İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem, Temmuz 2025’te “Bizim Soykırımımız” başlıklı bir rapor yayımladı. Kuruluş, İsrail’in Gazze’de soykırım suçu işlediği sonucuna varıyor; bu şiddetin, başta Batı Şeria olmak üzere İsrail’in kontrolündeki diğer bölgelere yayılabileceği uyarısında bulunuyordu.

Kasım 2025’te raporu New York Üniversitesinde sunan kuruluşun direktörü Yuli Novak’a, çalışmanın İsrail’deki yankılarını sormuştum: “Soykırım kurbanı olmak nesiller sonrasına aktarılan bir travma bırakıyor. Ama bir devletin soykırım suçunu işlemesi o topluma da nesiller boyu aktarılan bir sorumluluk yükü bırakıyor. Sizin raporunuz ve bunu ‘Bizim Soykırımımız’ diye isimlendirmeniz İsrail toplumunda nasıl bir yankı buldu?”

Novak, “Açıkçası siz ve dünyanın geri kalanında yaşayan herkes, Gazze’de neler olduğuna dair İsrail’de yaşayan birinden çok daha fazla şey biliyor. İsrail medyasında tamamen soykırımcı bir dil hâkim. İsrail’de de bizimle benzer eleştirel bir bakış açısına sahip olanlar çok küçük bir grup.” demişti.

Eylül ayında Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan NAZA, bu konuşmanın akla getirdiği soruların peşinden gidiyor: Bir grup insan, başka bir grubun insanlıktan çıkarılmasına nasıl onay verir? Yönetmenlerin ifadesiyle, bir soykırım sistemi içeriden nasıl görünür?

Filmin yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor, Filistinli sinemacılar Basel Adra ve Hamdan Ballal ile birlikte çektikleri No Other Land ile 2025’te En İyi Belgesel Oscar’ını kazanmıştı. İkilinin bu kez Gazze’deki yıkıma İsrail içinden baktığı NAZA, Venedik’te 25 dakika ayakta alkışlandı ve Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Bu ilgi, filmi uluslararası kamuoyuna tanıtırken sert tartışmaları da beraberinde getirdi.

Tartışma, filmin geniş izleyici kitlelerine ulaşmasından önce başladı. Bu yazı da yönetmenlerin tanıtım yazısını, basın toplantılarındaki açıklamalarını ve filmi izleyen gazetecilerin değerlendirmelerini esas alıyor.

NAZA: “Tali Hasar” Denilen Hayatlar

NAZA, İbranice “nezek agavi” ifadesinden türetilmiş askerî bir kısaltma. İngilizcedeki “collateral damage”, Türkçedeki “tali hasar” kavramına karşılık geliyor. Bu kavram, askerî bir hedefe yönelik saldırının sivillerin ölmesi veya yaralanması ve sivil yapıların zarar görmesi gibi sonuçlarını ifade ediyor. Film ise bu kayıpların gerçekten “istenmeyen” sonuçlar olarak açıklanıp açıklanamayacağını sorguluyor.

Belgesel, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’ye yönelik operasyonlarda farklı görevler üstlenmiş 24 İsrailli asker ve istihbarat personelinin tanıklıklarına dayanıyor. Tanıklıklardan birinde, tek bir Hamas mensubunun hedef alındığı bir saldırı planında 500 sivilin ölebileceğinin öngörüldüğü anlatılıyor. İsrail ordusu ise sivillerin kasıtlı olarak hedef alındığı yönündeki iddiaları reddediyor.

İsrail, Gazze’deki sivil ölümleri Hamas’ın sivilleri canlı kalkan olarak kullanması ve örgüt üyelerinin sivil alanlarda bulunmasıyla açıklıyor. Filmdeki tanıklıklara göreyse ordu, Hamas’la bağlantılı olduğunu düşündüğü kişileri yapay zekâ programlarıyla belirliyor ve ailelerinin yanına döndüklerinde evlerinde hedef alıyordu. Askerler, bu programların hata yapabildiğini ve hedeflerin kesin biçimde belirlenemediğini anlatıyor. Buna rağmen, evlerde kadınların ve çocukların bulunduğunu bildikleri durumlarda da saldırılardan vazgeçilmediğini aktarıyorlar.

İsrail ordusunun hedef belirleme süreçlerinde yapay zekâdan yararlandığı, daha önce de araştırmacı gazetecilik çalışmalarına konu olmuştu. Bu araştırmalara göre programlar, kişilerin Hamas’la bağlantılı olma ihtimalini puanlayarak hedef listeleri oluşturuyordu. Hatalı sınıflandırma riski bilinmesine rağmen sistemler kullanılmaya devam etmişti. NAZA, daha önce yazılı olarak ortaya konulan bu işleyişi, sistemin içinde görev almış kişilerin anlatımlarıyla geniş bir izleyici kitlesinin önüne taşıyor.

Filistinliler Anlatırken Neden Duyulmadı?

Filmin Venedik’te gördüğü ilgi, İsrailli yönetmenlerin ülkelerinin işlediği suçları ifşa eden bir yapımla ödüllendirilmesine yönelik eleştirileri de beraberinde getirdi. Gazze’deki sivil halk ve gazeteciler, yaşananları ilk günden itibaren kaydetmiş ve dünyayla paylaşmıştı. İnsan hakları kuruluşlarının ve uzmanların soykırım tespitlerine rağmen hesap verme mekanizmaları işletilmezken, İsrail içinden gelen bir anlatının alkışlarla karşılanması haksızlık duygusunu derinleştirdi.

Gazze’de defalarca gönüllü hekim olarak çalışan Ghassan Abu Sitta, sosyal medyada şu tepkiyi verdi: “Bu bir dolandırıcılık örneği. Önce katliamdan para kazanıyorsunuz, sonra da bu pişmanlık gösterisinden daha da fazla para kazanıyorsunuz. Her iki durumda da kurbanı ortadan kaldırıyorsunuz.”

Gazze’de 21 aile üyesini kaybeden Ahmed Alnouq ise Palestine Deep Dive podcastinde şunları söyledi: “Şimdiye kadar Gazze hakkında konuşan her Filistinli Hamas sempatizanı olmakla suçlandı. Filistinlilerin nasıl katledildiğine dair binlerce kanıtımız vardı ve bunu tüm dünyaya haykırdık, ama kimseyi inandıramadık. Ama İsrailliler konuşmaya başladığında herkes alkışlamaya başladı. Savaş suçlularına değil, öncelikle kurbanlara güvenilmeli.”

Aynı yayına katılan, Gazze’de gönüllü olarak çalışmış İngiliz doktor James Smith de bu ilgi farkını Filistin karşıtı ırkçılıkla ilişkilendirdi. Smith, öldürülen Filistinli sağlık çalışanlarının tanıklıklarının, uluslararası sağlık çalışanlarının ifadeleri kadar etkili olmadığını vurguladı.

İsrail’de yaşayan Filistinli şair Ayat Abou Shmeiss ise filmi, Filistinlilerin tek başlarına ulaşamayabileceği bilgileri açığa çıkarması bakımından önemli buluyor. Filmi izlemediğini belirten Abou Shmeiss, yapımın Filistinlilerin anlatılarıyla rekabet ettiği görüşüne katılmıyor: “Filmin yaratıcılarının Filistinlilerin hikâyesi üzerinden sempati ve ödül kazanmaya çalıştığını düşünmüyorum. Filistinlilerin sesini yok ettiğine de katılmıyorum; biz derdimizi anlattık ve anlatmaya devam edeceğiz.”

Bu tartışmanın bir boyutu da festivalde Filistinli sinemacıların ne kadar görünür olabildiği. Gazzeli fotoğrafçı Osama Al-Ashi’nin 7 Ekim’den sonra yaşananları belgeleyen bir muhabire dönüşmesini anlatan Citizen Osama filminin yönetmeni Ahmed Hassouna, Gazze’den ayrılamadığı için gösterime katılamadı. Kudüs’te Filistinli bir babanın hikâyesini anlatan Conversation with the Sea de festivalde yarışma dışında gösterildi. NAZA’nın uluslararası yapım desteği ise filmin dağıtımını ve görünürlüğünü güçlendirdi.

Abraham ve Szor, festival boyunca Gazze ve Batı Şeria’daki duruma dikkat çekmeye çalıştı. Abraham, ödül konuşmasında filmdeki tanıklıkların sivil ölümlerin tesadüfi değil, hesaplanmış ve sistematik olduğunu gösterdiğini savundu. Yaşananların ilk günden itibaren Filistinli gazeteciler tarafından kayda geçirildiğini hatırlatarak öldürülen ve sesleri duyulmayan gazetecileri andı.

Tanıklıkların Anonimliği ve Hesap Verme Sorunu

Filme yönelik bir diğer eleştiri, tanıklıklarını paylaşan 24 asker ve istihbarat personelinin kimliklerinin gizlenmesiyle ilgiliydi. Çekimler gece, katılımcıların yüzleri görünmeyecek biçimde yapıldı; sesleri de değiştirildi. Eleştiriler, bu tercihin suçlara katıldığını anlatan kişileri koruduğu ve haklarında yürütülebilecek adli süreçleri zorlaştırdığı noktasında yoğunlaştı.

Yönetmenler, bu kişilere anonimlik sağlamanın kolay bir karar olmadığını, ancak tanıklıkları kamuoyuna aktarabilmek için bu yönteme ihtiyaç duyduklarını belirtti. Katılımcılar, kimliklerinin gizli tutulması koşuluyla konuşmayı kabul etmişti. Abraham, filmin son hâline askerlerin nasıl tepki verdiği sorusunu bile, onlarla iletişimin sürüp sürmediğini açığa çıkarabileceği gerekçesiyle yanıtlamadı.

Yönetmenler, festivaldeki basın toplantısında, askerî personelin ifadelerine odaklanırken Filistinli kurbanları anlatının merkezinden uzaklaştırmamaya çalıştıklarını söyledi. Bu nedenle askerlerin suçluluk duygularını, pişmanlıklarını ya da konuşma motivasyonlarını öne çıkarmadılar. Bazıları suçların açığa çıkmasını istediği için konuşurken, bazıları anlattığı operasyonları mesleki bir başarı olarak görüyordu. Filmin odağında bireysel pişmanlıktan çok, öldürmeyi mümkün kılan emirler, politikalar ve işleyiş vardı.

İsrail’de Siyasi Tepkiler ve Gazetecilik Tartışması

NAZA, ilk gösteriminin ardından İsrailli hükûmet yetkililerinin sert tepkileriyle karşılaştı. Kültür Bakanı Miki Zohar, yönetmenleri vatandaşlıktan çıkarmakla tehdit etti. Başbakan Binyamin Netanyahu da askerlerin itibarını zedelediğini öne sürdüğü kişilere yönelik yeni düzenlemeler hazırlayacaklarını açıkladı. Bunlar, vatandaşlıktan çıkarma ve hakaret ya da iftira gerekçesiyle uygulanacak yaptırımları ağırlaştırma girişimlerini içeriyordu.

İsrail medyasında ise tanıklıkların güvenilirliği tartışıldı. The Times of Israel’de yayımlanan bir analizde, filmin araştırmacı gazeteciliğin temel gereklerini karşılamadığı savunuldu. Yazıda, İsrail ordusuna gösterimden önce yanıt hakkı tanınmadığı ve tanıklıkların bağımsız biçimde doğrulandığını gösterecek yeterli bilgi sunulmadığı ileri sürüldü. Katılımcıların görevleri ve anlattıkları operasyonların tarihleri gibi ayrıntıların verilmemesi de eleştiri konusuydu.

Abraham, Channel 13’e verdiği röportajda, filmdeki anlatımların ordu kayıtlarıyla uyuşmadığı yönündeki eleştirilere karşı, yapımın The Guardian’ın editoryal desteğiyle hazırlandığını ve ifadelerin teyit edildiğini söyledi. Yapım ekibi ayrıca araştırma sürecinde askerî sistemleri bilen 100’den fazla kaynakla görüştüklerini açıkladı.

İsrail Toplumu Kendi Sorumluluğuyla Yüzleşebilecek mi?

Abraham, ödül konuşmasında kendi toplumuna şöyle seslendi: “Bir suçun inkâr edilmesinin onun sürmesine yol açtığına inanıyoruz ve bu nedenle İsraillilerin bu filmi izlemesi bizim için özellikle önemli; bu suçları işleyen bizim ülkemiz.”

Bu çağrı, İsrail toplumunu yalnızca mevcut hükûmetin politikalarını eleştirmeye değil, kendi adına uygulanan şiddet karşısındaki sorumluluğunu sorgulamaya da davet ediyordu. Abraham ve Szor, filmin tanıtım yazısında, Netanyahu sonrasında İsrail’deki liberal kesimin bir bölümünün Gazze’de işlenen suçlarla arasına mesafe koyup sorumluluğu aşırı sağcı hükûmete yükleyebileceğine dikkat çekiyordu. Askerlerin de emirleri uyguladıklarını ya da hedefler hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıklarını öne sürebileceğini belirtiyorlardı.

Bu değerlendirme, yüzleşmeyi hükûmet değişikliğiyle çözülebilecek bir siyasi sorumluluk meselesinin ötesine taşıyor. Çünkü hükûmetin değişmesi, toplumun ve devlet kurumlarının şiddetle kurduğu ilişkinin de ortadan kalkması anlamına gelmeyebilir.

Muhalefetin önde gelen isimlerinin filme tepkileri de bu tartışmayı besliyor. Netanyahu’nun siyasi rakiplerinden Benny Gantz, İsrail ordusunun ahlaki ve hukuki standartlara bağlı kaldığını savunurken, Naftali Bennett filmi ülkenin askerlerine yönelik bir iftira olarak nitelendirdi. Bennett, bu iddiaların İsrailli sinemacılar tarafından dünyaya yayılmasına da tepki gösterdi.

Bu savunmacı tutum, ordunun ve daha geniş anlamda toplumun süreçteki rolünün tartışma dışında kalması riskini taşıyor. Gazze’deki yıkımın sorumluluğu yalnızca Netanyahu hükûmetinin siyasi tercihleriyle açıklanabilir mi? Filmin yarattığı rahatsızlığın bir kaynağı da bu soruyu gündeme getirmesi gibi görünüyor.

“Gazze’nin Yıkımından Sonra Yahudi Olmak: Bir Yüzleşme” (Being Jewish After the Destruction of Gaza: A Reckoning) kitabının yazarı, akademisyen Peter Beinart da filmi bu açıdan değerlendirdi. Beinart’a göre NAZA, yıkımdan yalnızca sağcı siyasetçilerin sorumlu olduğu anlatısına karşı çıkıyordu. Askerî teknolojilerin üretiminde ve kullanımında toplumun seküler, eğitimli ve sol siyaseti destekleyen kesimlerinden kişiler de yer alıyordu. “Naza” gibi terimler, Filistinlileri askerî hesaplamalardaki sayılara indirgeyerek onlarla ahlaki bir mesafe kurulmasını mümkün kılıyordu.

Yüzleşme Adaletle Sonuçlanmayacaksa Ne Anlamı Var?

Abraham ve Szor, tanıtım yazılarını filmin tamamının gece çekilmiş olmasına değinerek bitiriyordu. Onlara göre bu tercih, hem yapımın ortaya çıktığı hem de kendilerinin içinde yaşadığı karanlığı yansıtıyordu. Bu karanlıkta yaşananlarla dürüstçe yüzleşmeden aydınlığa çıkılamayacağını vurguluyorlardı.

Ayat Abou Shmeiss ise “Naza, İsraillileri Yüzleşmeye Zorluyor. Ama Biz Filistinliler Sizin Aynanız Değiliz” başlıklı yazısında tam bu noktaya itiraz ediyor. İsraillilerin ülkelerinin yaptıklarıyla yüzleşmesini gerekli buluyor; ancak Filistinlilerin acılarının, faillerin kendi ahlaki onarımlarının malzemesine dönüşmesini sorguluyor. Ona göre asıl mesele, aynaya baktıktan sonra ne yapılacağı: Yüzleşme, kişinin vicdanıyla hesaplaşmasıyla mı sınırlı kalacak, yoksa sorumluluk üstlenmeye ve verilen zararı gidermeye mi dönüşecek?

Novak’ın B’Tselem raporuna ilişkin soruma verdiği yanıt, İsrail’de eleştirel bakışın küçük bir azınlıkta kaldığı bir ortamı tarif ediyordu. NAZA’daki tanıklıklar ise askerlerin hedef belirleyen sistemlerin hata yapabileceğini ve evlerde kadınlarla çocukların bulunduğunu bildikleri hâlde saldırıların sürdüğünü anlatıyor. Abou Shmeiss’in itirazı da bu nedenle belirleyici: Yüzleşme, failin vicdanını rahatlattığı bir sürece indirgenirse Filistinliler yine bu sürecin öznesi değil, malzemesi olarak kalır. Sorumluluk, yaptırım ve adalet olmadan yüzleşme, karanlıktan çıkış değil, karanlıkla barışmanın yeni bir biçimi olabilir.

NOT: Sinema gösterimlerinin ardından NAZA belgeselinin, kasım sonunda The Guardian gazetesinin internet sitesinde ücretsiz erişime açılması planlanıyor.