Dosya: "Soykırım"

İzlenen Ama Durdurulmayan Bir Soykırım: Ruanda

Ruanda’da 1994’te yaşanan soykırım, etnik nefrete dayalı planlı bir imhanın ve uluslararası toplumun göz göre göre gelen felakete müdahale edemeyişinin hikâyesi.

İzlenen Ama Durdurulmayan Bir Soykırım: Ruanda
Fotoğraf: Anadolu Images | Değişiklikler: Perspektif

6 Nisan 1994 akşamı, Ruanda Devlet Başkanı Juvénal Habyarimana’nın uçağı Kigali’ye iniş sırasında düşürüldü. Saatler içinde başkentte barikatlar kuruldu, kimlik kontrolleri başladı ve hedef listeleri devreye sokuldu. Takip eden yaklaşık 100 gün boyunca, çoğunluğu Tutsi olmak üzere 800 binden fazla insan öldürüldü. Ilımlı Hutu siyasetçiler ve muhalifler de katliamın hedefleri arasındaydı. Temmuz 1994’te, Uganda merkezli Ruanda Yurtsever Cephesi’nin (RPF) başkente girmesiyle soykırım sona erdi.

Ruanda’daki şiddet, yüzeyde iki topluluk -Hutu çoğunluk ve Tutsi azınlık- arasındaki etnik gerilim olarak sunuldu. Oysa bu ayrım, sömürge döneminde ırksallaştırılmış ve bağımsızlık sonrasında siyasallaştırılmıştı. 20. yüzyıl boyunca kimlik kartlarına işlenen bu kategoriler, zamanla toplumsal hiyerarşinin ve devlet politikalarının temel referansı hâline geldi. 1990’ların başında iç savaş, ekonomik kriz ve siyasi rekabet ortamında bu gerilim daha da keskinleşti.

Uluslararası toplum ise Ruanda’da Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNAMIR) aracılığıyla zaten sahadaydı. 1993’te imzalanan Arusha Anlaşması, hükümet ile RPF arasında bir güç paylaşımı öngörüyordu. Ancak soykırım başladığında BM misyonu güçlendirilmedi; aksine küçültüldü. Batılı devletler vatandaşlarını tahliye ederken, Ruandalı siviller korunmasız kaldı. Bu nedenle Ruanda, yalnızca bir iç savaşın trajik sonucu değil; aynı zamanda bilinen ama önlenmeyen bir imhanın adı olarak tarihe geçti.

Soykırım Bir Anda Başlamaz

1994 baharında Ruanda’da yaşananlar, çoğu zaman “bir çılgınlık” ya da “kabile nefretinin patlaması” olarak anlatılır. Oysa soykırım ani değildir. Soykırım hazırlanır. Dil ile, kurumlarla, silahlarla ve sessizlikle inşa edilir.

Ruanda’da bu inşa süreci en az otuz yıl geriye gider. 1959’daki “Sosyal Devrim” ve 1963 ila 64’teki Tutsi katliamları 1994’ün bir provası gibidir. O dönemde binlerce Tutsi sistematik biçimde hedef alınmış, özellikle eğitimli kesimler tasfiye edilmiştir. Bu katliamlar, 1994’teki soykırımdan çok önce bir topluluğun devlet aygıtı aracılığıyla nasıl hedef haline getirilebileceğini göstermiştir. Dolayısıyla 1994’teki soykırım bir sapma değil; bu sürekliliğin en radikal noktasıdır.

Sömürge dönemi, soykırımın önemli bir zeminini oluşturmuştur. Belçika yönetimi, var olan sosyal farklılıkları ırksal bir hiyerarşiye dönüştürerek kimlik kartlarına dahi “Hutu” ve “Tutsi” ibaresi yazmıştı. Böylece esnek toplumsal kategoriler, değişmez resmî biyolojik kimliklere dönüştürüldü. Bu ırksallaştırma, ileride kurulacak dışlayıcı siyasetin idari altyapısını hazırlamıştı. Ancak soykırımı yalnızca “sömürge icadı” diyerek açıklamak da yetersizdir. Bağımsızlık sonrası bazı rejimler bu ayrımı bilinçli biçimde yeniden üretti, derinleştirdi ve siyasetin merkezine yerleştirdi.

1990’ların başında iç savaş, ekonomik kriz ve siyasi rekabet ortamı gerilimi daha da keskinleştirdi. Gregory Stanton’ın soykırımın “sekiz aşaması” modeli Ruanda örneğinde çarpıcı biçimde görülebilir: Sınıflandırma, sembolleştirme, insanlıktan çıkarma, örgütlenme, kutuplaştırma, hazırlık, imha ve inkâr. Bu çerçevede Tutsiler yıllarca “hamamböceği” olarak anıldı. Radyo yayınlarında sistematik nefret dili üretildi. Milis örgütleri (özellikle Interahamwe) eğitildi, silahlandırıldı ve yerel düzeyde örgütlendi. Bu yüzden, 6 Nisan 1994’te Devlet Başkanı Habyarimana’nın uçağı düşürüldüğünde barikatların saatler içinde kurulabilmesi tesadüf olmadı.

Bu planın toplumsal boyutu da önemlidir. Scott Straus’un saha araştırmasına dayalı tahminlerine göre soykırıma aktif biçimde katılanların sayısı yaklaşık 175.000–200.000 arasındaydı. Bu, tüm Hutu nüfusu olmasa da kayda değer bir kesimin şiddete dahil olduğunu gösteriyor. Katılım kitleseldi, fakat katliamların büyük kısmı daha dar ve örgütlü bir çekirdek tarafından gerçekleştirilmişti. Bu ayrım oldukça önemlidir. Zira Ruanda’daki şiddet ne “herkesin suçu” ne de birkaç fanatiğin eseridir. Ruanda soykırımında devletin yönlendirdiği, yerel ağlarla örülmüş bir seferberlik söz konusudur.

Ruanda soykırımının en belirgin özelliği, spontane olmamasıdır. İmha, bürokratik ve yerel yapılar üzerinden koordine edilmiştir. Bu nedenle 1994’ü yalnızca uçak suikastının tetiklediği bir öfke patlaması olarak görmek, sürecin siyasal boyutunu perdelemek anlamına gelecektir. Ruanda örneği, soykırımın bir sabah ansızın başlamayacağını, uzun süreli bir normalleşmenin sonucu olduğunu göstermektedir.

Dünya Ruanda’da Soykırım İşlendiğini Biliyordu

Ruanda’da soykırım başladığında uluslararası toplumun “şaşırdığı” sıkça söylenir. Oysa literatürün büyük bölümü bu anlatıyı çürütür. Ruanda’da soykırıma dair erken uyarılar mevcuttu. Bilgi ve raporlar da mevcuttu. Eksik olan tek şey, soykırımı önleme konusunda gerekli olan siyasi iradeydi.

1993 boyunca Birleşmiş Milletlere ve Batılı başkentlere ulaşan diplomatik telgraflar, etnik gerilimin sistematik biçimde tırmandığını gösteriyordu. Tutsi “ölüm listeleri”nin hazırlandığına dair bilgiler mevcuttu. İnsan hakları raporları, paramiliter yapıların örgütlendiğini ve nefret propagandasının yaygınlaştığını ortaya koyuyordu. En çarpıcı uyarı ise 11 Ocak 1994’te gelmişti. Ruanda’daki BM misyonunun komutanı Roméo Dallaire, milislerin silah depolarını, planlanan katliamları ve kısa sürede binlerce kişinin öldürülebileceğini bildiren bir telgraf gönderdi. Bu telgraf, soykırımın sürpriz olmadığının en somut kanıtlarından biri olarak tarihe geçti.

Ancak bu uyarılara verilen yanıt, askerî takviye ya da silahların toplanması değil; diplomatik bir temkin oldu. Tehlike görmezden gelindi ve Arusha Anlaşması süreci kurtarılmaya çalışıldı. 1993’te imzalanan Arusha Anlaşması, hükümet ile RPF arasında güç paylaşımını öngörüyordu. Uluslararası toplum, bu kırılgan barış sürecini korumaya odaklandı. Bürokratik öncelik, artan şiddeti durdurmaktan ziyade mevcut misyonun sınırlarını muhafaza etmekti. Nisan 1994’te soykırım başladığında ise Güvenlik Konseyi’nin ilk refleksi BM misyonunu güçlendirmek değil, asker sayısını azaltmak oldu. Belçikalı barış gücü askerlerinin öldürülmesi, Batılı devletlerin hızla geri çekilmesine yol açtı. Yabancı vatandaşlar tahliye edildi; Ruandalı siviller kaderlerine terk edildi.

Bu süreçte dikkat çeken bir başka mesele, “genocide” kelimesinin kullanılmamasıydı. ABD ve bazı müttefikleri, haftalar boyunca “soykırım” demekten kaçındı; bunun yerine “acts of genocide” gibi kaçamak ifadeler tercih edildi. 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin müdahale yükümlülüğü doğurabileceği korkusu, hukuki bir tartışmayı siyasi bir mazerete dönüştürdü. Ancak asil mesele hukuki belirsizlikten ziyade siyasi isteksizlikti.

Medyanın çerçevesi de bu eylemsizliğe katkıda bulundu. Batı basınında Ruanda’daki şiddet uzun süre “kabile savaşı” ya da “eski düşmanlıkların patlaması” olarak sunuldu. Bu anlatı, planlı ve devlet destekli bir imha kampanyasını görünmez kıldı. “Kabile şiddeti” algısı, müdahaleyi gereksiz ya da imkânsız gösterdi. Zira ortada kontrolsüz bir kaos varsa, dış müdahalenin de anlamı yoktu. Oysa gerçek farklıydı, Ruanda soykırımı, örgütlü ve hiyerarşik bir mekanizma tarafından yürütülüyordu.

Bugünden geriye bakıldığında açıkta kalan soru şudur: Ruanda’da soykırım, dünyanın gözleri önünde gerçekleşirken, neden dünya harekete geçmedi? Bu sorunun yanıtı, yalnızca bürokratik ihmallerde değil; çıkar hesaplarında ve siyasi önceliklerde aranmalıdır. Ruanda, küresel sistemin ahlaki sınırlarını gösteren bir kırılma anı olmuştur.

Fransa’nın Ruanda Soykırımındaki Rolü

Ruanda soykırımı tartışmalarında Fransa’nın rolü, en tartışmalı ve en politik başlıklardan birisini oluşturuyor. Fransa’nın 1990’dan itibaren Kigali rejimiyle kurduğu yakın askerî ve siyasi ilişki, sorumluluk tartışmasını daha karmaşık bir zemine taşıyor.

Fransız diplomatların ve askerî kaynakların gönderdiği telgraflar, 1990’ların başında Ruanda’daki etnik gerilimin tırmandığını ortaya koyuyordu. Tutsi karşıtı propaganda, milis örgütlenmesi ve hatta “ölüm listeleri” hakkında bilgi mevcuttu. Buna rağmen Fransa, krizi büyük ölçüde “RPF’nin başlattığı iç savaş” çerçevesinde yorumladı. Bu çerçeveleme, artan şiddetin sistematik ve imha niyetli karakterini de perdeledi.

Fransa’nın bilgisi ile eylemi arasında belirgin bir boşluk vardı: Paris, hem Kigali üzerindeki nüfuzu hem de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki konumu nedeniyle durumu daha açık biçimde gündeme taşıyabilecek aktörlerden biriydi. Ancak artan kanıtlara rağmen bu bilgi ne uluslararası düzeyde paylaşım ne de rejime yönelik ciddi bir siyasi baskıya dönüştü.

Fransa’nın Ruanda’daki askerî varlığı sınırlı değildi. 1990’dan itibaren “Operation Noroît” kapsamında Fransız askerleri Kigali’de konuşlandırılmıştı. Ruanda Ordusu (FAR) ve başkanlık muhafızları Fransız ordusu tarafından eğitildi; askerî iş birliği uzun süre devam etti. Bu bağ, Paris’e yalnızca askeri değil, siyasi bir nüfuz da sağlıyordu.

1994’te soykırım başladıktan sonra Fransa, haziran ayında “Operation Turquoise” adıyla bir müdahale başlattı. Resmî söylem, insani bir güvenli bölge oluşturma amacına dayanıyordu. Operasyona gönderilen birlikler, Fransa’nın en iyi eğitimli ve donanımlı askerleriydi. Bu durum, Fransa’nın askerî kapasitesinin yetersiz olmadığını gösteriyordu. Peki bu kapasite neden daha erken kullanılmamıştı? Fransa, Kigali üzerindeki siyasi baskısını neden 1993 ila 1994 yılları boyunca daha güçlü biçimde devreye sokmadı? Arusha Anlaşması sürecinde neden rejime daha net bir yönelim dayatmadı?

En sert tartışma, Fransa’nın Ruanda soykırımı üzerindeki fiilî rolü üzerindedir. Hazel Cameron gibi araştırmacılar Fransa’nın eylemlerinin uluslararası hukuk açısından “suç ortaklığı” kapsamında değerlendirilebileceğini savunur. Bu iddia, silah desteği, askerî eğitim ve soykırım sırasında gerçekleştirilen bazı operasyonel tercihlere dayanır. Operation Turquoise bu tartışmanın merkezindedir. Operasyonun, bir yandan siviller için güvenli alan oluşturduğu; diğer yandan ise FAR ve Interahamwe unsurlarının Zaire’ye (bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti) kaçmasına imkân sağladığı ileri sürülür.

Fransa, 1994 Ruanda Soykırımı karşısındaki rolü nedeniyle uzun süre eleştirildikten sonra, 2021’de yayımlanan Duclert Raporu’yla ilk kez kurumsal düzeyde bir yüzleşmeye gitti. Rapor, Fransa’nın “ağır ve ezici sorumluluğu” olduğunu kabul ederken, soykırıma doğrudan suç ortaklığı bulunmadığı sonucuna vardı. Aynı yıl Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Kigali’de yaptığı konuşmada bu tespiti sahiplenerek Fransa’nın “kör kaldığını” ve sorumluluk taşıdığını ifade etti, ancak bilinçli biçimde resmî bir özür dilemekten kaçındı. Böylece Paris, geçmişteki rolünü kabul eden fakat hukuki ve siyasi sonuçlar doğurabilecek açık bir özürden uzak duran ara bir pozisyon benimsedi.

“Bir Daha Asla” Ne Anlama Geliyor?

Ruanda Soykırımı, yalnızca bir ülkenin trajedisi değil; uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi sınırlarını ortaya koyan bir kırılma anıydı. 1994’ten sonra dünya, “bir daha asla” sözünü yeniden hatırladı. Ancak bu sözün içini doldurmak, onu telaffuz etmekten daha zor oldu.

Ruanda’dan sonra iki önemli gelişme yaşandı. Birincisi, uluslararası ceza adaletinin güçlendirilmesi oldu. Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR), bireysel sorumluları yargılamaya başladı. Devlet başkanları ve askerî liderler de dahil olmak üzere üst düzey aktörlerin hesap verebileceği fikri, küresel hukukta daha görünür hâle geldi. Bu süreç, daha sonra Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) kurulmasına giden yolu da hızlandırdı.

İkincisi, 2005’te Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen “koruma sorumluluğu” (Responsibility to Protect) ilkesi oldu. Bu ilkeye göre, bir devlet kendi halkını soykırım, savaş suçları, etnik temizlik veya insanlığa karşı suçlardan koruyamıyor ya da korumuyorsa, uluslararası toplum devreye girebilir. Bu, Ruanda’nın doğrudan bir mirasıydı.

Ancak normların kabul edilmesi, uygulamanın garanti altına alınması anlamına gelmez. Bosna’dan Darfur’a, Suriye’den başka kriz bölgelerine kadar uzanan örnekler, siyasi irade sorununun devam ettiğini gösterdi. “Bir daha asla” sözü, çoğu zaman kriz anlarında jeopolitik hesapların gerisinde kaldı.

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler