Berlin Berlin İslam Enstitüsü: “Sorumluluk Duygusu İhtilaflardan Ağır Bastı”

Berlin’de planlanan İslam İlahiyat Enstitüsüne ilişkin tartışmalar oldukça yoğun. Başkentteki dinî cemaatlerin konuyla ilgili tutumu da oldukça farklı: DİTİB (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği) Berlin’deki modeli anayasaya aykırı olarak değerlendiriyor, ZMD (Müslümanlar Merkez Konseyi) onaylıyor, IFB (Berlin İslam Federasyonu) ise çekincelerle birlikte Danışma Kurulu’nda yer alacağını açıkladı. İlahiyat Enstitüsü müzakerelerine en baştan beri katılan IFB Genel Müdürü Mustafa Özdemir ile süreci konuştuk.

amete 1 Haziran 2018

Almanya’da beş tane İslam İlahiyat Merkezi var. Berlin’de bir enstitü daha kurulmasının gerekçesi nedir?

Berlin Senatosu’na göre Berlin’e bir İslam İlahiyatı Enstitü kurulmasının resmî gerekçesi İslam ilahiyatçılarına, imamlara ve din pedagoglarına duyulan ihtiyaç. Bununla birlikte çokkültürlü bir şehir olan başkent Berlin’de kurulacak bir İslam İlahiyatı Enstitüsünün sahip olacağı prestij de burada önemli bir rol oynuyor.

Berlin İslam Federasyonu (IFB) olarak biz böyle bir enstitünün kurulmasına en başından beri çekimser yaklaştık. Ülke çapındaki din personeli ihtiyacı zaten mevcut olan beş İslam İlahiyatı Merkezinden karşılanıyor. Ayrıca finansmanlarını hâlâ kendileri sağlayan Müslüman cemaatlerin eğitimli ilahiyatçılar istihdam etmeleri mevcut durumda mümkün değil. Cemiyetlerin birçoğunun bu merkezlerden mezun bir ilahiyatçıyı görevlendirmek için yeterli kaynağı yok.

IFB buna rağmen Berlin’deki İlahiyat Enstitüsünün kuruluş anlaşmasını imzalayacağını açıkladı. Neden?

Sahip olduğumuz endişelere rağmen, Berlin Humboldt Üniversitesinde (HÜ) İslam İlahiyatı için tesis edilecek Danışma Kuruluna katılmaya karar verdik. Bunu yapmaktaki amacımız sosyal sorumluluklarımızı ama en önemlisi de Berlinli Müslümanlara karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirmekti. IFB olarak okullarda verilen İslam din derslerinin Berlin eyaletindeki taşıyıcısıyız. Bu açıdan bizim sunduğumuz derslere öğretmen yetiştirme gibi bir sorumluluğumuz da var. Ayrıca müzakerelerin devamında makul bir sözleşme taslağında mutabakat sağlamayı başarabildik.

IFB adına müzakerelere en başından itibaren katıldınız. Müzakereler nasıl geçti?

Görüşmeler ilk önce Senato’nun yönetiminde gerçekleştirildi. Bunun sonucunda İslam İlahiyat Enstitüsünün kurulması için ana hatları belirleyen bir belge oluşturuldu. Bu noktada, Senato’yla gerçekleştirilen görüşmelerde, Humboldt Üniversitesi (HÜ) ile gerçekleştirilen görüşmelere göre daha ılımlı bir ortamın hâkim olduğunu belirtmek istiyorum. İslami cemaat temsilcilerinin, üniversitenin ve diğer İslam ilahiyat kurumlarından çeşitli öğretim üyelerinin katıldığı, ana hatların belirlendiği temel kuruluş belgesine yönelik müzakereler şeffaflık ve saygı çerçevesinde gerçekleşti. Belki de bunun nedeni en başından beri bu belgenin bağlayıcı olmadığının bilinmesidir. Anlaşmazlık potansiyeli olan konular sonraki müzakerelerde görüşülmek üzere açık bırakıldı.

Buna karşın enstitüyü kurmakla görevli olan Prof. Michael Borgolte idaresi altında HÜ ile gerçekleştirilen müzakerelere ise en başından beri karşılıklı güvensizlik hâkimdi. HÜ temsilcileri düzenli olarak üniversitenin bilim özgürlüğünü vurgulamak zorunda hissettiler. Hâlbuki buna hiç gerek yoktu, zira bilindiği üzere Danışma Kurulu’nun bilim özgürlüğünü garanti etmesi veya kısıtlaması değil; İslam dinî cemaatinin anayasal haklarını dikkate alması gerekiyordu. Bunlar birbirinden farklı iki alan.

Buna ek olarak bir de medyada düzenli olarak “liberal Müslümanlar”ın da müzakerelere katılması talebi yinelendi. HÜ temsilcileri de açık bir şekilde söz sahibi olacak başka aktörleri dahil ederek İslam dinî cemaatlerine karşı bir “kutup” oluşturma isteklerini ifade ettiler. Bunların her ikisi de Anayasal Din Hukuku açısından sorun teşkil eden taleplerdi. Ayrıca müzakereleri sadece idare etmesi gereken kurucu direktörün zaman baskısı oluşturmaya çalışması ve ağırlıklı olarak HÜ için önem arz eden hususların konuşulmasında ısrar etmesi de müzakerelere gölge düşürdü.

İslam İlahiyatı Enstitüsü’nün kurucu direktörü Borgolte, Müslüman temsilcileri, “politik beceriye sahip olmamakla” ve süreci taktiksel sebeplerle geciktirmekle suçladı. Enstitü’nün kuruluş müzakerelerinin uzun sürmesinin sebebi sizce ne?

Benim görüşüme göre özellikle IFB olmak üzere cemaatlerin “politik beceriye sahip olmak” gibi bir iddiaları yok. Kurucu direktör bu ifadesinde bizim politik bir temsilcilik değil, dinî cemaat olduğumuzu unutuyor.

Müzakerelerin uzun sürdüğü suçlamasına da bir anlam veremiyorum. Protestan veya Katolik merkezlerin kurulmasına ilişkin benzer müzakerelerin ne kadar sürdüğüne bakıldığında, bu müzakerelerin çok daha uzun sürdüğünü görürsünüz. Ayrıca Berlin’de yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuz da dikkate alınmalı: Müzakerelere ilk defa bir Şii eyalet dinî cemaati katıldı. Böyle bir durumla federal çapta daha önce hiç karşılaşmamıştık. Bu durumda hem Şiilerin hem de Sünnilerin üniversite ile yürütülen müzakerelerin yanı sıra iş birliği modeline ilişkin olarak kendi aralarında da bir görüş alışverişi yapma ihtiyacı duymaları normal. Özellikle üniversite olmak üzere diğer katılımcılar tarafından bu durumun anlayışla karşılanması gerekiyor.

Görüşülmesi gereken diğer bir konu da üniversite temsilcilerinin Danışma Kurulu’nu oluşturacak üyelere ve sorumluluk alanlarına ilişkin orantısız talepleri oldu. Bu anlamda üniversite, Danışma Kurulu’nda Anayasal Din Hukuku açısından kabul edilemez bir etki imkânı talep etti ve bu talep tarafımızca reddedildi. Bu durum sıklıkla Anayasal Din Hukuku üzerinden uzun tartışmaların yürütülmesine sebep oldu.

Ben müzakere sürecinin çok kısa bile sürdüğünü düşünüyorum. Dinî cemaatlerin görüşmek istediği pek çok konu masaya bile yatırılmadı. Bunun aksine, zaten açık olan esaslar ele alındı. Örneğin müzakerelerde “İslam dinî cemaatlerine” kendilerini bu şekilde tanımlama hakkı verilmedi.

Tartışmalı konulardan bir tanesi Danışma Kurulu’ndaki üyelerin dağılımı. Müslüman temsilciler bir “engelleyici azınlık” (Alm. “Sperrminorität”) talep ediyor. Bu konuda neden bu kadar ısrar ediyorsunuz?

Devlet ve dinî cemaatlerin iş birliği açısından Anayasal Din Hukukundaki üç vurgu özellikle önemli: Din ve devlet işlerinin ayrılması, dinî cemaatlerin özerklik hakkı ve devletin tarafsızlığı.

Dinî cemaatler, özerklik hakkına dayanarak Danışma Kurulu’ndaki iş birliği modeline karar verirler. Buna göre devlet dinî cemaatin ortak kuruluşuna hiçbir şekilde etki edemez. Berlin’deki durumda bu kuruluş Danışma Kurulu. Dolayısıyla devlet tarafı ne kurulun üye dağılımı üzerinde söz sahibidir, ne de iş birliği modellerine ilişkin talimatlar verebilir. Bu hem özerklik hakkına hem de tarafsızlık ve ayrı tutulma ilkesine aykırıdır.

Mevzu bu kadar açıksa, anlaşmazlığın sebebi neydi?

Danışma Kurulunun üye dağılımı ve karar verme modeline ilişkin tartışmalar, üniversitenin Anayasal Din Hukukunu kendi görüşü doğrultusunda ve anayasaya aykırı bir şekilde yorumlamasından kaynaklandı.

Üniversite en başından beri hem Danışma Kurulunun üye dağılımını hem de yetkilerini yönlendirmek istedi. Bu hem akademik ilahiyat personeli hem de İslam İlahiyat Enstitüsü’nün içeriğe dair yönelimi için söz konusu. Bunlardan ikincisine ilişkin olarak geçmişte üniversite temsilcilerinin açık beyanları oldu.

Biz Danışma Kurulunun üye dağılımı ile ilgili olarak HÜ’ye başvurduk ve üniversite yönetiminden iki kişiyi danışman olarak Danışma Kurulu’na dâhil etmeye hazırdık. Ayrıca üniversitenin, akademik giriş koşullarını yerine getiren belli sayıda akademisyenin Kurul’a dâhil edilmesi yönündeki ısrarlı talebini kabul etmeye de hazırdık. Bunun için bizim şartımız ise, dinî cemaatlerin konseyde özerklik hakkını koruyan ve münferit kişilere orantısız haklar verilmesini önleyen bir oy orantısının, yani “engelleyici azınlığın” getirilmesiydi.

İslami cemaatlerin Danışma Kurulunda yer alması, anayasal din özgürlüğünün bir ifadesi. Anlaşmanın ilk versiyonunda, oy kullanma hakkına sahip diğer dört üye (üniversite öğretim üyeleri) belirli koşullar altında İslami kuruluşların temsilcilerinden bir tanesi bile onaylamasa da Kurul adına onay verme hakkına sahipti. Oysa üniversite öğretim üyeleri İslam dinî cemaatinin temsilcisi değiller, bu üyeler sadece uzmanlıkları sebebiyle Kurul’da yer alıyorlar ve bu durum yasal olarak son derece düşündürücü. Talep edilen engelleyici azınlığın amacı bunu önlemekti. Yeni versiyonda Kurul’un üye sayısının azaltılması dinî cemaatlerin konumunu güçlendirdi. Sünni cemaatler engelleyici azınlık konumuna geldiler.

Fakat üniversite bunu kabul etmemişti…

Evet ve yasal olarak savunulamayacak talebinde ısrar etmişti. Görünen o ki, üniversite bu şekilde dinî cemaatlerin yetki alanı üzerinde otorite kurmak istedi. Tabii ki bunu kabul etmemiz mümkün değildi. Zira eğer bu İslam ilahiyatı enstitüsünün mezunları bizim camilerimizde ve eğitim kurumlarımızda istihdam edilecekse, elbette ki inanç ilkelerimizin bu ilahiyat eğitiminin temelini oluşturması ve üniversitede uygun personelin istihdam edilmesi bizim için önem taşıyor. Anlaşılan o ki, üniversite bu konuda farklı bir görüşe sahip oldu.

Humbold Üniversitesi Enstitü’nün, gerekirse IFB, DİTİB, ZMD ve VIKZ İslam cemaatlerinden temsilciler olmadan da kurulabileceğini ifade etmişti. Peki, bu durumda Kurul’un teolojik açıdan anayasal uygunluğunu sağlanabilecek miydi?

Bu konuda alternatifler hakkında düşünüldüğünü duyduk. Bu anlamda Berlin’de bu görev için düşünülebilecek başka bir dinî cemaatin olup olmadığı tartışılmalı. Asıl aktörler masada yerlerini almış olan ve gerekli teolojik uygunluğu sağlayabilecek olan kişiler.

Senato ve HÜ’nün Berlin’deki münferit cami cemaatlerine doğrudan müracaat ederek onlardan üç tane temsilci ismi çıkarmasını talep edeceğine ilişkin söylentiler vardı. Daha önce, anlaşmayı imzalamayan cemaatlerin yerine siyasetin talepleri doğrultusunda “liberal İslam” temsilcilerinin müzakere masasında yer alacağı ifade edilmişti. Tabii ki tüm bunlar yasal açıdan oldukça şüpheli, zira bu kişiler esas itibarıyla sadece kendilerini temsil ediyor ve bir tabanları yok.

Enstitünün İslami cemaatler olmadan veya bunlardan sadece bazıları ile kurulduğunu varsayalım. Bunun öğretim müessesesi ve mezunlar için ne gibi sonuçları olurdu?

Bizim için şu kadarı çok açık: Berlin’de Anayasal Din Hukukunun çizdiği çerçeve dâhilinde tarafımızca kabul edilebilir bir İslam ilahiyat enstitüsü kurulmazsa, bu durumun ilgili bölümün mezunlarının bizim camilerimize ve cemaatlerimize entegrasyonu konusunda sonuçları olur. Bu durumda bu enstitünün mezunlarına yönelik haklı şüpheler olacaktır.

 

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar