GÜNDEM Almanya’nın Vatandaşlık Politikası ve Çifte Vatandaşlık Uygulaması

Friedrich Ebert Vakfı, Almanya’da çoklu vatandaşlık uygulaması ile ilgili Prof. Dr. Dietrich Thränhardt’ın kaleminden bir araştırma yayınladı. Söz konusu yayın, Türkiye kökenlilerin Alman vatandaşlığına geçiş sürecini ve Almanya’nın vatandaşlık politikasını ortaya koyması açısından oldukça önemli.

Nurefşan Şereflican 1 Nisan 2018

Friedrich Ebert Vakfı 2017 yılında Prof. Dr. Dietrich Thränhardt tarafından kaleme alınan “Göç Ülkesi Almanya’da Vatandaşlığa Geçiş. Analizler ve Öneriler” başlıklı bir çalışma yayınladı. Yayın kabaca iki kısma ayrılmış durumda: İlk bölümde Almanya’da vatandaşlığa geçiş konusuna ilişkin analizler, veriler ve gerçekler sunuluyor. İkinci bölümde ise daha çok Almanya’da çifte vatandaşlık konusuna ilişkin farklı bakış açıları ve tartışmalar ele alınıyor.

Çalışmada öncelikle vatandaşlığa dair temel bakış açıları açıklanmış: Vatandaşlığın vatandaşlar ve devlet arasındaki bağlayıcı unsur olduğu belirtiliyor ve ilk olarak devletin koruma ve hizmet fonksiyonlarıyla ilintili araçsal bir yönü olduğuna değiniliyor. İkinci olarak vatandaşlığın vatandaşlar ve ulus devlet arasındaki ilişkiyi kuran ve kişinin kendisini “Alman” gibi hissetmesini sağlayan tanımlayıcı bir yönü olduğu belirtiliyor. Üçüncü olarak da vatandaşlığın demokratik yönünden bahsediliyor ve vatandaşlıkla gelen oy hakkı ve siyasi haklara değiniliyor.

Çalışmaya göre vatandaşlık bireyin entegrasyonu ve toplumun birliği için en önemli temellerden. Yani vatandaşlık ve vatandaş olarak siyasi ve hukuki anlamda ulusal bir devlete ait olmak pozitif bir olgu olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte söz konusu yayında belirtildiği üzere “kişinin kendisini neden Alman gibi hissetmesi gerektiği” anlaşılabilir değil. Nitekim birden fazla vatandaşlığa sahip olması durumunda da kişi kendini bir veya daha fazla demokratik ve siyasi toplumun bir üyesi olarak görüp tanımlayabilir.

Birinci bölüme bakıldığında özellikle Almanya’daki Türkiye kökenli nüfusla ilgili veriler dikkat çekici: Çalışmada Almanya’nın kendisini bir göç ülkesi olarak gördüğü ve kapılarını göçmenlere açtığı belirtiliyor. Ayrıca 2015/16 yıllarında 1.2 milyon sığınmacının ülkeye giriş yaptığına değiniliyor. Ancak hem siyaset hem de toplum mültecilerin entegrasyonunu istemesine rağmen göç eden bu kişilere yönelik bir vatandaşlık uygulamasının bulunmadığından bahsediliyor.

Almanya’da hâlihazırda Alman vatandaşlığına geçen kişi sayısı senelik 100.000 civarında. Bu rakam Almanya’ya göç eden kişi sayısından çok daha az. Özellikle vatandaşlığa kabul edilen Türkiye kökenli insanların sayısındaki düşüş dikkat çekici. Bu sayı 2000 yılında 100.000’in üzerindeyken 2015 yılında sadece 20.000 Türkiye kökenliye Alman vatandaşlığı verilmiş. Friedrich Ebert Vakfı’nın yayınında vatandaşlığa geçişte bu düşük rakamlar demokratik açıdan bir eksiklik olarak değerlendiriliyor ve aidiyet duygusunun bundan zarar gördüğü belirtiliyor.

