Dosya: "NSU Terörü" “NSU’nun Ardından Sağcı Terör Tehlikesi Önlenmiş Değil”

Düsseldorf Yüksekokulu Sosyal ve Kültür Bilimleri bölümünde görev yapan Prof. Fabian Virchow aşırı sağ ve Neonazizm uzmanı bir sosyal bilimci. Virchow ile Almanya’da NSU’nun ardından devletin aşırı sağla mücadele stratejisini ve ülkedeki aşırı sağ yapıları konuştuk.

Elif Zehra Kandemir 1 Eylül 2018

Alman devletinin güvenlik aygıtları yıllar boyunca Almanya’da sağcı teröre ilişkin bir emare olmadığını iddia etti. Bu görmezden gelişin sebebi neydi sizce?

Gerçekten de resmî makamlar için bir tür “erken uyarı sistemi” olması gereken istihbarat servislerinin yıllık raporlarında çok uzun bir süre ve açık bir şekilde Almanya’da sağcı terör yapılarının bulunmadığı söyleniyordu. Gizli servislerin “güvenilir kişileri” sayesinde aşırı sağcı çevre, bu çevrenin stratejileri ve silah tedariki hakkında geniş kapsamlı bilgiler sağladığı düşünüldüğünde bu durum çok şaşırtıcıdır. Sonuç olarak burada istihbarat birimlerinin asıl tehlike kaynağı olarak özellikle 1970’li ve 1980’li yıllardaki solcu şiddete ve İslamcı teröre odaklandıkları, bunların organizasyon biçimlerini ve şiddet eylemlerini dogmatik bir kriter olarak aldığı ve bu nedenle sağcı terörü fark etmekte başarısız olup olmadığını söylemek zor.

Öte yandan sağcı şiddetten kaynaklanan tehlikenin siyasi çevrelerce de defalarca göz ardı edildiğine dair belirtiler mevcut. CSU siyasetçilerinin Hoffmann Savunma Sporları Grubu’na (Alm. “Wehrsportgruppe Hoffmann”) bakış açıları veya Rostock’taki ırkçı saldırılara karşı tavırlar buna örnek olarak gösterilebilir. Ve tabii ki prensip olarak bu tarz terörist aktivitelerin değerlendirilmesinde “devletin tehlikede olması” kriterinin, “azınlıkların hayatının korunması” kriterinden daha büyük önem arz etmesi de bu anlamda belirleyici bir rol oynamıştır.

NSU, savaş sonrası Alman tarihinin ilk aşırı sağcı terör grubu mudur? Yani devlet bu fenomen karşısında şaşkınlığa mı uğradı?

Hayır, NSU kesinlikle Almanya’daki ilk sağcı terör örgütü değil. Bana göre 1950’li yılların başında kurulan Alman Gençliği Birliği’ne (Alm. “Bund Deutscher Jugend”) bağlı Teknik Hizmet (Alm. “Technischer Dienst”) oluşumunu ve Alman vatandaşlarının Güney Tirol’deki bombalı saldırılara katılımını da bu kategoriye dâhil etmeliyiz. Ancak genel olarak sağcı terörün başlangıcı olarak 1960’lı yılların sonunda küçük grupların siyasi sola ve Doğu Almanya kurumlarıyla Sovyetler Birliği’ne yönelik şiddet eylemleri görülür. Sonrasında sağcı terör “işgalci” olarak görülen ABD’ye, nasyonal sosyalizm kapsamında işlenen suçların gözden geçirilmesine ve göçmenlere yönelmiştir. Esas itibarıyla sağcı terörizm, aşırı sağcıların görüşüne göre Almanya’nın bir “tehdit altında olduğu”nun düşünüldüğü zamanlarda ortaya çıkmıştır; örneğin ülke topraklarının genişlediği zamanlarda (Doğu-Batı Almanya birleşmesi) ya da savunulması gerektiği iddia edilen bir “ulusal homojenliğin” risk altında olduğu düşünüldüğünde…

Birçok gözlemcinin NSU ile yeni yeni ilişkilendirdiği tüm bu eylemler aslında onlarca yıldır görülmekteydi; banka soygunları, cinayetler, silah hırsızlığı ve suikast adresleri… Yani bu durum, devlet açısından şaşırılacak bir şey olmadı.

Siz yıllar boyunca aşırı sağcı ağları ve örgütleri araştırdınız. Bunların temel özellikleri neler?

Aşırı sağ alanında organizasyon türü, ağırlıklı çalışma alanları ve stratejik yönelimler açısından oldukça geniş bir yelpaze mevcut. Siyasi Parti Kanunu’nu ve onlara tanınan ayrıcalıkları kullanarak çalışan federal çaptaki partilerin yanı sıra Dernek Hukuku’na dayanan ve bu çerçevede kültür politikası veya din gibi çok farklı konularda faaliyet gösteren dernekler de var. Ayrıca idari kadroları aracılığıyla birbirlerine bağlı olan yerel eylem grupları da mevcut. Neonazi yapıları ve Pegida hareketinden ilham alan eylemler için bunlar geçerli.

Diğer yanda eğitim ve seminerler için buluşma noktası olarak hizmet veren gayrimenkuller veya ideolojik eğitim ve oryantasyon için yayınevleri gibi alt yapılar sunan projeler de söz konusu. Somut davranış pratiği açısından, örneğin parlamento, sokak ya da şiddet gibi alternatifler arasında da stratejik farklılıklar söz konusu. Bunun yanı sıra ekonomi politikası veya dış politika gibi ideolojik farklılıklar da var. Ancak şu anda aşırı sağ yapılar arasında benzerlikler ön plana çıkıyor. Şu an aşırı sağda, göçün Almanya’nın ulusal ve kültürel yapısını tehdit ettiği ve buna karşı kitlesel bir seferberliğin başlatılması gerektiği düşüncesi hâkim. Bu düşünce, şiddete meyilli sağcılar tarafından toplumun merkezine kadar sokulan bir varsayım. Ve hiç şüphesiz ki Thilo Sarrazin ve “Almanya Kendini Yok Ediyor” isimli kitabı bu anlamda önemli bir oryantasyon noktası teşkil ediyor.

Münih Yüksek Eyalet Mehkemesi’ndeki kararla birlikte NSU’nun dağıldığı ve bir daha böyle bir terörün tekrarlanmayacağını şeklinde bir algı oluştu. Siz de aynı fikirde misiniz?

Medyada NSU’nun henüz açıklığa kavuşturulmadığı yönündeki yorumlar dikkat çekiyor. Hiç şüphesiz ki ırkçı NSU cinayetlerinin kurbanlarının yakınları, gazeteciler, birçok müdahil avukat ile ırkçılık ve faşizm karşıtı ağlar tarafından yürütülen çalışmalar NSU’nun aydınlatılmasına katkı sağlıyor. Bununla birlikte cinayetlerin aydınlığa kavuşturulması için gerçekleştirilecek aktif çalışmalar muhtemelen sadece bu çemberle sınırlı kalacak.

Diğer sağcı terörist eylemlere ve yapılara karşı uyanık olunması konusunda da aynı şey söz konusu. Eğer “tekrarlamak” kelimesiyle aynı ırkçı model doğrultusunda cinayet işlenmesi kastediliyorsa, böyle bir paralellik çok dikkat çekici olacağı ve buna ilişkin tahminler ortaya çıkacağı için ben duruma biraz şüpheyle yaklaşıyorum. Bununla birlikte, Heilbronn’da temmuz ayı ortalarında başörtüsü takan bir tezgahtara güpegündüz yapılan saldırı, NSU ile paralelliklerin olabileceğini ya da saldırıda sağcı bir motif olma ihtimalini hemen reddeden seslerin hâlâ baskın olduğunu gösteriyor.

NSU’dan sonra bile, özellikle de Almanya’ya gelen mülteci sayısının artmasıyla bağlantılı olarak ırkçı kitlesel şiddet devam etmiştir. Bu saldırganlar da kısmen terörist yapılardı. Bu açıdan bakıldığında sağcı terör tehlikesinin önlendiği kesinlikle söylenemez.

Aşırı sağcı gruplar “beyaz bir Avrupa’nın yeniden tesisi” mücadelesinde şiddet kullanmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlar. Bu inanç sadece marjinal sosyal çevrelerde mi hâkim?

Hayır, bu düşünce tabii ki sadece o kesimlerde yok. Fakat bu şiddete verilen onayın ne kadar yaygın olduğu da ölçülemiyor. Mesela 2015 ve 2016 yıllarında bazı ırkçı motifli şiddet vakıaları yaşandı. Bu saldırganların daha önceden sağcı yapılarla bağlantısı yoktu ve o ana kadar ırkçı düşünce bu kişilerde ön planda da değildi. Burada daha ziyade “reaktif şiddet” yani, medya haberleri ve toplumsal propagandadan etkilenerek gerçekleştirilen şiddet eylemleri söz konusu; ama tabii ki işin özünde ırkçı şiddet yatıyor. Aşırı sağcı gruplarda şiddet meselesi önemli ölçüde mevcut ve daha çok stratejik ve taktiksel açılardan ele alınıyor. Bu çevrelerde şiddet eylemlerinin 1990’lı yıllarda onlara başarı sağladığı ve sığınma hakkının önemli ölçüde kısıtlanmasını sağladığı biliniyor.

Alman devletinin aşırı sağcılık ile mücadele stratejisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Genelde aşırı sağ organizasyonlara yönelik bir yasak politikasının Neonazi sahnesini daha da radikalleştireceği iddia ediliyor.

Aşırı sağcı partilere yönelik bir yasak politikası 1950’li yılların başından beri mevcut. Benim düşünceme göre bu politika uzun süre boyunca organize aşırı sağcıların dışlanmasına ve böylece Federal Meclis’ten uzak tutulmasına katkı sağladı. AfD’nin başarısı göz önüne alındığında artık bu stratejinin pek de işe yaramadığı görülüyor. Siyasi eğitimi bu stratejinin bir parçası olarak düşündüğümüzde, bu alanda son yıllarda gerçekten önemli gelişmelerin kaydedildiğini görüyoruz. Bununla beraber ben burada “tarafsızlık” gerekçesi ileri sürülerek AfD karşısında kısmen bir geri çekilme olduğunu da gözlemliyorum.

Yasakların radikalleşmeye yol açtığı çok yaygın bir endişe. Bunu ampirik açıdan kontrol etmek pek de kolay değil. Son yıllarda aşırı sağ hareketlerde doğrudan bir radikalleşme, yani artan şiddet sadece nadiren gözleniyor. Belki de bunun en iyi örneği Savunma Spor Grubu Hoffmann isimli oluşum. Bu grup 30 Ocak 1980 yılında yasaklandı. 26 Eylül 1980 tarihinde grup üyesi Gundolf Köhler Münih’teki Ekim Festivali’ne bir saldırı düzenledi. 19 Aralık 1980 tarihinde yine aynı grubun üyesi olan Uwe Behrendt Erlangen’da Yahudi yayıncı ve İsrail Kültür Derneği eski başkanı Shlomo Levin’i ve hayat arkadaşı Frieda Poeschke’yi öldürdü. Neonazi çevrelerde devlet yasaklarının, sanki bu oluşumlara meşru hareket alanları bırakmıyormuş ve bu sebeple kişilerin şiddete başvurması gerekiyormuş gibi yorumlandığı da hesaba katılmalı. Bu gibi görüşler NSU bağlamında da dile getirilmişti. Ayrıca bu tür bir gerekçe aşırı sağcı dünya görüşünün temel bileşeni olan sağcı terörü meşrulaştırmak için de oldukça uygundur. Ek olarak her türlü yasak politikasında Neonazi eylemlerinin yine de mümkün olduğu ve bu eylemlerin yasaklara rağmen gerçekleştirildiği de unutulmamalı.

Siz daha önce NSU cinayetlerine yönelik Alman ve Türk medyasında yer alan ayrımcı ifadeleri incelediniz. NSU deşifre edilmeden önce Türklere yönelik gerçekleşen cinayetlerle ilgili medyada hangi şablonlar hâkimdi?

NSU özellikle bir cinayet serisi olarak algılandığı andan itibaren federal çapta medyada gündeme gelen bir konu oldu. O dönemde odak noktasında aslında ırkçı cinayete kurban gidenlerin bizzat kendilerinin cezai eylemlere, şantaja, kumara veya uyuşturucuya bulaştıkları yönünde iddia ve söylentiler yer aldı. Bu görüş NSU’nun varlığı herkes tarafından öğrenilene dek baskınlığını korudu. Bu dönemde medyaya yansıyan haberlerin büyük bir kısmı emniyetin soruşturma raporlarına göre hazırlanıyordu. Bizim yaptığımız analize göre ilk defa 2006 yılı yaz başlangıcında cinayetlerin nedeninin ırkçılık olabileceği haberlere yansımıştı. Ancak bu haber yaklaşımı da oldukça hızlı bir şekilde ortadan kaybolmuş ve bunun yerine cinayetlerin arkasında “organize suç” yattığını iddia eden yaklaşım almıştır.

Federal çaptaki basılı medyaya baktığımızda ise, medyanın yaptığı haberlerde NSU’nun sağcı terörüne kurban giden kişileri bu yapının kurbanları olarak değil de, bir şekilde suça bulaştığı için öldürülen kişiler olarak yansıttığı ve kurbanlara bu şekilde yeniden zarar verildiği söylenebilir. Kriminolojide bu durum için “ikincil mağduriyet” kavramı kullanılıyor.

Buna karşın bazı yerel gazetelerde öldürülen kişiler, ilgili şehir halkı tarafından sevilen insanlar olarak da gösterilmiştir.

NSU’nun katliamları için kullanılan “Döner-Cinayetleri” tabiri Almanya’da 2011 yılının “kötü kelimesi” (Unwort) olarak seçildi. Bu ifade yıllarca NSU suçları için kullanılmıştı. Siz NSU kompleksinin ortaya çıkmasının ardından Alman medyasının daha duyarlı hâle geldiğine ve medyanın bu skandaldan doğru dersleri çıkardığına inanıyor musunuz?

Kısmen evet. Süddeutsche Zeitung Gazetesi, Mitteldeutsche Rundfunk Gazetesi ve Thüringen Gazetesi gibi bazı medya kuruluşları oldukça kapsamlı bir şekilde NSU, istihbarat servislerinin rolü, devletin kendi çıkarları uğruna NSU’yu aydınlatmaya çok da ilgili olmadığı ve güncel ırkçı terör hakkında araştırmalar yayınladılar. Medyadaki diğer yapısal unsurlar, yani gazetecilik eğitiminin kalitesi, kapsamlı bir araştırma için gereken zaman ve maddi kaynakların varlığı ile redaksiyonlarda göçmen biyografisine sahip insanların oranı söz konusu olduğunda bu öğrenme süreci daha az olumlu sonuçlanıyor.

Benim asıl endişe duyduğum konu “mülteci krizi” hakkında çıkan haberler. Bu ifadeyi burada bilinçli olarak kullanıyorum, çünkü bu ifade birçok medya kuruluşu tarafından sorunlu çağrışımları fark edilmeksizin oldukça olağan bir şekilde kullanılıyor. Bild Gazetesi ise sığınma, göç ve suç konuları hakkındaki haberleri ile AfD Partisinin anahtar kelime sunucusu olarak kabul edilebilir.

Irkçılıkla daha etkili mücadele etme konusunda bir çağrıda bulunsaydınız önceliklere göre neler talep ederdiniz?

Bu noktada bir öncelik belirlemek benim için güç, çünkü farklı toplumsal alanlarda acilen alınması gereken önlemler var. Bunların arasında ırkçılığa maruz kalmış insanların seslerini duyup bakış açılarını dikkate almak ve bunlara ciddiyetle yaklaşmak öncelikli. Mevcut durumda Almanya’da güçlenen bir halk otoriterliğine karşı sessiz kalmamak ya da bu pozisyonları fırsatçı bir şekilde üstlenmemek de benimsenmesi gereken tutumlar arasında. Ardından kültürel, etnik hatta toplumsal olarak homojen bir “Alman halkı”na yönelik inancın çürütülmesi için yoğun çalışmaların yapılması gerekli. Nihayetinde ırkçılığın çeşitli yapısal ve kurumsal biçimlerinin ortadan kaldırılması da gerekli bir görev; her ne kadar göz ardı edilse de aynı siyasi haklara sahip olmak da buna dâhil. Yabancılar için belediye seçimlerine katılma hakkına yönelik çalışmaların artık esamesi bile okunmuyor.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar