ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun 9 Ekim’deki açıklaması, Washington ile Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) arasındaki gerilimi yeni bir zirveye taşıdı. Rubio, mahkemeyi açıkça tehdit ederek, “Ya UCM tehditlerine son verecek ya da biz UCM’yi bitireceğiz.” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Lahey merkezli mahkemeye yönelik yaptırımlarını genişleterek bu kez doğrudan kurumun kendisini hedef aldı. Daha önce mahkemenin hâkimleri, savcıları ve soruşturmalara destek veren insan hakları kuruluşları yaptırım listesine alınmıştı. Yeni kararla birlikte UCM’nin uluslararası finans sistemine ve temel hizmetlere erişiminin kısıtlanmasının önü açıldı.
Washington’ın UCM’ye yönelik baskısı son aylarda giderek genişliyordu. Geçtiğimiz Ağustos ayında ABD yalnızca hâkim ve savcıları değil, mahkemenin finansmanını, teknolojik altyapısını ve uluslararası iş birliklerini de hedef almaya başlamıştı. 9 Ekim’de açıklanan kararla bu baskı yeni bir aşamaya geçti ve ilk kez doğrudan UCM’nin kendisine yaptırım uygulandı.
Reuters‘ın haberine göre, uluslararası bir anlaşmayla kurulmuş bağımsız bir yargı kurumunun doğrudan yaptırım listesine alınması, Washington’ın mahkemeye karşı bugüne kadar attığı en kapsamlı adımı oluşturuyor. Kararın arka planında ise ABD askerlerinin Afganistan’daki faaliyetlerine ilişkin soruşturma ve İsrail’in Gazze’deki saldırılarından sorumlu tutulan İsrailli yetkililer hakkındaki tutuklama kararları bulunuyor.
ABD Neden Uluslararası Ceza Mahkemesini Hedef Alıyor?
2002 yılında faaliyete geçen UCM, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, soykırım ve saldırı suçlarını soruşturmak ve sorumluları yargılamak amacıyla kuruldu. Ulusal yargı makamlarının harekete geçmediği veya etkili bir soruşturma yürütemediği durumlarda devreye giren mahkemenin 125 üyesi bulunuyor.
Ama ABD, mahkemenin kuruluşundan bu yana yetkilerine itiraz ediyor. Washington, Roma Statüsü’nü imzalamış olsa da hiçbir zaman onaylayarak taraf olmadı. Trump yönetimine göre, ABD’nin onaylamadığı bir anlaşmaya dayanarak Amerikan vatandaşlarını yargılama girişimleri ülkenin egemenliğini ihlal ediyor.
Rubio da yaptırım kararını duyururken ABD askerlerinin, sınır güvenliği görevlilerinin ve siyasi liderlerin yabancı bir mahkemenin yargı yetkisine tabi tutulamayacağını savundu. Rubio ayrıca savunmaları için Amerikan askerlerine güvenen müttefik ülkelerin de UCM’yi dizginlemesini istedi. Aksi takdirde Washington’ın mahkemeyi ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerini sürdüreceği tehdidinde bulundu.
Washington’ın tepkisinin geçmişi Afganistan’a uzanıyor. UCM, ülkedeki çatışmalar sırasında Amerikan askerleri ve istihbarat görevlileri tarafından işlenmiş olabilecek savaş suçlarını da kapsayan bir soruşturma başlatmıştı. Trump’ın ilk başkanlık döneminde mahkeme yetkililerine yaptırım uygulanmış, Joe Biden yönetimi ise bu önlemleri kaldırmıştı.
Bununla birlikte, UCM’nin Afganistan soruşturmasında Amerikan personeline ilişkin iddialara artık öncelik vermediği ve herhangi bir ABD vatandaşı hakkında dava açmadığı biliniyor. Gerilimi yeniden tırmandıran gelişme ise Gazze oldu.
Gazze’deki Savaş Suçları Soruşturması ve İsrail’in Tutumu
UCM, 21 Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işledikleri şüphesiyle tutuklama kararı çıkardı. Mahkemenin kararında, iki İsrailli yetkilinin Gazze’de sivilleri aç bırakmayı savaş yöntemi olarak kullanmak, sivillere yönelik saldırıları yönlendirmek, öldürme, zulüm ve diğer insanlık dışı eylemlerden sorumlu tutulmaları için makul gerekçeler bulunduğu belirtildi.
Karar, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının yanı sıra gıda, su, yakıt ve tıbbi malzemelere erişimi kısıtlayan uygulamalarını da kapsıyordu. Mahkeme, insani yardımların engellenmesiyle Gazze’deki sivillerin yaşam koşullarının ağırlaştırıldığını değerlendirdi.
ABD ve İsrail ise her iki ülkenin de Roma Statüsü’ne taraf olmamasını gerekçe göstererek UCM’nin yetkisini reddediyor. Ama mahkemenin hukuki yaklaşımı farklı. Filistin, 2015 yılında Roma Statüsü’ne taraf oldu. UCM de 2021’de aldığı kararla yargı yetkisinin Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü kapsadığını belirledi. Böylece İsrail’in mahkemeye üye olmaması, işgal altındaki Filistin topraklarında işlendiği iddia edilen suçların soruşturulmasına engel oluşturmadı.
Mahkemenin yetkisi yalnızca İsrailli yetkililerle de sınırlı değil. UCM, 7 Ekim 2023 saldırılarıyla bağlantılı olarak Hamas yöneticileri hakkında da tutuklama kararları çıkardı. Buna karşılık Netanyahu hükümeti, mahkemeyi İsrail’e karşı siyasi bir kampanya yürütmekle suçluyor. Reuters‘ın aktardığı açıklamasında Netanyahu, Trump ve Rubio’ya teşekkür ederek UCM’yi demokratik ülkeler ve ulusal egemenlik açısından tehdit olarak nitelendirdi.
Washington’ın baskısı yalnızca mahkemeyle sınırlı kalmadı. ABD, Eylül 2025’te İsrail’in Filistinlilere karşı işlediği iddia edilen suçların araştırılmasına katkıda bulunan Al-Haq, Al Mezan ve Filistin İnsan Hakları Merkezi adlı üç kuruluşu da yaptırım listesine aldı.
Human Rights Watch‘un değerlendirmesine göre, bu adım ağır insan hakları ihlallerinin mağdurları için hesap verebilirlik talep eden kuruluşları cezalandırmayı amaçlıyordu. Böylece Filistinlilerin uluslararası yargıya başvurabilmesi için delil toplayan ve hukuki süreçleri takip eden kurumlar da baskının doğrudan hedefi hâline geldi.
Yaptırımlar UCM’yi Nasıl Etkileyecek?
Yeni yaptırımların en önemli farkı, tek tek görevliler yerine mahkemenin bütününü hedef alması. ABD’deki mal varlıklarının dondurulması ve Amerikan kişi ve şirketleriyle finansal işlemlerin kısıtlanması, kurumun günlük işleyişini ciddi biçimde zorlaştırabilir. Associated Press‘in haberine göre, yaptırımlar mahkemenin Amerikan finans kuruluşlarıyla ve teknoloji şirketleriyle ilişkilerini de etkiliyor. ABD yönetimi, mevcut iş ilişkilerinin sonlandırılması için altı aylık bir geçiş süresi tanıdı. Telekomünikasyon hizmetleri, bazı yazılımlar, emeklilik ödemeleri ve tutuklularla ilgili işlemler içinse istisnalar getirildi.
Ama uluslararası finans sisteminin dolar ve Amerikan bankalarıyla yakın ilişkisi, ABD dışındaki şirketlerin de mahkemeyle çalışmaktan kaçınmasına yol açabilir. Atlantic Council‘da yayımlanan değerlendirmesinde insan hakları hukukçusu Gissou Nia, yaptırımların mahkemenin gündelik işleyişini durma noktasına getirebileceği uyarısında bulundu. Nia’ya göre asıl tehlike, dünyanın farklı bölgelerinde ağır suçların mağduru olan binlerce insanın adalete ulaşabileceği son yollardan birinin kapanması.
Aynı kuruluşta görüşlerini paylaşan uluslararası hukuk uzmanı Mark Klamberg de yaptırımların maaş ödemelerinden sigorta ve teknoloji hizmetlerine kadar geniş bir alanda sorun yaratabileceğini belirtiyor.
UCM ise bu ihtimale karşı bir süredir hazırlık yapıyor. Reuters‘ın haberine göre, mahkeme Microsoft’un ofis yazılımlarından Almanya’da geliştirilen açık kaynaklı openDesk platformuna geçiş yapmaya başladı. Alman hükûmetine bağlı Dijital Egemenlik Merkezi (ZenDiS) tarafından geliştirilen openDesk, farklı Avrupa ülkelerinden yazılımları tek bir sistemde bir araya getiriyor.
Ayrıca Almanya merkezli Nextcloud dosya depolama ve paylaşımı, Birleşik Krallık merkezli Collabora Online belge düzenleme, yine Birleşik Krallık merkezli Element mesajlaşma, Almanya merkezli OpenProject proje yönetimi ve Fransa merkezli XWiki kurum içi bilgi paylaşımı için kullanılıyor. Böylece mahkeme, Amerikan teknoloji şirketlerine bağımlılığını azaltmayı hedefliyor. UCM ayrıca bankacılık ve sağlık sigortası hizmetleri için alternatif düzenlemeler yaparken olası mali kesintilere karşı çalışanlarının maaşlarını birkaç ay önceden ödemeye başladı.
Yaptırımların etkisi yalnızca mahkeme personeliyle de sınırlı kalmayabilir. UCM bünyesindeki Mağdurlar için Güven Fonu, açıklamasında yaptırımların finansal kanalları ve uluslararası iş birliklerini kesintiye uğratabileceği uyarısında bulundu. Fon, ağır suçların mağdurlarına yönelik fiziksel ve psikolojik rehabilitasyon, eğitim ve tazminat programlarının da tehlikeye girebileceğini belirtti.
Uluslararası Toplum Nasıl Tepki Verdi?
Washington’ın kararı, İsrail’in desteğini alırken ABD’nin geleneksel müttefikleri arasında tepkiyle karşılandı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, yaptırımları uluslararası ceza adaleti çabalarına ağır bir darbe olarak değerlendirdi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk ise mahkemenin bağımsızlığını korumak için acil önlemler alınmasını istedi.
Almanya, Fransa, İtalya, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Kanada ve Japonya’nın dışişleri bakanları ortak bir açıklamayla yaptırımlara karşı çıktıklarını duyurdu. Reuters‘ın aktardığına göre, Almanya Adalet Bakanı Stefanie Hubig, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nürnberg yargılamalarıyla uluslararası ceza hukukunun gelişmesine öncülük eden ABD’nin bugün bu sistemi zayıflatmaya çalışmasını şaşkınlıkla karşıladığını ifade etti.
Avrupa Birliği de mahkemeyi korumaya yönelik seçenekleri değerlendiriyor. Euronews‘un haberine göre, AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas mahkemeye yönelik tehditlerin kabul edilemeyeceğini belirtirken Belçika, Avrupa şirketlerini Amerikan yaptırımlarının etkisinden koruyabilecek engelleme mevzuatının devreye alınmasını talep etti.
Söz konusu düzenleme, belirli Amerikan yaptırımlarına uyulmasını Avrupa şirketleri açısından yasaklayarak UCM ile ticari ilişkilerin sürdürülmesini kolaylaştırabilir. Ancak uzmanlar, Avrupa bankalarının Amerikan finans sistemine erişimlerini kaybetme endişesi nedeniyle bu mekanizmanın da tek başına yeterli olmayabileceğini belirtiyor.
Bununla birlikte Avrupa’nın UCM’ye desteği önemli bir sınavla karşı karşıya. Mahkemenin Netanyahu hakkındaki kararını uygulama konusunda Avrupa ülkeleri arasında da görüş ayrılıkları yaşandı. Örneğin o tarihte Roma Statüsü’ne taraf olan Macaristan, Nisan 2025’te Netanyahu’yu ağırlamasına rağmen tutuklama kararını uygulamadı. UCM daha sonra bu tutumun ülkenin o tarihteki uluslararası yükümlülüklerini ihlal ettiğine hükmetti. Macaristan’ın Roma Statüsü’nden çekilmesi ise Haziran 2026’da yürürlüğe girdi.
Yaptırım kararının açıklandığı 9 Ekim’de uluslararası adalet açısından sembolik öneme sahip bir başka gelişme de yaşandı. 2026 Nobel Barış Ödülü, Güney Afrikalı hukukçu ve eski UCM hâkimi Navi Pillay’a verildi. Pillay, 2025’te İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna varan BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonuna da başkanlık etmişti. Nobel Komitesi, ödül gerekçesinde uluslararası hukuk kurumlarının siyasi saldırılar altında olduğuna dikkat çekti. Guardian gazetesinin başyazısında, ödül ile yaptırımlar arasındaki tezat vurgulanarak Trump yönetiminin uluslararası hukukun üstünlüğünü aşındırdığı eleştirisi yöneltildi.
UCM Faaliyetlerini Sürdürebilecek mi?
UCM’nin yaptırımlar karşısındaki en büyük güvencesi, üye ülkelerin sağlayacağı siyasi ve ekonomik destek. Mahkeme, bağımsız soruşturmalar yürütebiliyor ve tutuklama kararları çıkarabiliyor. Ama kendisine bağlı bir polis gücü bulunmuyor. Şüphelilerin yakalanması ve Lahey’e teslim edilmesi devletlerin iş birliğine bağlı.
Bu nedenle yeni yaptırımlar Netanyahu ve Gallant hakkındaki tutuklama kararlarını hukuken ortadan kaldırmıyor. Fakat soruşturmaların yürütülmesi, delillerin toplanması ve uluslararası iş birliğinin sağlanması çok daha güç hâle gelebilir. Al Jazeera‘ya konuşan uluslararası hukuk profesörü William Schabas, mahkemenin yaptırımlara karşı alternatifler geliştirdiğini ancak bunların ne ölçüde yeterli olacağının henüz belli olmadığını söylüyor. İnsan hakları hukukçusu Kenneth Roth ise Trump yönetiminin Amerikan ve İsrailli savaş suçu faillerini hesap vermekten korumaya çalıştığı görüşünde.
Mahkeme Başkanı Tomoko Akane, tüm baskılara rağmen faaliyetlerini hukuk ve deliller temelinde sürdüreceklerini açıkladı. UCM, Gazze’nin yanı sıra Ukrayna, Sudan, Afganistan ve dünyanın başka bölgelerindeki ağır suçlara ilişkin dosyalar üzerinde çalışmaya devam ediyor. (P)










