Laikliğin kalesi sayılan Fransa’da ilginç şeyler yaşanıyor. Papa XIV. Leo‘nun eylül sonundaki dört günlük ziyareti, laiklik ile dinin barışı gibi görünüyor. Anlaşılan Fransa, uzun tecrübelerinden ve yaşadığı varoluşsal krizlerden sonra dinle olan ilişkisini yeniden gözden geçirmeye başladı.

Rakamlar çarpıcı. Siyaset bilimci Marlene Laruelle’nin aktardığına göre, yaklaşık 300 bin kişi Papa’nın Notre-Dame Katedrali’ne giden güzergâhını doldurdu. Aynı akşam 80 bin genç, göçmen nüfusun yoğun olduğu Saint-Denis’deki Stade de France’de dua için bir araya geldi.

Laruelle’e göre oradaki atmosfer, Fransa’nın alışık olduğu yaşlı ve sönük Katolik görüntüsünden çok bir pop konserini andırıyordu. Ertesi gün tahminen 800 bin kişi Concorde Meydanı ve Champs-Élysées boyunca açık hava ayinine katıldı.

Cumhurbaşkanı Macron Papa’yı havalimanında karşıladı, Élysée’de ağırladı ve son gün programını değiştirerek Metz Katedrali’ndeki kapanış ayinine katıldı. Oysa 2023’te Marsilya’da Papa Francis’in ayinine katıldığı için laikliği çiğnemekle suçlanmıştı.

Ama burada yanlış bir sonuca varmamak gerekiyor. Fransa yeniden Katolikleşmiyor. Değişen şey, seküler bir toplumun dinle kurduğu ilişkinin niteliğidir.

Miras Alınan Dinden Seçilen Dine

Fransa hâlâ derin biçimde sekülerleşmiş bir ülke. Düzenli ibadet oranı düşük, bebek vaftizleri çökmüş, ailede dinin aktarılması büyük ölçüde zayıflamış durumda. Fakat bu küçülen dünyanın içinde bir hareketlilik var. Fransız Piskoposlar Konferansının verilerine göre yetişkin vaftizleri on yılda üç kattan fazla artmış. 2016’da 4 bin 124 olan sayı 2026’da 13 bin 234’e ulaşmış.

Bu rakam sekülerleşmeyi tersine çevirecek büyüklükte değil. Ama sosyolojik olarak çok anlamlı. Eskiden insanlar Fransa’da Katolik olarak doğardı. Bugün bazı Fransızlar, dindar olmayan bir ailede büyüdükten sonra Katolik olmayı seçiyor.

Doktrini öğreniyor, ibadet yükümlülüğünü kabul ediyor ve artık toplumsal bir zorunluluk olmayan bir dinle kamusal olarak özdeşleşiyor. Din, bir gelenek olmaktan çıkıyor ve yeniden varoluşsal bir tercih hâline geliyor. Bir felsefeci olarak bunu Sartre’nin ülkesinde görmek ilginç. İnsanın anlamı tek başına yaratacağı iddiası, bazı gençlerin omuzlarında fazla ağır bir yük gibi kalmış görünüyor.

Beklenmedik Bir Paradoks: Müslüman Gençlerin Etkisi

Laruelle’nin aktardığı araştırmalara göre en dikkat çekici bulgu; genç Fransızları Hristiyanlığa yönelten etkenlerden birinin, dinî vecibelerini yerine getiren Müslüman arkadaşlarıyla gündelik karşılaşmaları olmasıdır. Ergen katekümenler (vaftize hazırlananlar) üzerine yapılan çalışmalar şunu gösteriyor: Müslüman arkadaşlarının inançlarını rahatlıkla ifade etmeleri ve neye inandıklarını bilmeleri bu gençler için “dindar olmayı” yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor. Hızla büyüyen Evanjelik topluluklar da benzer bir rol oynuyor. Fransız Protestanları içinde Evanjeliklerin oranı 2010’da yüzde 18 iken 2024’te yüzde 33’e çıktı. 35 yaş altında ise bu oran yüzde 53.

Yani sekülerleşmiş bir toplumda İslam’ın görünürlüğü, paradoksal bir şekilde Hristiyanlığın yeniden keşfedilmesine katkıda bulunuyor. Çünkü “modern olmak dinden uzaklaşmak demektir” varsayımı çürütülüyor. Fransa’da yıllarca bir “sorun” olarak konuşulan Müslüman gençler, farkında olmadan Fransız toplumuna inancın hâlâ yaşanabilir olduğunu hatırlatıyor.

Gençler Laikliği Yeniden Tanımlıyor

İkinci önemli dönüşüm kuşaklar arasında yaşanıyor. Fransız laikliği, devleti ve bireyi Katolik Kilisesinin kurumsal gücünden kurtarmak için verilen uzun ve sert bir mücadelenin ürünüydü. Bu yüzden dinle alay etme hakkı, özgürleşmenin bir sembolü sayıldı. 2015’teki Charlie Hebdo saldırısından sonra “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) sloganı bu geleneği cumhuriyetin simgesi hâline getirdi.

Ancak bugünün gençleri çok farklı bir Fransa’da büyüdü. Kilise eski gücünü kaybetti, dinsizlik yaygınlaştı ve İslam dinî çoğulculuğu görünür kıldı. Bu yüzden laikliğin cevaplaması gereken soru da değişti.

Eski soru şuydu: Devleti ve bireyi dinden nasıl kurtaracağız?

Yeni soru ise şu: Farklı inançlara sahip insanlar ve hiçbir dine inanmayanlar, aynı kamusal alanı aşağılanmadan nasıl paylaşacak?

Rakamlar da bu değişimi gösteriyor. Bir Ifop araştırmasına göre Fransız lise öğrencilerinin yüzde 71’i, öğretmenlerin inananları incitmemek için dinlere saygı göstermesi gerektiğini düşünüyor. Öğretmenlerin derste dinlerle alay eden karikatürler göstermesini meşru bulanların oranı gençlerde yüzde 61, yetişkinlerde ise yüzde 73. Üstelik bu hassasiyet yalnızca Müslüman öğrencilerle sınırlı değil. Fransa’nın gençleri, kutsala saygısızlık özgürlüğü ile inanan insanın onuru arasında yeni bir denge arıyor.

Papa’nın Ahlaki Dili Solun İlgisini Çekiyor

Belki de en şaşırtıcı gelişme Fransız solunun tavrı. Tarihi antiklerikalizmle yoğrulmuş olan sol, artık Papa’ya karşı refleksif bir düşmanlık göstermiyor. Dinî kurumlarla yakınlığıyla tanınmayan Jean-Luc Mélenchon dahi ziyareti memnuniyetle karşılamış ve Papa’nın temsil ettiği manevi liderliğe saygı duyduğunu ifade etti.

Bunun sebebi açık.

XIV. Leo göçmenlerin şeytanlaştırılmasını eleştiriyor, kitlesel sınır dışı uygulamalarına karşı çıkıyor ve iklim krizini bir adalet meselesi olarak görüyor. İlk genelgesi Magnifica Humanitas ise teknolojik tahakküm ve yapay zekânın tehlikeleri üzerine. Paris’te de insanın bir “makineler cenneti” içinde insanlığını kaybetme tehlikesine dikkat çekti. Bu söylem, teolojik olmaktan çok ahlaki bir çerçeveye dayanıyor: İnsan onuru, adalet, dayanışma ve gücün sınırlandırılması. Papa artık insanların otoritesinden kurtulmak istediği bir kurumun temsilcisi olarak değil, siyasi ve teknolojik gücün sınırlandırılmasını savunan az sayıdaki küresel figürden biri olarak görülüyor.

Elbette anlaşmazlıklar ortadan kalkmadı. Kürtaj, ötanazi, kadınların kilisedeki yeri ve istismar skandalları hâlâ tartışılıyor. Ama bu eleştiriler ziyaretin genel havasında ikinci planda kaldı.

Din Kimlik Siyasetine Malzeme Olursa

Bu tablonun karanlık bir yüzü de var ve bunu görmek önemli. Laruelle’nin hatırlattığı gibi, Fransız aşırı sağı Hristiyanlığı çoktan bir kimlik ve sınır işareti olarak sahiplendi. Éric Zemmour ve Marion Maréchal, Katolikliği Fransız milli kimliğinin temeli olarak sunuyorlar. Yıllarca laikliği kamusal alanda dini, özellikle de İslam’ı sınırlamanın aracı olarak kullanan Rassemblement National da artık “Fransa’nın Hristiyan köklerini” kutluyor. Burada Hristiyanlık, bir inanç olmaktan çok göç ve İslam karşısında kimliği tanımlayan bir sınır işlevi görüyor. Olivier Roy’un ifadesiyle bu, inançtan bağımsız bir kimlik.

Bu yüzden Fransa’daki barışın eksik bir yanı var. Okullardaki başörtüsü yasağı ve dinî sembollere getirilen kısıtlamalar, Müslümanların gözünde laikliğin hâlâ eşit uygulanmadığını gösteriyor. Concorde Meydanı’nda Papa’ya açılan kapı, bir Müslüman kız öğrenciye okul kapısında da açılmadıkça bu barış tamamlanmış sayılmaz.

Laikliğin Gerçek Sınavı: Eşit Yurttaşlık

Demokratik laikliğin asli görevi insanların dindar olup olmamasına karar vermek değil; dindar olanları da olmayanları da eşit yurttaşlar olarak korumaktır. Laikliğin başarısı toplumdaki dindarların sayısını azaltmakla ölçülmez. Asıl ölçü şudur: Farklı inançlara sahip insanlar birbirleriyle eşit yurttaşlar olarak yaşayabiliyor mu?

Dini bir kimlik silahına dönüştürmek inancı korumaz, onu içinden boşaltır. Devletin tüm inançlara tarafsız kalması ilkesi ise inananların da en büyük güvencesidir.

Fransa yüz yıllık bir kavgadan sonra şunu öğreniyor gibi görünüyor: İnsanın aklı kadar kalbi de vardır. Akıl tek başına kuruyor, kalp tek başına savruluyor. Laiklik Tanrı’yı kabul etmek zorunda değil; ama Tanrı’ya inanan insanlarla barış içinde yaşamayı öğrenmek zorunda.

Kaynaklar

  • Marlene Laruelle, “Laïcité Tanrı ile Karşılaştı — ve Onu Sevdi”, Vivatopia, 6 Ekim 2026.
  • “Pope arrives in secular France with an appeal to respect the dignity of every human life”, Associated Press, Eylül 2026.
  • “Emmanuel Macron rearranges his schedule to attend Pope Leo XIV’s mass in Metz”, Euronews, 28 Eylül 2026.