi seçmenlerinin sağ partilere oy vermesine yol açmıştır. Sol partiler ekonomik konuları etkili bir şekilde gündemlerine taşımaktan âciz kaldı. Oudenampsen Özgürlük Partisi seçmenlerinin de aslında ekonomik anlamda sol görüşlü seçmenler olduğuna dikkat çekiyor. Bu seçmenler diğer seçmenlere kıyasla en düşük eğitim düzeyine sahiptirler ve aslında ekonomik eşitliği destekleyen sol politikalara pozisyonları gereği en fazla muhtaç olan kişilerdir. Ancak bu seneki seçimlerde, parti programlarına bağlı olarak kültürel motiflerin daha ağırlıklı bir rol oynadığı gözlemleniyor.

Göçmen Ve İslam Karşıtlığı Zemini Özgürlük Partisi Tarafından Oluşturulmadı

VVD lideri Mark Rutte seçim sonuçlarının açıklandığı gece, zafer konuşmasında İngiltere’deki Brexit süreci ve ABD’de Donald Trump’un seçilmesinden sonra Hollanda’nın “yanlış popülizm trendini” durduğunu söyledi. Hollanda’daki sol partilerin dahi göçmen karşıtı söylemleri benimsediğini ve sağ partilerin parlamentodaki oranını göz önünde bulundurduğumuzda, Özgürlük Partisi’nin birinci değil de ikinci sırada olması popülizmin ve aşırı sağın başarısız sonuçlandığı anlamına mı geliyor gerçekten?

Hollandalı tarihçi Rutger Bregman, “Konu aslında milletvekilleri ve sandalye sayısı değildir, asıl önemli olan hangi düşüncelerin siyasette destek gördüğüdür.” diyor. Bregman’a göre Hollanda’da yıllardır aşırı sağ düşünceler rağbet görüyor. Hatta siyaset bilimci Cas Mudde’ye göre popülist radikal sağı temsil eden Özgürlük Partisi bu yaygınlaşmış düşüncelerin sadece radikal bir yorumu.
Antropolog Martijn de Koning ise daha da çarpıcı bir noktaya dikkat çekiyor. Ona göre göçmen ve İslam karşıtlığının zemini aşırı sağcı Özgürlük Partisi tarafından oluşturulmadı. Özgürlük Partisi, Hollanda’da son 40 yıldır siyasi partilerin göçmenlere ve Müslümanlara karşı yürüttüğü politikaların bir eseri. De Koning, Geert Wilders’ı bu uzun soluklu sürecin bir sonucu olarak nitelendiriyor.

Avrupa’da İlk Aşırı Sağ Parti Hollanda’da Kuruldu

Hollanda’daki aşırı sağın tarihini incelediğimizde ilginç bir bulguya rastlarız. Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk göçmen karşıtı parti (Hol. “Centrumpartij”) 1980’de Hollanda’da Henry Brookman tarafından kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda en fazla Yahudi’yi Nazi Almanya’sına teslim etmiş olmanın ve antisemitizmin travmasını henüz atlatamamış olan Hollanda’da ırkçılık aslında tabudur. Buna rağmen 1982’de Hans Janmaat bu partinin seçilen tek milletvekili olarak parlamentoya girmeyi başarır. Ancak kendisini, parlamentoya ilk girdiği gün dışarda “faşistliğe geçit yok” pankartlarıyla öfkeli bir kalabalık bekler. O günleri anlatan eski meclis başkanı Dick Dolman, Janmaat’ın bu öfkeli kalabalığa karşı personel tarafından korunmak zorunda kaldığını ifade eder.
Kendisini parlamentoda da çok iç açıcı bir durum beklememektedir. Dolman, o zamanlarda Nasyonal Sosyalist Hareketi’nden sonra ilk defa bir aşırı sağ milletvekilinin parlamentoda yer almasını “utanç verici” olarak nitelendirir. Janmaat’a en arka sırada yer verilir ve 4 sene boyunca o sırada yalnız oturur. Diğer siyasetçiler onunla muhabbet dahi etmez. Kürsüye çıktığında neredeyse bütün milletvekilleri protesto amacıyla perdenin arkasına dikilir ve Janmaat boş bir salona konuşmak zorunda kalır. Hollanda’da aktivistler uzun süre Janmaat’ın ve partisinin ırkçı tutumuna karşı katı bir mücadele içerisindedirler.

Aşırı Sağ Söylemler Yaygınlaşıp Normalleşti

Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta 1982’de aşırı sağ bir partinin parlamentoya girmiş olmasından ziyade, o dönemde aşırı sağ düşüncelere toplum ve siyaset tarafından verilen tepkidir. Bugün Janmaat’ın söylemleri sadece Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders tarafından değil; Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD), İşçi Partisi (PvdA), Hristiyan Demokrat Parti (CDA) gibi birçok parti tarafından daha endişe verici boyutlarda dile getirilmektedir. Ancak bir zamanlar tabu olan söylemler, zaman içerisinde normalleşti ve yaygınlaştı.

Toplumda ve siyasette göçmen karşıtlığı konusunda değişen algı, yargıda da görülüyor. Tarihçi Bregman, “Eğer günümüzdeki siyasetçiler şimdi söylediklerini 80’li yıllarda söylemiş olsalardı, çoktan hapsi boylamışlardı.” ifadelerini kullanır. Janmaat’ın 90’lı yıllarda birçok defa yargılanmış olmasının sebebi sadece “Hollanda doldu.” ve “Kendi halkıma öncelik verilmeli.” gibi sözlerdir. Bugün Geert Wilders dâhil olmak üzere birçok siyasetçi daha katı ve ırkçı söylemlerde bulunmasına rağmen, aynı tepkiyle karşılaşmıyorlar. Örneğin geçtiğimiz dönemde sadece Geert Wilders yargılanmıştır ve cezaya dahi çarptırılmamıştır. Üstelik lideri olduğu parti, halk tarafından en büyük ikinci parti olarak seçilmiştir.

Günümüzde siyasetçilerin hukuki açıdan riskli olmayacak cümleleri özenle seçmeleri de burada bir rol oynuyor. Özenle seçilen bu cümleler elbette verilmek istenen mesajın mahiyetini azaltmamaktadır. Örneğin Başbakan Mark Rutte’nın “Normal davran ya da ülkeyi terk et!” sözleri doğrudan göçmenlerin ve Müslümanların yüzüne söylenmese de, o gün herkes bu mesajın kime yönelik olduğunu çok iyi anladı.

Azınlık ve Güvenlik Politikalarında Müslüman Algısı

Martijn de Koning günümüzde Hollanda siyasetindeki ırkçı ve aşırı sağ tutumunun hâkimiyetini açıklamak için, Hollanda’nın azınlık politikalarının başından beri göçmenleri ve Müslümanları nasıl ele aldığına dikkat çekiyor: “Göçmenler ve onların kültürleri -özellikle de İslam- hukuk devleti ve Hollanda’nın kültürel kazanımları için bir tehlike olarak gösterildi.” De Koning entegrasyon politikalarının bu çıkış noktası üzerine inşa edildiğini anlatır. 11 Eylül’den sonraki süreçte ise İslam ve Müslümanlar artık tamamen entegrasyon ve güvenlik politikalarının merkezine yerleştirilmiştir.

“Göçmenlerin ve Hollanda kültürünün birbirine zıt olduğu algısı, Hollanda’da uzun süre ayakta tutulmuştur.” der De Koning. Doksanlı yıllarda Frits Bolkestein ve sonrasında ise Pim Fortuyn gibi siyasi figürlerin, İslam’ın demokrasiyle veya Hollanda kimliğiyle uyuşmadığı yönünde yürüttükleri tartışmalar bu algıyı besleyen etkenlerden bazılarıdır.

Öyleyse Özgürlük Partisi’nin seçimlerden birinci değil de ikinci parti olarak çıkması, bir zafer olarak görülemez. Unutmayalım: Yasama organı tarafından alınan kararların anayasa denetimine tabi tutulamadığı Hollanda’da, göçmenleri ve Müslümanları aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin önlemlerine karşı hukuki olarak koruyabilecek sadece uluslararası anlaşmalardır. Bu anlaşmaların Hollanda için bağlayıcılığını kaldırmak istediğini seçim programında belirten parti ise Özgürlük Partisi değildi, şu an birinci sırada olan VVD idi. Ayrıca 15 Mart’a kadar göçmenlerin ve Müslümanların hak ve özgürlüklerini kısıtlayan yasa tasarılarının ve önergelerin kabulünden Özgürlük Partisi’nden daha çok hükûmet başta olmak üzere diğer partiler de sorumludur.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar