Dosya: "Ayrımcılıkla Mücadele" “Avrupalı Liderler Azınlıklara Dair Olumsuz Anlatıyla Yüzleşme Cesaretinden Yoksun”

Irkçılığa Karşı Avrupa Ağı (ENAR), Avrupa’da alanında yaptığı çalışmalarla ses getiren en büyük organizasyonlardan birisi. ENAR’la Avrupa’da ırkçı ayrımcılığı konuştuk.

Yasemin Yıldız 1 Haziran 2018

ENAR’ı okuyucularımıza kısaca tanıtabilir misiniz?

Irkçılığa Karşı Avrupa Ağı (ENAR), ırksal eşitliği savunan ve Avrupa’daki ırkçılık karşıtı sivil toplum aktörleri arasındaki işbirliğine olanak sağlayan pan-Avrupa ırkçılık karşıtı bir ağdır. ENAR, Avrupa Birliği’ne üye devletlerdeki ırkçılığa karşı mevzuat, politika ve uygulamaların geliştirilmesini destekler. Avrupa çapında 150’nin üzerinde sivil toplum organizasyonu ile Avrupa toplumundaki ırkçılık karşıtı aktörlerin güçlü bir koalisyonunu içeren geniş bir yapı kurmaya çabalar.

Alandaki tecrübeleriniz doğrultusunda, ayrımcılıkla mücadele kapsamında farklı Avrupa ülkelerinde ne tür mevzuat sorunları gözlemliyorsunuz?

Avrupa Birliği (AB) üyeleri 2000 yılında kabul edilen iki AB Yönergesi sayesinde, ayrımcılık karşıtı yasalara sahip. Bu AB’de ırk ayrımcılığına karşı korunmanın garanti altına alınması yönünde önemli bir adım. Bununla birlikte, yasal çerçevede hâlâ boşluklar var. Bahsedilen koruma sadece istihdamdaki dinî ayrımcılığı kapsıyor, eğitim veya mal ve hizmetlere erişimi kapsamıyor. Bu, Avrupa’da özellikle Yahudiler ve Müslümanlar gibi “ırksallaştırılmış” dinî gruplar için bir sorun.

Ek olarak, bazı ayrımcılık mağdurlarının yasaların bilincinde olmaması gibi uygulamadaki eksiklerle ilgili sorunlar da var. Yargı yollarının aranmasındaki önemli engeller nedeniyle, istihdamda ayrımcılık mağdurları genellikle davalarını mahkemeye getirmiyorlar. Ayrımcılığı ispatlamanın zorluğu, yargı sistemine olan güven eksikliği, mağdurun yasal haklarının farkında olmaması, yargılamanın uzunluğu, maliyeti ve yeniden mağduriyet korkusu davaların mahkemeye götürülmesine yönelik temel engeller arasında sayılabilir. Bir başka sorun da, ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı mevcut AB yasalarının ırkçılığın belirli biçimlerini ele almada başarısız olması. Bu durum siyahların, Müslümanların, Yahudilerin, Romanların ve göçmenlerin Avrupa’da karşılaştıkları gerçeklerin kavranması ve bunlarla mücadele edilmesini zorlaştırıyor. Örneğin Müslümanların adalet, polis faaliyetleri, istihdam ve eğitim gibi alanlarda karşı karşıya kaldığı kişisel ve yapısal ayrımcılık, mevcut yasal araçların ve önlemlerin sonuçları itibariyle eşitliği sağlamak için yeterli olmadığını gösteriyor. Siyasi karar alıcılar İslamofobi ile mücadele ve tam eşitliği sağlamak için efor sarf etmeli; örneğin farklı ırkçılık biçimleriyle mücadele etmek için belirli ulusal stratejileri benimsemeli.

Bütün Avrupa ülkeleri için ayrımcılıkla mücadele konusunda ortak yasal dayanak nedir? Burada ne tarz hukuki yaptırımlardan bahsedebiliriz?

AB’de ayrımcılık karşıtı iki yasa var: Birincisi istihdam, eğitim ve kamu hizmetlerinde, ırk veya etnik köken temelindeki ayrımcılığı yasaklayan AB Irk Eşitliği Yönergesi. İkincisi ise istihdamda ırk, etnik köken, din, inanç, yaş ve cinsel yönelim sebepli ayrımcılığı yasaklayan İstihdamda Eşitlik Direktifi. Bu yasalar AB üye ülkelerinin ulusal mevzuatına aktarılmış ve böylece ayrımcılığa karşı ortak bir yasal dayanak oluşturulmuştur.

Bir AB ülkesi yasayı gerektiği gibi uygulamamışsa, Avrupa Komisyonu AB hukukuna uymak için o devlete baskı yaparak “ihlal işlemleri” başlatabilir ve bundan sonra herhangi bir eylem yapılmazsa da durum en nihayetinde Avrupa Adalet Divanı’nda ve maddi cezalarla sonlanabilir. Avrupa Komisyonu, eğitimde Romanlara karşı ayrımcılık yapılması sonrası Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya’da bu tür işlemleri başlatmıştır.

Avrupa Ülkelerinin Ayrımcılık Karnesi

Bazı AB ülkeleri ayrımcılıkla mücadele açısından diğerlerinden daha başarılı. Ayrımcılık konusunda hangi AB ülkesinin iyi bir karneye sahip olduğunu söylerdiniz?

Karşılaştırmalı verilerin eksikliği ve farklı Avrupa ülkelerindeki farklı ulusal bağlamlar göz önüne alındığında, kesin olarak bir ülke belirlemek oldukça zor.

Örneğin Birleşik Krallık’ta, diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha uzun bir çeşitlilik geçmişi var ve bununla da ilgili olarak ayrımcılık ve ırkçılık karşıtı mevzuat ve politikaların daha uzun bir tarihi var. Ancak güçlü bir yasal çerçeve ve ülke bu konuda daha “gelişmiş” olmasına rağmen, mevcut siyasi söylem giderek yabancı düşmanlığına kayıyor. Bunu Brexit esnasında ve göçle ilgili güncel tartışmalarda gördük. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İngiliz İmparatorluğu’nun yeniden inşası için Karayiplerden Britanya’ya giden ve Birleşik Krallık’ta yaşamlarını sürdüren imparatorluk vatandaşları “Windrush jenerasyonu” üyelerinin sınır dışı edilmesine ilişkin son skandal bunun bir örneği.

Macaristan’ın ise oldukça yeni bir göç tarihine rağmen ülkede az sayıda göçmen ve köklü bir Roman topluluğu var. Her ikisi de yüksek oranda ırkçılık ve ayrımcılıkla karşı karşıya. Hükümet bu topluluklara destek sağlayan sivil toplum örgütlerini hedef alan politika ve yasaları aktif bir şekilde uygulamaya koyarak düşmanca bir politika uyguluyor.

Müslümanlar Avrupa’daki ayrımcılık olaylarının ana hedeflerinden biri. Sizce neden?

Müslümanlar, Romanlar, Afrika kökenli insanlar ve siyahi Avrupalılar, Yahudiler ve göçmenler ile birlikte ayrımcılık ve ırkçılık olaylarında hedef alınan Avrupa’daki topluluklardan birisi. Avrupa’da Müslümanlar ya da Müslüman olarak algılananlar ayrımcılığa uğruyor, damgalanıyor ve istihdam, eğitim, mesleki eğitim, hizmet ve siyasi katılım gibi hayatın her alanından dışlanıyorlar. Müslümanlar ayrıca internetteki ırkçı şiddet ve söylemlerden de muzdaripler.

Bu durum için tek bir neden olduğunu söylemek zor, ancak bazı faktörleri belirtmek mümkün.

Avrupa’da Müslüman azınlıklar Avrupa toplumlarına ait değilmiş ve Avrupa yaşam tarzına yönelik tehdit unsuruymuş gibi tasvir ediliyor. Avrupa’nın “İslamlaşması” efsanesi, Avrupa’daki yabancı düşmanı ve popülist partiler tarafından körükleniyor. Müslüman göçmenler özelinde kullanılan terörizm ifadeleri ve suçun ırksallaştırılması, politik söylemin Müslümanlar üzerinden sertleştiğini gösteriyor.

Her ne kadar Müslümanlar ırkçılaştırma ve suçlulaştırma sürecine onlarca yıldır alet edilmiş olsa da, 2015 ve 2016 yıllarında Fransa ve Belçika’daki terörist eylemler, agresif bir İslamofobinin ve göçmen karşıtı nefret söyleminin bu dönemde birçok AB ülkesinde artmasına öncülük etti.

Buna ek olarak, terörle mücadele politikaları özellikle Müslüman ve göçmenler olmak üzere azınlık topluluklar üzerinde aşırı bir etkiye sahip olmuştur. Etnik profilleme ve masum Müslümanların keyfi olarak özgürlüklerinden mahrum bırakılması, bu güvenlik önlemlerinin uzun vadede ters tepmesine neden olarak, bu kişilerin yetkililere karşı bir güvensizlik, adaletsizlik ve itiraz gibi duygular beslemelerini körüklüyor. Müslümanların kontrol altına alınması ve denetlenmesi gereken düşmanlar olarak gösterildiği güvenlik politikalarına ek olarak damgalama ve ayrımcı dil kullanımı artmıştır.

İslamofobi aynı zamanda ırkçılığın cinsiyetçileştirilmiş bir şeklidir. Müslüman kadınlar, özellikle dinî kıyafet giyiyor ya da dinî semboller taşıyorlarsa, cinsiyet, din, etnisite ve sosyal sınıfın kesişme noktasında, birden fazla ayrımcılığın bir sonucu olarak, İslamofobiden aşırı şekilde etkilenmektedir. Bazı ülkelerde yasalar, dinî ve kültürel sembol ve kıyafetler üzerinde genel bir yasak getirmekte, bu da başörtüsü takan kadınları orantısız olarak etkilemektedir. Bu politikalar ayrımcıdır ve böyle bir yasak, dinî ve kültürel semboller taşımayı ve giyinmeyi seçen kadınların ifade özgürlüğüne aykırıdır.

Göçmen Hareketlerinin Ayrımcılık Vakıalarına Etkisi

Son yıllarda Avrupa’ya gelen göçmen akınlarını düşündüğümüzde, bunlar Avrupa’da ırkçılık ve ayrımcılık üzerine ne tür etkiler yaratabilir?

Araştırmamız, göçmen karşıtı politik söylemlerin ve dışlayıcı göç politikalarının, ırksallaştırılmış göçmenler üzerinde orantısız bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor.

Hükümetlerin Avrupa’ya giren göçmen ve mültecilerin artan sayılarına verdikleri tepki, dışlama ve güvenlik etrafında dönüyor. Özellikle Müslüman göçmenlerle ilgili olarak, göç konusundaki tartışmaların tonunu belirlemede aşırı sağ partiler ve hareketler başarılı oldu. Bu durum göçmen karşıtı söylem ve politikaların kabul edilebilir ve politik yelpazede ana akım olması ile sonuçlanıyor. Kısıtlayıcı politikalar ve göçmen karşıtı söylemler, göçmenlere yönelik genel bir düşmanlık iklimine katkıda bulunuyor. Bu da sonraki süreçte ayrımcılığı, ırkçı tacizi ya da bazı durumlarda göçmenleri hedef alan saldırıları meşrulaştırabiliyor. Bu politikalar ve söylemler ayrıca -doğrudan veya dolaylı olarak- Müslüman göçmenler gibi belirli grupları etkiliyor. Örneğin bazı politikacılar Müslüman göçmenleri kabul etmek istemediklerini belirttiklerinde ya da entegrasyon kursları “bizim” değerlerimize odaklandıkları zaman, bu durum göçmenlerin “uygarlaşmamış” başka bir deyişle “Avrupalı olmayan” bir şekilde varsayıldığını gösteriyor.