Almanya’ya ilişkin bilgilerin yanı sıra okuyucuya diğer Avrupa/Batı ülkelerinin vatandaşlık politikalarıyla ilgili karşılaştırmalı veriler de sunulmuş. Bu bilgilere bakıldığında Almanya’nın vatandaşlık hakkı tanıma oranının diğer Batı ülkelerine kıyasla oldukça düşük olduğunu görüyoruz. 2004 yılında Almanya’da yaşayan yabancıların yalnızca yüzde 1,7’sine vatandaşlık hakkı verilmiş. 2015 yılında ise vatandaşlık hakkı verilen yabancıların sayısı sadece yüzde 1,3 olmuş. Buna karşın örneğin İsveç’te bu oran 2004 yılında yüzde 6,1 iken, 2015 yılında bu oranın yüzde 6,5 olduğu görülüyor.

Vatandaşlığa kabul edilme oranlarındaki düşüş sadece Almanya ile kısıtlı değil. Fransa, Birleşik Krallık ve Belçika’da da ciddi bir gerileme söz konusu. Bu nedenle Avrupa ülkelerinde bu konuda tek tip bir eğilimden söz etmek mümkün değil. Avrupa ülkeleri karşılaştırıldığında vatandaşlığa kabul edilenlerin kökenlerinin de farklı olduğu görülüyor. İspanya, İtalya, Fransa, Belçika ve Hollanda’da vatandaşlığa kabul edilenlerin önemli bir kısmı Fas asıllı (Avrupa çapında 92.700 kişi). Tüm Avrupa’da Fas’ı takip eden diğer ülkeler Arnavutluk (41.000), Türkiye (37.500), Hindistan (35.300), Ekvator (34.800), Kolombiya (27.800) ve Pakistan (25.100). Almanya’da vatandaşlığa kabul edilenlerin en büyük bölümünün Türkiye, Birleşik Krallık’ta Hindistan, Avusturya’da Bosna, İsveç’te Irak kökenliler olduğu görülüyor. İsviçre’de zirvede İtalyanlar yer alırken, onları Almanlar takip ediyor. (Eurostat 2017). Görüldüğü üzere en büyük göçmen gruplar ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor.

Çoklu Vatandaşlığa Dair Gerçekler ve Yürütülen Tartışmalar

Friedrich Ebert Vakfı’nın söz konusu çalışmasında diğer konuların yanı sıra çoklu vatandaşlık ya da çifte vatandaşlık konusu da ayrıntılı olarak ele alınmış. Bu kapsamda asimetrik bir algıdan ve Alman devletinin asimetrik tutumundan söz ediliyor. Örneğin Fransa ve Almanya arasındaki çifte vatandaşlık Elysee Anlaşması ile koruma altına alınırken, Türk-Alman vatandaşlığı problemli ve tehlikeli olarak nitelendiriliyor. Alman vatandaşlığına kabullerde “çoklu vatandaşlık” genel olarak artmış durumda: 1997 yılında Alman vatandaşlığına kabul edilenlerin yüzde 13,8’i, 2016 yılında Alman vatandaşlığına kabul edilenlerin ise yüzde 57,8’i birden fazla vatandaşlığa sahipti.

Araştırmaya göre 2016 yılında ABD vatandaşıyken Alman vatandaşlığını edinenlerin yüzde 88,4’ü, Avusturya vatandaşıyken Alman vatandaşlığına geçenlerin ise yüzde 86,2’si eski vatandaşlıklarını muhafaza etmiş durumda. Buna karşın Türk vatandaşlarında bu oran yüzde 16,4, Kosovalılarda sadece yüzde 9,4. Friedrich Ebert Vakfı’nın çalışmasında da açıklandığı üzere eyaletlere göre bu uygulamadaki farklılıklar daha da belirgin hâle geliyor. 2015 yılında Bavyera’da Alman vatandaşlığı edinen Türk vatandaşlarının sadece yüzde 4,1’i eski vatandaşlığını koruyarak vatandaşlığa kabul edilmiş. Bu oran 2016 yılında ise yüzde 2,8. Bu farklı muameleye gerekçe olarak yasal düzenlemeler ve idari prosedürler gösteriliyor. Fakat bu uygulama Almanya’nın imzalamış olduğu Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesi’ne uygun değil. Uluslararası geçerli olan bu düzenleme, 5. Maddesi kapsamında vatandaşlığa kabul hususunda ulusal ve etnik köken sebebi ile her türlü ayrımcılığı yasaklıyor.

Friedrich Ebert Vakfı’nın söz konusu çalışmasına dönersek: Almanya’da vatandaşlığa geçişte aslında çoklu vatandaşlık ağır basmasına rağmen literatürde Almanya’da sanki çoklu vatandaşlığa izin verilmediği yönündeki düşünceler ağır basmış durumda.

Yayında potansiyel çifte vatandaşlara ilişkin tahminlere de yer verilmiş. Göçmen kökenli ve göçmen deneyimi olan insanlar göz önüne alınarak yapılan tahmine göre Almanya’da 10,1 milyon potansiyel çifte vatandaş olduğu ileri sürülüyor. Ancak bu insanların sadece bir kısmının, örneğin 2.9 milyon kadarının çifte vatandaşlık hakkını kullanacağı düşünülüyor.

Çoklu Vatandaşlık Uygulamaları

Söz konusu çalışmada çoklu vatandaşlığın kaydedilmesine ilişkin Hollanda ve Almanya örnekleri verilmiş. Hollanda’da 2014 yılının ortasından beri çoklu vatandaşlık uygulaması kayıt altına alınmıyor. Yani Hollanda vatandaşlığına ek olarak bir veya daha fazla vatandaşlığa sahip olunduğunda bu çoklu vatandaşlıklar herhangi bir yerde kaydedilmiyor. Buna karşın Almanya’da 2015 yılından beri diğer vatandaşlıkların bildirilmesi yükümlülüğü mevcut. Bu uygulama belli kökene sahip insanların sorgulanmasına yönelik endişe doğuracağı ve bunun uygulamada ayrımcı olarak algılanabileceği sebebi ile eleştiriliyor. Bununla beraber birden fazla vatandaşlığa sahip olanların, “diğer devlete mensup” olarak görülmesi ve dolayısıyla bu kişiler bilinçli bir karar sonucunda veya zaman akışı içinde bu devletle bağlarını istemli bir şekilde kesmiş olsalar bile bu devletle bağdaştırılmaları “tehlikesi”nden bahsediliyor. Yazara göre bu durumda belirli gruplara karşı şüphe atmosferi oluşması ihtimal dışı değil.

Yazarın ikinci bölümde çifte vatandaşlığın beraberinde getirdiği bazı “problemleri” Türk-Alman çifte vatandaşlığı örneği üzerinden açıklayarak ele alması ilginç. Neden bu örneğin seçildiği belli olmasa da bunun sebebi büyük ihtimalle Almanya’da yaşayan Türklere çifte vatandaşlık verilmesine ilişkin sürekli tekrarlanan tartışmalar olsa gerek. Bu tartışmaların en yakın arka planında 2017 yılında Türkiye’deki referandum için Türk bakanların Almanya’da gerçekleştirmek istediği seçim kampanyaları yatıyor. Yazar “sorun”un çifte vatandaşlıktan değil, diğer devletlerin Almanya’ya “müdahale etmesinden” kaynaklandığını düşünüyor. Buna göre diğer devletlerin (burada: Türkiye’nin) vatandaşları eğer Almanya’da vatandaşlığa sahip olmazlarsa, daha büyük bir etkiye sahip olabilirler. Zira yine yazara göre “çifte vatandaşlık sayesinde kişi o dönemde mukim olmadığı devletin etkisinden kurtulabilir.” Böylece Almanya’da yaşayan ve çifte vatandaşlığı bulunan Türkler “Türkiye’nin etkisi altında kalmazlar.” Türk vatandaşlığının Almanya’daki gelişimine ilişkin bu verileri daha ilginç veriler takip ediyor: Türk devletinin Alman eğitim sistemine, kurumsallaşmış dinî yapılara (DİTİB-Diyanet bağlantısı), Alman topraklarındaki seçim sandıklarına ve “Almanya Türkleri”nin askerliğine ilişkin etkileri ele alınıyor. Yazar için bir husus gayet açık: “Almanya’da Türk devletinin etkileri ortadan kaldırılmalıdır. Eğer bir uygulamada uzlaşma sağlanamıyorsa Alman topraklarında Alman devletinin kararları uygulanmalıdır.” Bu çerçevenin içinde vatandaşlık verilmesine ilişkin çabaların yoğunlaştırılması da yer alıyor. Yazar, Almanya’da yaşayan bir halkın “başka bir devletin kollarına itilmesinin” mantıksız olduğunu belirtiyor. Yazara göre Almanya’da daha fazla Alman ve daha az Türk vatandaşına ihtiyaç var.

Bu görüşün sonucu olarak yazar diğer uygulamaların yanı sıra şunları talep ediyor: Yurt dışında yaşayan Almanların seçme hakkı kaldırılmalı ve Almanya’da yabancı seçimlerin ve oylamaların yapılmasına izin verilmemeli. Ayrıca Almanya yüksek gelirli vatandaşlarını vergiye tabi tutmalı, böylece vatandaşların vergilendirme için başka ülkelere gitmeleri önlenmeli. Bunun yanı sıra Almanya kendi topraklarında burada yaşayan genç erkekleri ve kendi vatandaşlarını “Türk ordusuna bırakmak” yerine kendi askerî kuvvetlerine kazandırmalı.

Tavsiyelerin sunulduğu son bölümde ise yazarın sunduğu öneriler oldukça tuhaf: Burada yabancıların (özellikle Almanya Türklerinin) Alman vatandaşı olarak tam vatandaşlığa alınmasından bahsediliyor. Çoklu vatandaşlık ve çifte vatandaşlık önceki bölümlerde açık bir şekilde sorunsuz bir uygulama olarak tanımlanmış olmasına ve gittikçe daha çok uygulanmasına rağmen yazar için bir anda istenmeyen bir fenomene dönüşüyor. Yazarın deyimiyle “otoriterleşen Türk devletinden ayrılmak isteyen Almanya Türkleri bir yıl içinde vatandaşlıktan çıkarılmalarını talep etmeleri koşuluyla Alman vatandaşlığına kabul edilmeli.” Ayrıca ilk göçmen kuşağın çoklu vatandaşlık almasına izin verilmeli ancak diğer kuşaklara “kuşak geçişi” ile çoklu vatandaşlık yasaklanmalı. Diğer bir olanak da vatandaşların bu “sorunu” kendi kendilerine çözmesi. Yazara göre vatandaşlığa geçiş ne kadar kolay olursa çoklu vatandaşlık o kadar çabuk unutulur ve Alman devleti vatandaşlarından anayasaya aykırı olarak çoklu vatandaşlık hakkını almak zorunda kalmaksızın çoklu vatandaşlık olgusu önemini kaybeder. Yazar son olarak çoklu vatandaşlığı ve çifte vatandaşlığı “anayasaya aykırı hareket etmeden çözüme kavuşturulması gereken bir sorun” olarak tanımlıyor. Burada yazara göre çoklu vatandaşlık ve çifte vatandaşlık birer araç, asıl amaç ise insanların Alman vatandaşlığına geçirilmesi.

Göç Ülkesi Anlayışından Uzak Bir Vatandaşlık Tanımı

Almanya’da yaşayan ve yaşamayı planlayan insanların Alman vatandaşlığına geçişlerinin kolaylaştırılmak istenmesi anlaşılabilir bir durum. Ancak bir göç ülkesinde “çözüm” sadece çoklu vatandaşlık isteklerini “kırmak” için insanlara Alman vatandaşlığına geçişi cazip hâle getirmekte aranmamalıdır. Daha ziyade siyasi karar mercileri modern bir göç ülkesinde vatandaşlığın farklı biçimlerini kabul etmeli ve çoklu vatandaşlığı bir sorun olarak görmemelidir. Almanya’da Alman devleti ile yabancı devletler arasında fikir çatışmaları oluşması durumunda meseleler diplomatik ve yasal zeminde iki veya çok taraflı olarak ele alınmalıdır. İnsanların çoklu vatandaşlığı gereksiz olarak algılamasını beklemek Almanya gibi bir göç ülkesi için pek de uygun bir tavır değildir.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar