Avusturya‘da İslam’ın hukuken tanınmasının geçmişi 1912 yılına uzanıyor. Ancak Müslümanların kamusal hayattaki dinî hakları, özellikle başörtüsü ve dinî kuruluşlara yönelik devlet denetimi üzerinden tartışılmaya devam ediyor. Belçika’da İslam resmen tanınan dinlerden biri olmasına rağmen Müslümanların devlet karşısındaki kurumsal temsilinin nasıl düzenleneceği konusunda anlaşmazlıklar yaşanıyor. Norveç’te ise kamu finansmanını kaybeden Müslüman bir çatı kuruluşu, toplulukların desteğiyle yeniden yapılanma deneyimini paylaşıyor.

Bu farklı örnekler, Avrupa’daki Müslüman temsil kuruluşlarının karşı karşıya olduğu sorunların yalnızca İslam karşıtlığı veya din özgürlüğüne yönelik sınırlamalarla açıklanamayacağını gösteriyor. Kurumların demokratik meşruiyeti, mali bağımsızlığı, devletle ilişkileri ve kendi toplulukları nezdindeki temsil gücü de giderek önem kazanıyor.

İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG)’ün de destekleriyle 9-11 Ekim tarihlerinde Saraybosna’da düzenlenen Avrupa Müslüman Kuruluşları Konferansı‘nda, on ülkeden temsilciler bu konulardaki tecrübelerini karşılaştırdı. İki gün süren oturumlarda yalnızca ortak sorunlar değil, bunlara karşı geliştirilen kurumsal çözümler ve başka ülkelerde uygulanabilecek yöntemler de ele alındı.

Mustafa Cerić: Savunmadan Kalıcı Kurumsallaşmaya

Konferansın ilk oturumunda konuk olarak konuşan Bosna Hersek eski Reisüluleması Mustafa Cerić, Avrupa’daki Müslüman çatı kuruluşlarının değişen sorumluluklarına dikkat çekti. Dinî hayatın koordinasyonu, temsil ve hakların korunması gibi geleneksel görevlerin önemini koruduğunu belirten Cerić, kurumların yalnızca yasaklara, ayrımcılığa veya siyasi krizlere tepki veren yapılarla sınırlı kalmaması gerektiğini ifade etti. Bunun yerine toplumsal güven, kurumsal kapasite, etik liderlik ve kamu yararına katkı sağlayan uzun vadeli çalışmaların geliştirilmesini önerdi.

Cerić’in konuşmasında öne çıkan önerilerden biri de “ağ tipi örgütlenme” modeliydi. Müslüman toplulukların farklı mezheplerini, etnik kökenlerini ve kurumsal geleneklerini tek bir merkezî yapıda birleştirmek yerine, bağımsızlıklarını koruyarak ortak sorumluluklar üstlenebilecekleri bir iş birliği anlayışını savundu.

Avrupa’daki Müslümanların toplumsal konumunu da değerlendiren Cerić, insan hakları, demokrasi ve toplumsal sözleşme ilkelerinin önemini vurguladı. Müslüman kuruluşların yalnızca kendi toplulukları için değil, yaşadıkları toplumların bütünü açısından sorumluluk üstlenen kurumlara dönüşmesi gerektiğini belirtti.

Devlet Tarafından Tanınmak Her Zaman Kurumsal Bağımsızlık Sağlıyor mu?

Konferansın dikkat çeken tartışmalarından biri, Müslüman kuruluşların devlet tarafından tanınması ile kurumsal özerklikleri arasındaki ilişkiydi.

Avusturya İslam Cemaati (IGGÖ) temsilcisi Edina Husović, ülkesindeki dinî tanınma modelinin Müslümanlara sağladığı imkânları ve mevcut sorunları ayrıntılarıyla aktardı. Avusturya’da İslam’ın 1912’de tanınması ve IGGÖ’nün 1979’da kamu hukuku statüsüne kavuşması, devlet okullarında İslam din derslerinin verilmesi, din görevlilerinin yetiştirilmesi ve kamu kurumlarında manevi rehberlik hizmetlerinin geliştirilmesi açısından önemli bir hukuki temel oluşturuyor.

Ancak Husović’e göre aynı hukuki düzenlemeler devletin dinî cemaatler üzerindeki denetimini genişletmesinin de aracı olabiliyor. Özellikle 2015 tarihli İslam Yasası’nın diğer dinî topluluklara uygulanmayan bazı yükümlülükler getirmesi ve 2021’de güvenlik gerekçeleriyle yapılan değişiklikler, kurumsal özerklik açısından tartışma konusu.
Husović, devlet tarafından tanınmanın dinî toplulukların kendi işlerini yönetme hakkını güvence altına alması gerektiğini belirterek, bunun devletin dinî hayatı yönetmesine dönüşmemesi gerektiğini vurguladı.

Belçika İslam Temsil Kurulu (Exécutif – EMB) Başkanı Mehmet Üstün’ün sunduğu örnek ise dinî tanınma ile demokratik temsilin birbirinden farklı meseleler olduğunu ortaya koydu.

Belçika’da İslam 1974’ten beri resmen tanınıyor. Kamu finansmanı sayesinde yaklaşık 2 bin İslam din dersi öğretmeni görev yaparken tanınmış camilerin imamları ve cezaevlerindeki Müslüman manevi rehberler de çeşitli kamu desteklerinden yararlanabiliyor.

Buna karşılık devletin Müslümanların temsil kurumunun oluşumuna ve yönetimine müdahaleleri uzun süredir tartışılıyor. Üstün, EMB’nin 2014’te yaklaşık 300 caminin katılımıyla geliştirilen seçim sistemini anlatarak temsil yetkisinin devletin belirlediği kişilerden değil, camiler ve dinî topluluklardan kaynaklanması gerektiği üzerinde durdu.
Norveç İslam Konseyi (IRN) Başkanı Badreddine Maizi de benzer bir ayrımı, kurumunun yaşadığı kriz üzerinden ele aldı. IRN, 2017’de kamu finansmanının kesilmesi ve yaşanan iç anlaşmazlıkların ardından faaliyetlerini gönüllülerin desteğiyle sürdürdü. Kurum, yeniden yapılanma sürecinde üyelik tabanını genişleterek 79 kuruluşun katıldığı bir yapıya ulaştı.

Maizi’ye göre devlet kurumlarının güvenini kazanmak gerekli olsa da temsil kuruluşlarının meşruiyeti öncelikle kendi üyelerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle kamu kurumlarıyla yakın ilişkiler kadar üyelerin karar alma süreçlerine katılması ve kurumsal şeffaflığın güçlendirilmesi de önem taşıyor.

Tek Bir Temsil Modeli Bütün Ülkelerde Uygulanabilir mi?

Devletle ilişkilerdeki farklılıklar, Müslümanların kurumsal temsilinde tek bir Avrupa modelinin bulunmadığını da gösteriyor.

Almanya’da Müslümanlar Koordinasyon Konseyi (KRM), farklı dinî kuruluşların ortak meselelerde birlikte hareket etmelerini sağlamak amacıyla 2007’de kuruldu. Ancak konferanstaki tartışmalarda, Müslüman kuruluşlardan ortak muhatap oluşturmalarının beklenmesine rağmen bu yapıların bütün Müslümanları temsil edip etmediklerinin daha sonra sorgulanabildiği ifade edildi.

Katılımcılar, benzer kapsamlı temsil koşullarının diğer büyük dinî topluluklara aynı biçimde uygulanmamasının eşit muamele bakımından sorun oluşturduğuna dikkat çekti.

Fransa İslam Konseyi (CFCM) Başkan Yardımcısı Eyüp Şahin ise ülkesinde 2003’te kurulan CFCM’in geçirdiği kurumsal değişimleri anlattı. Federasyonlar ve bölgesel temsil yapıları üzerine inşa edilen CFCM’in ardından, 2022’de devletin girişimiyle yerel aktörlerin katılımına dayanan Fransa İslam Forumu’nun (FORIF) oluşturulması, temsil tartışmalarına yeni bir boyut kazandırdı.

Şahin’in sunumunda, farklı federasyonların ve bağımsız camilerin ortak bir kurumsal yapı içinde nasıl temsil edilebileceği, yönetim süreçlerinde şeffaflığın nasıl sağlanacağı ve devletle ilişkiler yürütülürken kuruluşların bağımsızlığının nasıl korunacağı soruları öne çıktı.

İsviçre İslam Çatı Kuruluşları Federasyonu (FIDS) Yönetim Kurulu Üyesi Montassar Ben Mrad’ın aktardığı tecrübe ise farklı bir yolun mümkün olduğunu gösterdi. İsviçre’de dinî cemaatlerin tanınması büyük ölçüde kantonların yetkisinde bulunuyor. Buna rağmen FIDS, federal kurumlar, üniversiteler ve kanton yönetimleriyle geliştirdiği iş birlikleri sayesinde çeşitli alanlarda ilerleme sağladı.

İsviçre ordusunda Müslümanlara yönelik manevi rehberlik hizmetleri, iltica merkezlerindeki uygulamalar ve Fribourg Üniversitesi ile yürütülen imam eğitimi çalışmaları bu iş birlikleri arasında yer alıyor.

Ben Mrad, üniversitelerle ilişkilerde Müslüman kuruluşların yalnızca araştırma konusu olarak görülmemesi, eşit düzeyde kurumsal ortaklar olarak kabul edilmesi gerektiğini vurguladı.

Müslüman Çatı Kuruluşlarının Yeni İhtiyacı: Profesyonel Savunuculuk

Konferansta öne çıkan bir diğer mesele, Müslüman çatı kuruluşlarının camilerin koordinasyonu ve dinî hizmetlerin organizasyonu dışındaki sorumluluklarıydı.

Hollanda’daki K9 temsilcisi Abdurrahman Atabey, Müslümanların kamu kurumlarında karşılaştıkları ayrımcı uygulamalara dikkat çekti. Camilere yapılan bağışların vergi denetimlerinde şüpheli işlemler olarak değerlendirilmesi, Müslüman birey ve kuruluşların bankacılık işlemlerinde karşılaştıkları güçlükler ve sosyal güvenlik sistemindeki ayrımcı sonuçlar bunlar arasında yer aldı.

Atabey, özellikle kamu kurumlarının uygulamalarından kaynaklanan sorunlarla mücadele için hukuk, siyaset, medya ve sivil toplum alanlarında çalışabilecek profesyonel savunuculuk kurumlarına ihtiyaç bulunduğunu belirtti.
Benzer bir kurumsal uzmanlaşma ihtiyacı İtalya’dan sunulan örnekte de görüldü.

İtalya İslami Cemaatler Birliği (UCOII) Başkanı Yassine Baradai, kurumlarının geliştirdiği yapay zekâ destekli medya araştırma sistemini tanıttı. Bununla birlikte yapay zekâ kullanımında veri güvenliği, kişisel bilgilerin korunması ve dış teknoloji sağlayıcılarına bağımlılık gibi sorunlar da tartışıldı.

Britanya Müslüman Konseyi (MCB) temsilcileri ise medya ilişkileri, hukuki savunuculuk ve kriz iletişiminde uzman kadroların önemine dikkat çekti. Tartışmalarda, çatı kuruluşlarının bütün hizmetleri kendilerinin yürütmesinden ziyade, üye kuruluşların ihtiyaç duyduğu uzmanlığı sağlayan ve ortak hakları savunan yapılara dönüşmesi gerektiği görüşü öne çıktı.

Kurumsal Finansman, Gençlerin Katılımı ve Toplumsal Sorumluluk

Kurumsal kapasitenin geliştirilmesi konusunda mali kaynaklar da önemli bir tartışma başlığıydı.

Norveç temsilcileri, proje temelli kamu desteklerinin belirli hizmetlerin geliştirilmesini kolaylaştırdığını ancak sürekli kurumsal finansmanın tek bir kaynağa bağımlı olmasının riskler taşıdığını ifade etti. Üyelik aidatlarının artırılması, hizmet gelirleri, bağışlar ve vakıf temelli finansman modelleri bu çerçevede değerlendirildi.

Diğer önemli konu, gençlerin ve kadınların kurumsal karar mekanizmalarına katılımıydı.

Britanya’daki MCB’nin kadınların temsilini artırmaya yönelik düzenlemeleri ve Zara Mohammed’in kurumun ilk kadın genel sekreteri olarak seçilmesi, kurumsal yenilenmeye ilişkin örnekler arasında sunuldu.

Danimarka Müslümanlar Birliği (DMU) temsilcileri, kurumların yalnızca camiler ve dinî hizmetlerle sınırlı kalmaması gerektiğini belirterek gençlik çalışmaları, ayrımcılıkla mücadele ve yerel yönetimlerle iş birliği faaliyetlerine dikkat çekti.

Birleşik Krallık temsilcileri de konut krizi, işsizlik ve hayat pahalılığı gibi sorunların yalnızca Müslümanları ilgilendirmediğini; Müslüman kuruluşların toplumun genelini etkileyen meselelerde de görünür ve etkin olmalarının önem taşıdığını belirtti.

Avrupa Düzeyinde İş Birliğinin Geleceği

Konferansın kapanışında, iki gün boyunca paylaşılan deneyimlerin Avrupa’daki Müslüman kuruluşlar arasında daha kalıcı bir iletişim ve iş birliğine nasıl katkı sağlayabileceği ele alındı.

Katılımcılar, farklı ülkelerdeki hukuki, siyasi ve kurumsal koşullara rağmen Müslüman temsil kuruluşlarının pek çok ortak meseleyle karşı karşıya olduğunu belirtti. Bu nedenle ülkeler arasındaki bilgi ve tecrübe paylaşımının sürdürülmesi, başarılı uygulamalardan karşılıklı olarak yararlanılması ve ihtiyaç duyulduğunda ortak sorunlar üzerine istişare edilebilmesi önem taşıyan konular arasında değerlendirildi.

IGMG Genel Sekreteri Ali Mete, konferansın gerçekçi ve yapıcı bir atmosferde gerçekleşmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Müslüman kuruluşların kendi ülkelerinde önemli sorumluluklar üstlendiklerini hatırlatan Mete, Avrupa düzeyindeki iş birliğinin bu sorumluluklar göz ardı edilmeden, gerçekçi beklentilerle ve aşamalı biçimde geliştirilmesi gerektiğini vurguladı.

Farklı kuruluşların kendi kimliklerini ve önceliklerini koruyarak ortak meselelerde dayanışma gösterebilmelerinin önemine işaret eden Mete, IGMG’nin bu yöndeki çabalara katkıda bulunmaya hazır olduğunu ifade etti. Mevcut imkânların beraberinde sorumluluklar da getirdiğini belirterek Saraybosna’da kurulan temasların gelecekte daha güçlü ilişkilerin gelişmesine vesile olması temennisinde bulundu.

Konferans, Avrupa’daki Müslüman temsil kuruluşlarının kurumsal deneyimlerini karşılaştırmalarına ve karşılıklı iletişimlerini güçlendirmelerine imkân sağlarken gelecekteki iş birliğinin biçimi ve kapsamı konusunda henüz bir bağlayıcı karar alınmadı.