Avrupa’da koruma ve yeni bir yaşam arayan göçmen sayısının artmasıyla birlikte, göç politikaları ve ulusal güvenlik yasalarını etkileyen Nativizmde uzun vadeli bir büyüme olmuştur. Nativizm, genellikle göçle muhalefet hâlindedir ve ulus devlet içerisindeki yerlilerin çıkarlarını korumayı veya onlara ayrıcalık sağlamayı amaçlayan politik bir uygulamadır. 1990’lardan beri birçok Avrupa ülkesinde göç ve güvenlik, baskın seçim konusu hâline gelmiştir. Avrupa’da yıllardır gördüğümüz gibi nativistler, “öteki”ni, kendi ulusal kimliklerini yeniden icat etmek ve daha da sağlamlaştırmak için bir araç olarak kullanmaktadırlar. Bu durum özellikle, göçün hızla arttığı 2015/2016 yıllarında yeniden görüldü.

Sözde “göç krizi”, 2015/2016 yıllarında Avrupa sınırlarına gelen ve sayıları giderek artan göçmen tartışmalarını saptırmak için AB içerisindeki birçok lider tarafından retorik bir araç olarak kullanılıyor. 2016 yılı sonunda ırkçılık, İslamofobi ve güvenlik, politik söylemin baskın bir parçası hâline geldi. Bu söylemler göçe ilişkin birçok politik kararın ön saflarında yer alıyor.

Sahada çalışan kurumların, bu durumun üstesinden gelmeye yönelik özel bir eylemleri var mı?

Sivil toplum kuruluşları çeşitlilik ve göç üzerine kendi olumlu anlatılarını geliştirerek, bu tür söylemlerin etkisini azaltmaya çalışıyorlar. Birleşik Krallık’taki “Hope Not Hate” gibi bunu yapan çeşitli kampanya ve organizasyon örnekleri var. Ayrıca birçok AB ülkesinde göçmenlere “hoşgeldin” yürüyüşleri ve gösterileri yapılıyor. Örneğin İrlanda’da karşı protestolar, ırkçı ve İslamofobik söylemlere karşı çıkmak için yoğun olarak kullanılan bir taktik olmuştur. Başka örnekler de var. Belçika’daki Mechelen şehri gibi bazı belediyeler aktif olarak kapsayıcı bir yaklaşıma sahipler. Ulusal düzeyde ise, örneğin İspanya’da, Irk ve Etnik Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesi tarafından seçim kampanyalarında ayrımcı, ırkçı veya yabancı düşmanı söylemleri kullanmaktan kaçınmaya yönelik yapılan tavsiye, 7 Mayıs 2015’te onaylandı ve böylece, ülkede kamu yönetiminin nefret söylemiyle mücadeleye olan bağlılığını gösterdi.

Bir yanda tehlikeli, diğer yanda umut veren gelişmeler var. Peki Avrupa’nın geleceğinde hangi taraf kazanacak?

Gelecek, oy pusulasında yabancı düşmanı ve ırkçı anlatıları teşvik edenlerin artması yönünden biraz kasvetli görünüyor. Bu eğilim devam ederse, mevcut ırkçılık ve ayrımcılık büyük olasılıkla devam edecek ve artacak. Öte yandan, kapsayıcı politikalar ve söylemler geliştiren eylemciler için bir umut ışığı olan birçok girişim de var.

Ne yazık ki, birçok ana akım siyasi lider göç ve eşitlikle ilgili karmaşık konuların üstesinden gelmek ve politik yelpazenin en sağında bulunan göçmenler ve etnik azınlıklar üzerindeki baskın olumsuz anlatı ile yüzleşmek için gereken cesaretten yoksun. Irkçılığın önünü kesmek ve tüm Avrupa’da insan haklarının eşitliğini ve korunmasını sağlamak için gereken bir harekete yatırım yapmak için güçlü bir politik bağlılığa bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Politikacılar liderlik göstermeli ve iş, barınma ve okula eşit erişimin dinamik ve uyumlu bir toplum inşa etmek için hayati öneme sahip olduğunu; göç ve çeşitliliğin Avrupa’nın sosyal, politik, kültürel ve ekonomik refahı için gerçek bir değer olduğu mesajını iletmelidirler.

©Shutterstock.com/Brothers Art

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar