Norveç Nobel Komitesi, 9 Ekim 2026’da Oslo’da, Nobel Barış Ödülü’nü barışa ve uluslararası hukuka olan bağlılığı nedeniyle 85 yaşındaki Güney Afrikalı hukukçu Navanethem “Navi” Pillay’a verdi. Komite Başkanı Jørgen Watne Frydnes, Pillay’ın devletleri ve liderlerini eylemlerinden sorumlu tutmaya, şiddet ve çatışma mağdurlarına umut vermeye adadığı meslek hayatını övgüyle andı. Komite özellikle savaş suçlarını, insanlığa karşı suçları ve soykırımı yargılayabilecek bir uluslararası hukuk düzeninin güçlenmesine Pillay’ın yaptığı katkıya dikkat çekti.

Ama bu ödül, tek bir kişinin meslek hayatını onurlandırmanın çok ötesinde anlam taşıyor. Siyaset biliminin temel sorularından birini yeniden gündeme getiriyor: Askerî güç dengelerinin, ulusal çıkarların ve büyük devletlerin hesaplarının ortak kurallara üstün gelme eğiliminde olduğu bir dünyada barış nasıl inşa edilebilir?

Komite, Navi Pillay’ı ödüllendirerek barışın yalnızca silahların geçici olarak susması ya da liderlerin kendi aralarında anlaşmaya varması anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Barış aynı zamanda adaleti, mağdurların yaşadıklarının tanınmasını ve suç işleyenlerin cezalandırılmasını sağlayacak mekanizmaların varlığını gerektiriyor. Nobel Komitesi böylece Birleşmiş Milletlerin savunduğu uluslararası hukuk ilkelerini öne çıkarıyor. BM de eski üst düzey yetkililerinden birine verilen bu ödülü kendi başarısı olarak sahiplenip kendisini kutlama fırsatını kaçırmadı.

Apartheid Rejimi Altında Yetişen Bir Hukukçu

23 Eylül 1941’de Durban’da, Hint Tamil kökenli Güney Afrikalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Navi Pillay, 1948’den itibaren kurumsallaşan apartheid rejiminin gölgesinde büyüdü. Irk ayrımcılığı, insanların nerede yaşayabileceğinden nasıl bir eğitim alacağına, hangi işlerde çalışabileceğinden siyasette ne ölçüde temsil edileceğine kadar hayatın her alanını belirliyordu. Birçok farklı ayrımcılığa maruz kalan bir topluluktan gelmesine rağmen Pillay hukuk eğitimi almayı ve avukat olmayı başardı.

1967’de Natal eyaletinde bir kadının yönettiği ilk hukuk bürosunu açtı. Siyasi aktivistlerin, direniş örgütlerinin ve onları destekleyenlerin ağır baskılara maruz kaldığı bu dönemde, apartheid karşıtlarının savunmasını üstlendi. Bir yandan kadınların erkeklerin egemen olduğu hukuk mesleklerinde yer edinme hakkı için mücadele ederken diğer yandan ırkçı ve ayrımcı devlet karşısında yurttaşların haklarını savundu.

Güney Afrika’da 1990’ların başında başlayan ve 1994’te farklı ırklardan yurttaşların katıldığı seçimlerle tamamlanan demokrasiye geçiş süreci, Pillay’ın hayatında da yeni bir sayfa açtı. 1995’te Güney Afrika Yüksek Mahkemesinde görev yapan beyaz olmayan ilk kadın yargıç oldu. Aynı yılın mayıs ayında ise Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinde (ICTR) yargıç olarak göreve başladı. Mahkeme, yaklaşık 800 bin kişinin hayatını kaybettiği Tutsilere yönelik soykırımın ardından, Kasım 1994’te BM Güvenlik Konseyi tarafından kurulmuştu. Pillay’ın öncülük ettiği yargı süreçleri, tecavüzün bir savaş suçu olarak tanınmasına ve kitlesel yıkıma yol açabilecek bir silah olarak kullanılabileceğinin kabul edilmesine önemli katkı sağladı.

Pillay, 1999-2003 yılları arasında Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesine başkanlık etti. 2003’te Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesinde (UCM) göreve başladı. 2008’de ise BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğine atandı ve 2014’e kadar bu görevi sürdürdü. Bu dönemde, güçlü hükûmetlerle karşı karşıya gelmek pahasına da olsa insan haklarının evrenselliğini savunmaktan geri durmadı.

Apartheid rejimine karşı mücadeleden uluslararası mahkemelere uzanan bu kariyer, 2026 Nobel Barış Ödülü’ne ayrı bir anlam kazandırıyor. Pillay’ın hayatı ve çalışmaları, BM’nin benimsediği ilkeler doğrultusunda, kalıcı barışa ancak adaletin sağlanmasıyla ulaşılabileceğini ortaya koyuyor.

Nobel Barış Ödülü Adayları Nasıl Seçiliyor?

1901’den bu yana verilen Nobel Barış Ödülü’nün kendine özgü bir seçim sistemi var. Alfred Nobel, 1895 tarihli vasiyetnamesinde, ödülü kazanacak kişiyi belirleme görevini Norveç Parlamentosu Storting tarafından seçilen beş kişilik bir komiteye bıraktı. Norveç Nobel Komitesi, diğer Nobel ödüllerini veren İsveç kurumlarından bağımsız olarak çalışıyor.

Ödülün sahibini belirlemek birkaç ay süren bir süreç. Adaylık önerilerinin en geç 31 Ocak’ta sunulması gerekiyor. Üstelik herkes aday gösterme hakkına sahip değil. Bu hak, başta milletvekilleri ve bakanlar, devlet başkanları, belirli koşulları karşılayan akademisyenler, geçmiş Nobel ödülü sahipleri ve komite üyeleri olmak üzere yalnızca belli gruplara tanınıyor. Kişilerin kendilerini aday göstermelerine de izin verilmiyor. Komiteye 2026 yılında 208 kişi ve 79 kuruluş olmak üzere toplam 287 aday önerildi.

Son yıllarda ödülün bireylerden çok kuruluşlara verilmesi yönünde, kolektif mücadeleyi öne çıkardığı için takdiri hak eden bir eğilim görülüyor. Örneğin 2017’de Nükleer Silahların Yasaklanması İçin Uluslararası Kampanya, 2020’de Dünya Gıda Programı (WFP), 2022’de ise biri Ukraynalı, diğeri Rus iki sivil toplum kuruluşuyla birlikte Belaruslu üçüncü bir sivil toplum kuruluşunun cezaevindeki başkanı ödüle layık görüldü.

Adaylıkların kurallara uygunluğu kontrol edildikten sonra öneriler, beş komite üyesinin değerlendirmesine sunuluyor. Komite bu değerlendirmelerin ardından aday sayısını azaltarak kısa bir liste hazırlıyor. Gerektiğinde Norveçli ve uluslararası uzmanlardan adaylar hakkında bilgi ve görüş alınıyor. Görüşmeler, genellikle yaz sonuyla sonbahar başı arasında kesin karara varılana kadar devam ediyor. Komite üyeleri ortak bir kararda buluşmaya çalışsa da salt çoğunluk ödül sahibini belirlemek için yeterli. Adayların isimleri ve seçim sürecine ilişkin belgeler ise 50 yıl boyunca gizli tutuluyor.

Pillay ve Gazze’deki Soykırım Raporu

Nobel Barış Ödülü’nün geçmişine bakıldığında, komitenin tercihlerinin her zaman tartışmalara yol açabildiği görülüyor. Ödülün 1973’te Henry Kissinger’a verilmesi sert eleştirilerle karşılanmıştı. Barack Obama’nın 2009’da, Avrupa Birliği’nin 2012’de, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in 2019’da ve aşırı sağcı, aşırı liberal muhalif Venezuelalı Corina Machado’nun geçen yıl ödüle layık görülmesi de büyük tartışmalar yaratmıştı. Üstelik Machado, kazandığı ödülü Donald Trump’a adamıştı. Elbette tartışmalı tercihler bunlarla sınırlı değil.

Navi Pillay’ın seçilmesi de kuşkusuz en gerici çevreleri rahatsız edecek. Uluslararası adalet kurumlarıyla uzun süredir karşı karşıya olan Donald Trump, Nobel Barış Ödülü’nü kazanmayı açıkça siyasi hedeflerinden biri hâline getirmişti. Hatta 7 Ekim 2026’da bir kez daha “sekiz savaşı sona erdirdiğini” söyleyerek bununla övünmüştü. Ama bir yandan ABD’de temel hak ihlallerini artırırken diğer yandan Venezuela ve İran örneklerinde olduğu gibi uluslararası hukuka aykırı, tek taraflı bir güç politikasını savunması, Nobel Barış Ödülü üzerinde hak iddia etmesini aklen savunulamaz hâle getiriyor.

Nitekim bu yılki ödülün açıklanması, Benjamin Netanyahu hükûmetinin sert tepkisini şimdiden beraberinde getirdi. Navi Pillay, 2021’den Kasım 2025’e kadar Birleşmiş Milletler İşgal Altındaki Filistin Toprakları Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonuna başkanlık etmişti. Komisyon, Eylül 2025’te yayımladığı raporda Gazze’de soykırım işlendiği sonucuna varmış ve bazı üst düzey İsrailli yetkilileri sorumlu tutmuştu. Bu rapor, hem Tel Aviv hem de Washington tarafından hemen reddedilmişti.

Her durumda, dört yıl boyunca bu komisyonun başkanlığını yürüten Pillay’a Nobel Barış Ödülü verilmesi, Gazze’de yaşananların ortaya çıkarılması ve sivillerin korunması amacıyla yürütülen çalışmaları daha görünür kılıyor. Komisyonun başında artık Hint hukukçu Srinivasan Muralidhar bulunuyor. Pillay’ın ödüllendirilmesi aynı zamanda önemli bir ilkeyi hatırlatmayı amaçlıyor: Uluslararası insancıl hukuk ve 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, suç işlediği iddia edilen kişilerin kimliklerine ya da içinde yer aldıkları stratejik ittifaklara göre farklı biçimlerde uygulanamaz.

Büyük Güçlere ve Çok Taraflı Kurumlara Verilen Bir Mesaj

Navi Pillay’ın Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi, uluslararası düzenin içinde bulunduğu daha geniş çaplı krizden ayrı düşünülemez. Pillay’ın hayat hikâyesi, başta BM bünyesindekiler olmak üzere uluslararası hukuk kurumlarının ne kadar önemli bir işlev üstlendiğini hatırlatıyor. Bu kurumlar, mağdurların haklarının tanınabildiği, yaşananların kayıt altına alınabildiği ve siyasi liderlerin kendi kısa vadeli çıkarlarının ötesinde sorumluluklarla karşı karşıya kalabildiği alanlar sunuyor.

Öte yandan bu ödül, Güney Afrika’ya verilen dördüncü Nobel Barış Ödülü. Daha önce Albert John Luthuli 1960’ta, Desmond Tutu 1984’te, Nelson Mandela ve Frederik de Klerk ikilisi ise 1993’te aynı ödüle layık görülmüştü. Ayrıca Pillay, bugüne kadarki 113 ödül sahibi arasında Nobel Barış Ödülü’nü kazanan 21. kadın oldu. Bu da kadınların toplam ödül sahipleri arasındaki payının beşte bire bile ulaşmadığını gösteriyor.

Günümüzde, çoğu zaman otoriter ve tek taraflı politikalar izleyen liderler, güç kullanarak sağlanan anlaşmaları kendi başarıları olarak sunmaktan çekinmiyor. Nobel Komitesi ise böyle bir dünyada, hayatını apartheid rejimine karşı mücadeleye, uluslararası suçların yargılanmasına ve insan haklarının korunmasına adamış bir hukukçuyu ödüllendirerek barışın başka bir yönünü hatırlatıyor. Barışın ölçüsü yalnızca çatışmaların sona ermesi değil, toplumların uluslararası hukuka uygun ortak ve demokratik kuralları birlikte hayata geçirme gücü de olmalı. Elbette uluslararası hukuk kavramının kendisi ve bu kavramın nasıl yorumlanacağı da zaman zaman tartışma yaratıyor. Ödül sahibinin isminin açıklanmasının ardından gelen ilk tepkiler, bu tartışmaların hâlâ ne kadar canlı olduğunu bir kez daha gösteriyor…

NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 13 Ekim’de The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.