Fransa’da birkaç haftadır gösterilerini sürdüren öğrenciler, 17 Ekim Cumartesi günü sendika üyeleri ve çeşitli toplumsal hareketlerden katılımcılarla birlikte ülkenin farklı kentlerinde yeniden sokağa çıktı. 550 binden fazla kişinin katıldığı gösterilerde hayat pahalılığına, eğitim koşullarına ve kamu hizmetlerindeki sorunlara tepki gösterildi.

Gün içinde bazı gösteriler barışçıl biçimde sürerken başka noktalarda çatışmalar, yağmalar ve ciddi tahribat yaşandı. Limoges’da belediye binası ateşe verildi; Lyon’da turizm ofisi yandı; Paris’te çok sayıda mağaza zarar gördü. Polisle göstericiler arasındaki çatışmaların yanı sıra göz yaşartıcı gaz ve diğer müdahale araçlarının kullanılması da tartışma yarattı.

Fransız basınının sahadan aktardıkları, aynı günün birbirinden oldukça farklı iki yüzünü ortaya koyuyordu. Bir yanda dükkânların yağmalandığı, kamu binalarının ateşe verildiği ve polisle çatışmaların yaşandığı sahneler vardı. Diğer yanda ise ellerinde pankartlarla yürüyen, slogan atan ve şiddet olaylarına katılmadan seslerini duyurmaya çalışan kalabalıklar bulunuyordu. Bu ayrım önemli: Bir gösteride şiddet olaylarının yaşanması, o gösteriye katılan herkesin şiddete başvurduğu anlamına gelmiyor. Aynı şekilde barışçıl protestoların varlığı da yaşanan yağma ve yıkımın ağırlığını ortadan kaldırmıyor.

17 Ekim’i anlamak için bu iki gerçeği birlikte ele almak gerekiyor. Bunu yaparken şiddet olaylarını görmezden gelmemek, bütün bir toplumsal hareketi birkaç saat içinde kaydedilmiş yıkım görüntülerine de indirgememek gerekiyor.

Fransa’nın İsyan Hafızası: 1789’dan Mayıs 1968’e

Fransa’da sokak, yalnızca insanların taleplerini dile getirdiği bir alan değil; aynı zamanda siyasi meşruiyetin tartışıldığı tarihsel bir mekân. 1789 Devrimi, monarşinin ve ayrıcalıklara dayalı düzenin sorgulanmasında halk hareketlerinin oynadığı rolü Fransız siyasi hafızasının merkezine yerleştirdi. 19. yüzyıldaki devrimler ve işçi hareketleri bu geleneği farklı biçimlerde sürdürdü. Mayıs 1968 ise üniversitelerden fabrikalara yayılan grevler ve protestolarla yalnızca siyasi iktidarı değil; otoriteyi, çalışma hayatını ve gündelik toplumsal ilişkileri de tartışmaya açtı.

Mayıs 1968’in hafızada kalan sloganlarından biri, “Sous les pavés, la plage”, yani “Kaldırım taşlarının altında plaj var” ifadesiydi. Bu slogan, mevcut düzenin altında başka bir hayat ihtimalinin bulunduğunu anlatan bir simgeye dönüştü.

Bu sözü 17 Ekim bağlamında hatırlamak, bugünkü protestolarla 1968 arasında doğrudan bir eşitlik kurmayı gerektirmiyor. Bu dönemlerin siyasi koşulları, talepleri ve toplumsal aktörleri birbirinden farklı. Ancak slogan, Fransa’da isyanın neden zaman zaman yalnızca bir talep listesi olarak değil, toplumsal düzenin tamamına yöneltilmiş bir soru olarak ortaya çıktığını anlamamıza yardımcı olabilir.

Bugün hayat pahalılığı, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri etrafında şekillenen hoşnutsuzluklar, farklı kuşakların deneyimlerini aynı sokakta buluşturabiliyor. Fakat bu ortak alan, herkesin aynı şeyi istediği veya aynı yöntemleri benimsediği anlamına gelmiyor. Barışçıl protesto, yağma ve kamu binalarına yönelik saldırılar aynı siyasi eylem biçimi olarak görülemez.

Bir Protestonun Anlamını Kim Belirliyor?

17 Ekim sonrasında tartışma yalnızca yaşanan olaylarla sınırlı kalmadı. Olayların nasıl adlandırılacağı da siyasi mücadelenin bir parçasına dönüştü. “Toplumsal hareket”, “isyan”, “yağma”, “kamu düzenine saldırı” veya “gençlerin öfkesi” gibi ifadelerin her biri, yaşananların farklı bir yönünü öne çıkarıyor.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün çalışmaları, bu noktada önemli bir düşünme imkânı sunuyor. Bourdieu, toplumsal dünyayı tanımlama ve sınıflandırma gücünün de bir iktidar ilişkisi olduğunu gösterir. Bir olayın hangi kavramlarla anlatıldığı, kimin sözünün daha fazla duyulduğu ve hangi yorumun meşru kabul edildiği, gerçekliğin toplumsal algılanışını etkiler.

Bu, olayların yalnızca kelimelerden ibaret olduğu anlamına gelmiyor. Yanan bir kamu binası, yağmalanan bir mağaza veya göz yaşartıcı gaz nedeniyle dağılan bir kalabalık somut birer olaydır. Fakat bu olaylardan hangilerinin sürekli gösterildiği, hangilerinin arka planda kaldığı ve bunların nasıl bir hikâyeye dönüştürüldüğü, kamuoyunun ne gördüğünü ve nasıl tepki verdiğini belirleyebilir. Yıkım görüntülerinin sürekli tekrarlanması bütün protestoyu şiddetle özdeşleştirebilir; yalnızca barışçıl göstericilerin görüntülerine odaklanmak ise mağdurların yaşadığı zararı görünmez kılabilir.

Polis Müdahalesi: Kamu Düzeni ile Protesto Hakkı Arasında

17 Ekim’in en önemli tartışmalarından biri de polis müdahalesinin niteliğiydi. Gösteriler sırasında polisle çatışmalar yaşandı; bazı bölgelerde göz yaşartıcı gaz ve kalabalığı dağıtmaya yönelik diğer araçlar kullanıldı, çevik kuvvet müdahaleleri gerçekleşti. Reuters, olaylarda polislerin de yaralandığını, göstericiler arasında ciddi yaralanmalar yaşandığını ve polis şiddetine ilişkin iddiaların soruşturulduğunu aktardı. Le Monde gazetesi ise barışçıl yürüyüşlerin yanı sıra çatışmaların yaşandığını, bazı katılımcıların da gaz müdahalesine maruz kaldığını bildirdi.

Burada birbirinden ayrılması gereken iki mesele var. İlki, polis ve kamu görevlilerinin şiddet eylemlerine karşı müdahale etme sorumluluğu. İkincisi ise bu müdahalenin gerekliliği, kapsamı ve orantılılığı. Bir mağazayı yağmalayan veya insanlara saldıran kişilere müdahale edilmesi ile barışçıl biçimde yürüyen bir kalabalığın dağıtılması aynı şey değil.

Fransa’da polis şiddeti ve kolluk kuvvetlerinin kullandığı araçlar, 17 Ekim’den önce de tartışma konusuydu. Bu nedenle müdahaleleri yalnızca o güne özgü bir güvenlik sorunu olarak değil, Fransa’da kamu düzeninin nasıl sağlanması gerektiğine ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçası olarak değerlendirmek gerekiyor. Polis müdahalesini sorgulamak, şiddeti meşrulaştırmak değildir. Aynı şekilde şiddet eylemlerini kınamak da devletin kullandığı gücün sınırlarını tartışma dışı bırakmaz.

Demokratik bir devletin sınavı, yalnızca düzeni yeniden sağlayabilmesi değil; bunu yaparken barışçıl protesto hakkını ve yurttaşların güvenliğini de koruyabilmesidir.

Bir Dükkânın Yıkımından 85 Bin Avroluk Dayanışmaya

17 Ekim’de zarar gören işletmelerden biri, Paris’in Magenta Bulvarı’ndaki Lyca Mobile dükkânıydı. Hassan isimli esnafın mağazasının yağmalanmasının ardından görüntüler sosyal medyada dolaşıma girdi. Bunun üzerine dükkânın yeniden kurulmasına yardımcı olmak amacıyla bir yardım kampanyası başlatıldı.

Leetchi’deki bağış kampanyasında 19 Ekim itibarıyla 85.066 euro toplanmış, 9.296 kişinin bağış yaptığı kaydedilmişti. Böylece tek bir dükkâna ilişkin görüntüler, binlerce kişinin katkıda bulunduğu bir dayanışma kampanyasına dönüştü.

Bu örnek, sosyal medyanın toplumsal olaylardaki rolünü anlamak açısından önemli. Bir video yalnızca bir mağazanın nasıl tahrip edildiğini göstermedi; aynı zamanda o mağazanın arkasındaki insanı, emeği ve geçim kaynağını da görünür kıldı. Görüntüyü izleyenlerin bir bölümü tepki göstermekle yetinmedi, bağış yaparak somut bir yardımda bulundu.

Luc Boltanski’nin La Souffrance à distance (1993) adlı eseri, bu süreci anlamak için yararlı bir çerçeve sunuyor. Boltanski, başkalarının acısının görüntüler ve anlatılar aracılığıyla uzaktaki insanlara nasıl ulaştığını; bu karşılaşmanın nasıl merhamet, öfke veya eyleme geçme isteği yaratabildiğini inceler. Bir dükkânın kırılmış camları ilk bakışta maddi hasarı anlatır. Ancak görüntü, o dükkânın sahibini ve geçim kaynağını görünür kıldığında izleyicinin olaya yaklaşımı değişebilir.

Bu, bağış yapan herkesin olayları aynı siyasi çerçevede değerlendirdiği anlamına gelmez. Fakat kampanya, dijital ortamda dolaşıma giren bir görüntünün ekonomik ve toplumsal dayanışmaya dönüşebildiğini somut biçimde gösteriyor. Olayların ardından mahalle sakinlerinin ve komşuların temizlik çalışmalarına katıldığına ilişkin görüntüler de aynı açıdan anlamlı. Bir yanda mağazalar ve kamu binaları zarar görmüş, diğer yanda insanlar yaşadıkları çevreyi yeniden düzene sokmak için harekete geçmişti.

Filistin Bayrağı ve Yerel Protestonun Küresel Sembolleri

Gösterilerde Filistin bayrağının kullanılması da daha geniş bir siyasi ve sosyolojik çerçevede ele alınabilir. Filistin bayrağı, yalnızca Orta Doğu’daki bir çatışmaya ilişkin siyasi tutumu değil, bazı göstericiler açısından adalet, uluslararası dayanışma ve baskıya karşı çıkış gibi anlamları da temsil edebiliyor.

Fransa’daki Filistin dayanışması 2023’te başlamış bir hareket değil. Filistin meselesi uzun yıllardır öğrenci hareketlerinin, sol siyasi grupların ve uluslararası dayanışma kampanyalarının gündeminde yer alıyor. Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıların ardından ise bu sembollerin kamusal alandaki görünürlüğü daha da arttı.

Hayat pahalılığı ve eğitim koşulları gibi taleplerin öne çıktığı bir gösteride Filistin bayrağının ne anlattığının tek bir cevabı yok. Bazı katılımcılar için doğrudan Filistin halkıyla dayanışmayı ifade ediyor olabilir. Başkaları içinse yerel sorunlarla küresel adaletsizlikleri aynı siyasi çerçevede değerlendirme çabasının parçası olabilir. Ancak bir gösteride bayrağın görülmesi, bütün katılımcıların aynı görüşü paylaştığını veya gösterinin temel amacının değiştiğini kanıtlamaz.

Sosyal medya bu sembollerin etkisini büyütüyor. Bir gösteride açılan bayrak, kısa bir videoyla bağlamından koparılabilir, başka ülkelerdeki hesaplar tarafından paylaşılabilir ve farklı siyasi tartışmaların parçası hâline gelebilir. Ancak görüntülerin başka ülkelerde paylaşılması, tek başına uluslararası bir siyasi seferberlik oluştuğu anlamına gelmez.

fransa eylemler protestolar 17 ekim polis şiddeti devlet kamu düzeni macron

Fransa genelinde artan yaşam maliyetleri, akaryakıt fiyatları ve eğitim bütçesine yönelik ülke çapında protestolar devam ediyor. Başkent Paris’teki Cumhuriyet Heykeli Anıtı ve çevresinde bir araya gelen göstericilerin de katıldığı protestolarda polis ekipleri ile göstericiler arasında çatışma çıktı. | Fotoğraf: Hesham Elsherif – AA.

Macron’un Konuşması Muhalefeti İkna Etmedi: “Somut Çözüm Yok”

18 Ekim Pazar akşamı saat 20.00’de ulusa seslenen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 17 Ekim gösterilerinde yaşanan şiddet ve yağma olaylarını kınadı. Şiddete başvuranlarla taleplerini barışçıl biçimde dile getiren göstericilerin birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurguladı; kamu düzeninin yeniden sağlanacağını ve sorumluların hesap vereceğini söyledi.

Macron ayrıca güvenlik önlemlerinin ve istihbarat süreçlerinin incelenmesini istedi. Başbakan Sébastien Lecornu’ya siyasi partiler, sendikalar ve yerel yöneticilerle görüşerek çözüm önerileri geliştirme görevi verdi. Ancak konuşmada gençlerin eğitim koşulları, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine ilişkin taleplerine yönelik somut bir politika veya yeni ekonomik tedbir açıklanmadı.

Konuşma, muhalefetin farklı kesimlerinden de tepki aldı. Sol parti Boyun Eğmeyen Fransa (LFI), Cumhurbaşkanı’nın temel taleplere yanıt vermediğini savunurken Yeşiller lideri Marine Tondelier, siyasi partilerin Başbakanlık binası Matignon’da yalnızca şiddeti kınamak üzere bir araya getirilmesine itiraz etti. Aşırı sağ parti Ulusal Birlik (RN) Genel Başkanı Jordan Bardella konuşmayı yetersiz bulurken eski İçişleri Bakanı ve sağ siyasetçi Bruno Retailleau da (LR) Macron’u kamu düzenini sağlamada başarısız olmakla eleştirdi. Böylece farklı siyasi çizgilerden gelen eleştiriler, farklı gerekçelere dayansa da aynı noktada kesişti: Cumhurbaşkanı’nın açıklaması, krizin nasıl çözüleceğine ilişkin net bir yol haritası ortaya koymuyordu.

Buradaki mesele, Macron’un şiddeti kınamasının yanlış olması değil. Devletin kamu güvenliğini sağlama yükümlülüğü var. Ancak protestoların arka planındaki hayat pahalılığı, eğitim koşulları ve kamu hizmetlerine ilişkin hoşnutsuzluklar da siyasi bir yanıt bekliyor. Bourdieu’nün yaklaşımı bu noktada yeniden anlam kazanıyor: Siyasi liderlerin kriz anlarında kullandığı dil, hangi sorunların öncelikli kabul edileceğini de etkiliyor.

Macron’un konuşmasında güvenlik, otorite ve sorumluluk vurgusu öne çıkarken toplumsal talepler ileride yapılacak görüşmelere bırakıldı. Oysa görüşme çağrısı tek başına çözüm anlamına gelmiyor. Somut adımların, takvimin ve siyasi sorumluluğun ortaya konmaması, hükûmetin krizi yönetmekten çok ertelediği yönündeki eleştirileri güçlendirebilir. Sokaktaki şiddeti durdurmak ile insanları sokağa çıkaran hoşnutsuzlukları gidermek iki ayrı sorumluluk. Fransa hükûmetinin sınavı, birincisini yerine getirirken ikincisini de cevapsız bırakmamak.

Laurent Nuñez’in İstifası: Sorumluluk Nerede Başlıyor?

Krizin siyasi sonuçlarından biri de 19 Ekim’de İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunması ve Macron’un bu istifayı kabul etmemesi oldu. Cumhurbaşkanlığı, güvenlik güçlerinin komutasında sürekliliğin korunması gerektiğini belirterek Nuñez’in görevde kalmasını istedi. Euronews’ün aktardığına göre, Macron aynı zamanda yaşanan güvenlik zaaflarının, istihbarat ve hazırlık eksikliklerinin açıklığa kavuşturulmasını talep etti.

İstifanın reddedilmesi, bir yandan devlet yönetiminde sürekliliği koruma çabası olarak okunabilir. Öte yandan güvenlik hazırlıklarının yetersiz kaldığına ilişkin eleştiriler sürerken siyasi sorumluluğun nasıl üstlenileceği sorusunu açık bırakıyor.

Mesele yalnızca bir bakanın görevde kalıp kalmaması değil. Gösterilerin büyüklüğünün neden öngörülemediği, güvenlik güçlerinin neden bazı yerlerde kontrolü kaybettiği ve barışçıl göstericilerle şiddet eylemlerine katılanların nasıl ayrıştırılacağı gibi sorular da yanıt bekliyor. Devletin kamu güvenliğini sağlama, hakları koruma ve olaylara ilişkin şeffaf bilgi sunma yükümlülüğü var.

Trump’ın Yorumu: Toplumsal Krizi Göç Meselesine İndirgemek

Fransa’daki olaylar yalnızca ülke içinde tartışılmadı. ABD Başkanı Donald Trump, 18 Ekim’de yaptığı açıklamalarda Fransa’daki görüntüleri göç ve sınır politikaları üzerinden yorumladı. Fransa’nın sınırlarını kapatması ve kontrolü yeniden ele alması gerektiğini savundu. Başkan Yardımcısı JD Vance de protestoları göç ve entegrasyon tartışmasına bağlayan açıklamalar yaptı. Bu açıklamalar, bir toplumsal krizin uluslararası siyasette nasıl yeniden çerçevelenebildiğini gösteriyor. Fransa’daki protestoların arka planındaki ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluklar, bu kez göçün ve kültürel farklılıkların yarattığı bir kriz olarak sunuldu.

Oysa gösterilere katılanların tamamının göçmen olduğu veya şiddet olaylarının göçle açıklanabileceği sonucuna varmak için yeterli kanıt yok. Trump’ın açıklamasını olayların tarafsız bir açıklaması olarak değil, onları belirli bir siyasi çerçeveye yerleştiren bir yorum olarak ele almak gerekiyor. Bir ülkede yaşanan toplumsal olay, başka bir ülkedeki siyasi aktörler tarafından kendi gündemlerini desteklemek için yeniden anlatılabiliyor.

Bir Toplumun Aynı Olaya Verdiği Farklı Cevaplar

17 Ekim’in ardından ortaya çıkan tablo, Fransa’nın tek bir öfke veya tek bir siyasi tepki etrafında birleşmediğini gösteriyor. Sokaklarda hayat pahalılığına ve eğitim koşullarına yönelik talepler dile getirildi; bazı gruplar şiddet ve yağmaya yöneldi. Polis müdahaleleri tartışma yarattı. Sosyal medyada yıkım görüntüleri dolaşırken Hassan’ın dükkânı için binlerce kişi bağış yaptı. Mahalle sakinleri temizlik çalışmalarına katıldı. Bazı gösterilerde Filistin bayrakları gibi uluslararası dayanışma sembolleri de yer aldı.

Bu farklı tepkiler, toplumsal olayların tek bir anlamı olmadığını hatırlatıyor. Bir olay aynı anda hem kamu düzenine ilişkin bir kriz hem de toplumsal hoşnutsuzlukların görünür hâle geldiği bir an olabilir. Görüntüler hem korku hem merhamet yaratabilir; dijital ağlar hem kutuplaşmayı artırabilir hem de yardım kampanyalarını mümkün kılabilir.

Krizin siyasi sonuçları da henüz netleşmiş değil. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in 19 Ekim’de istifasını sunması ve Macron’un bu istifayı kabul etmemesi, güvenlik yönetiminin siyasi sorumluluğunu tartışmaya açtı. Gösterilerin büyüklüğünün neden öngörülemediği, güvenlik güçlerinin neden bazı noktalarda kontrolü kaybettiği ve barışçıl göstericilerle şiddet eylemlerine katılanların nasıl ayrıştırılacağı gibi sorular yanıt bekliyor. Devletin kamu güvenliğini sağlama, temel hakları koruma ve yaşananlara ilişkin şeffaf bilgi sunma yükümlülüğü var. Üstelik 24 Ekim Cumartesi günü için yeni bir seferberlik çağrısı yapılması, toplumsal gerilimin 17 Ekim’le birlikte sona ermediğini gösteriyor. Sarı Yelekliler çevrelerinden gelen bu çağrının nasıl bir karşılık bulacağı ise önümüzdeki günlerde belli olacak.

Bourdieu, olayların hangi sözcüklerle anlatıldığına ve bu anlatıların kimin bakış açısını güçlendirdiğine bakmayı öğretiyor. Boltanski ise uzaktaki insanların acısının nasıl görünür hâle geldiğini ve bu görünürlüğün hangi koşullarda eyleme dönüştüğünü anlamamıza yardımcı oluyor. 17 Ekim’in önemi belki de tam burada yatıyor: Sokaktaki öfkeyi yalnızca yıkım görüntülerine, toplumsal dayanışmayı yalnızca bağış miktarına, siyasi krizi de yalnızca bir cumhurbaşkanının konuşmasına indirgemek mümkün değil. Bu olay, Fransız toplumunun adalet, temsil, güvenlik ve dayanışma konularındaki gerilimlerini aynı anda görünür kıldı.

Sokaklar, ekranlar ve siyasi kurumlar birbirinden ayrı alanlar değil. Birinde yaşananlar diğerine taşınıyor; görüntüler siyasi tartışmayı etkiliyor, siyasi açıklamalar toplumsal tepkileri şekillendiriyor, dijital dayanışma ise bazen somut yardıma dönüşüyor. Fransa’nın 17 Ekim’ini anlamak için yalnızca sokakta kimin neyi yıktığına değil, toplumun yaşananlara nasıl tepki verdiğine, hangi görüntüleri dolaşıma soktuğuna ve hangi dayanışma biçimlerini ürettiğine de bakmak gerekiyor.

Kaynaklar

  • Bourdieu, Pierre. Sur la télévision, suivi de L’emprise du journalisme [Televizyon Üzerine ve Gazeteciliğin Etkisi]. Paris: Liber-Raisons d’agir, 1996.
  • Boltanski, Luc. La Souffrance à distance: morale humanitaire, médias et politique [Uzaktan Acı: İnsani Ahlak, Medya ve Siyaset]. Paris: Métailié, 1993.