Almanya, 2026 boyunca hem eyalet hem de yerel düzeyde yoğun bir seçim takviminden geçti. Mart ayında Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz’da eyalet seçimleri, Bavyera ve Hessen’de ise yerel seçimler yapıldı. Eylül ayında Saksonya-Anhalt’taki eyalet ve Aşağı Saksonya’daki yerel seçimleri, 20 Eylül’de Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern’de kurulan sandıklar izledi. Böylece CDU adına hüsranla biten yılın seçim maratonu, federal siyasetteki dengeleri de tartışmaya açan iki sonuçla tamamlandı.
Tablo Net: Federal Siyasetteki Başarısızlıklar Yerel Seçimlere Yansıdı
Son iki seçimi federal düzeyde iktidarda bulunan CDU/CSU-SPD koalisyonundan bağımsız okumak güç. Ancak sonuçları yalnızca federal hükûmete yönelik bir güven oylamasına indirgemek de eyalet düzeyindeki dinamikleri gözden kaçırmak açısından eksik olur. Federal hükûmetin performansı ve ülke genelindeki siyasi atmosfer, yerel sorunlar, adaylar ve eyalet yönetimlerinin siciliyle birlikte son seçimler, çift yönlü bir etkileşimi de ortaya koydu: Federal siyasetin başarısızlıkları ile krizleri, eyalet seçimlerini etkilerken; eyalet sandıklarından çıkan sonuçlar da koalisyonun hareket alanını ve ortakları arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirecek.
Bu tablonun CDU açısından anlamı özellikle çarpıcı. Parti, Mecklenburg-Vorpommern’de yüzde 5 barajının altında kalarak tarihinde ilk kez bir eyalet parlamentosuna giremedi; Berlin’de ise CDU Sol Partinin gerisinde kaldı. Böylece iki eyalette de 2018’deki parti kongresinde aldığı “iş birliğini reddetme kararı”yla (“Unvereinbarkeitsbeschluss”) siyasi uzlaşıyı reddettiği partilerin arkasına düştü: Mecklenburg-Vorpommern’de AfD’nin, Berlin’de ise Sol Partinin.
Bu iki yenilgi, CDU açısından ortak bir stratejik soruya işaret ediyor: Parti, farklı seçmen beklentilerini bir araya getirme ve siyasi merkeze yön verme kapasitesini nasıl koruyacak? Bununla birlikte, Almanya için Alternatif (AfD) ile Sol Partinin (Die Linke) başarılarını aynı siyasi yönelimin ifadesi olarak değerlendirmek de yanıltıcı olur. İki sonuç, seçmenin ülke genelinde tek bir ideolojik yöne kaymadığını gösterirken, CDU’nun iki eyalette neden farklı rakipler karşısında gerilediği ve bu kayıpların federal düzeydeki siyasetinin sınırları hakkında ne söylediği sorusunu da gün yüzüne çıkartıyor.
Almanya’daki Merkez Partileri Krizde
İki seçimin ortak mesajı, merkez partilerin seçmen desteğini korumakta yaşadığı güçlük. Ancak bu aşınma, iki eyalette farklı siyasi yönelimleri besliyor. Mecklenburg-Vorpommern’de aşırı sağ parti AfD birinci olurken Berlin’de Sol Parti öne çıkıyor. Infratest dimap’ın partiler arasındaki seçmen geçişini inceleyen analizine göre AfD, Mecklenburg-Vorpommern’de SPD’den 50 bin, CDU’dan 30 bin seçmen kazandı. Berlin’de ise Sol Parti’ye Yeşiller’den 53 bin, SPD’den 37 bin seçmen yöneldi. Bu tablo, merkezden uzaklaşan seçmenin tek bir siyasi adreste buluşmadığını; eyaletlerin toplumsal yapısı, yerel gündemi ve adaylarının farklı alternatifleri öne çıkarabildiğini düşündürüyor.
Bununla birlikte, sandıktan birinci çıkmak hükûmeti kurmayı garantisiyle eş anlamlı da değil. Her iki eyalette de AfD ile Sol Partinin seçim başarılarını iktidara dönüştürme ihtimalleri, parlamentodaki sandalye dağılımına ve diğer partilerin iş birliği tercihlerine bağlı. Dolayısıyla seçimlerin ardından belirleyici olan, oy oranlarının yanı sıra koalisyon kurma kapasitesi olacak.
Merkez partilerin kayıplarını açıklarken federal siyasetin etkisi özellikle öne çıkıyor. CDU/CSU-SPD koalisyonundaki reform anlaşmazlıkları ve kamuoyuna yansıyan gerilimler, eyaletlerdeki kampanyaların da önemli bir gündemini oluşturdu. Ancak federal hükûmete yönelik tepkinin sandıktaki etkisi her parti ve aday için aynı olmadı. Mecklenburg-Vorpommern’de SPD’nin başbakan adayı Manuela Schwesig’in kampanyası, bu açıdan dikkat çekici bir örnek.
Schwesig, kampanyasını büyük ölçüde kişisel liderliği ve eyaletteki siyasi deneyimi üzerine kurdu. AfD’nin rengine gönderme yapan “Maviye Karşı Duran Kadın” sloganıyla kendisini aşırı sağın iktidarına karşı en güçlü seçenek olarak konumlandırdı. Federal hükûmetin bazı politikalarına da mesafe koydu. SPD, önceki seçime göre oy kaybetmesine rağmen yaklaşık yüzde 35 düzeyinde destek alarak kampanya sürecinde AfD ile arasındaki farkı önemli ölçüde daralttı.
Schwesig ayrıca seçim gecesi federal hükûmete yönelik özeleştiri çağrısında bulunarak, aslında eyalette SPD’nin başarısının, bir yönüyle federal hükûmetten bağımsızlaşmayla mümkün olduğunu da vurgulamış oldu.
SPD Genel Sekreteri Tim Klüssendorf ise AfD’nin SPD ile başa baş yarışabilmesini aşırı sağ açısından kaygı verici bir başarı olarak değerlendirirken, emekçileri merkeze alan siyaseti federal hükûmette de savunmaları gerektiğini belirtti. Bu durumda özellikle merkez partilerinin, eyaletlerdeki siyasi başarıları, kendilerini krizden çıkartabilecek reçeteler olarak ilgiyle izlediğini de söyleyebiliriz.
CDU’lu Kai Wegner: “Federal Siyasetin Rüzârı Bizi Sert Vurdu”
Mecklenburg-Vorpommern’de Sol Partinin kaybını da bu bağlamda farklı bir şekilde okumak mümkün. Eyalette seçim kampanyasının Schwesig ile AfD arasındaki yarışa odaklanması, soldaki bazı seçmenleri aşırı sağı durdurmak amacıyla SPD’ye yöneltmiş olabilir.
Berlin’de ise CDU’lu Eyalet Başbakanı Kai Wegner, partisinin kaybında federal siyasetin rolünü vurguladı. “Federal siyasetten esen ters rüzgâr bizi sert vurdu.” diyen Wegner, aylardır sokaklarda eyalet meselelerinden çok federal hükûmetin ve Friedrich Merz’in konuşulduğunu söyledi. Wegner seçim yenilgisinin sorumluluğunu federal yönetime atarken, onun Ocak ayında Berlin’de yaşanan elektrik kesintisindeki kriz yönetimine yönelik eleştirilerin ardından adaylıktan çekilmiş olduğunu ve başkentteki Filistin dayanışmasını her fırsatta kriminalize eden söylemleriyle bu yöndeki kötü sicilini de hesaba katmak gerek.
Mecklenburg-Vorpommern’deki sonuçları “herkesin kaybettiği bir seçim” olarak tanımlamak yine de mümkün. AfD, birinci parti olsa da tek başına iktidar hedefine ulaşamadı. CDU baraj altında kalarak tarihî bir yenilgi yaşadı. SPD hükûmeti kurma ihtimaline yaklaşsa da birinci parti olamadı.
Bu başarısızlıklar arasında koalisyon ihtimalleri de oldukça türbülanslı: Berlin’de Sol Parti, SPD ve Yeşiller arasında kurulabilecek bir koalisyon, Sol Parti’nin seçim başarısını hükûmet liderliğine taşıyabilir. Mecklenburg-Vorpommern’de ise SPD, Sol Parti ve Yeşiller’in bir araya gelmesi, AfD dışındaki hükûmet arayışının merkezinde yer alıyor. Her iki eyalette de parlamentoda çoğunluğa ulaşmak, ortak bir yönetim programı üzerinde anlaşmanın yalnızca ilk koşulu. Seçim sonuçlarının hangi siyasi yönetime dönüşeceğini ise koalisyon görüşmeleri belirleyecek.










