Almanya

Mültecilere Yönelik İnsani Anlatılar Empati Sağlıyor, Kabul Politikalarını Teşvik Etmiyor

İnsani durum ve sosyal tehdit odaklı anlatıların toplumdaki etkisini karşılaştıran kapsamlı bir çalışma, Almanya’da mültecilere yönelik insani anlatıların empati yarattığını; ancak bu duyarlılığın kabul politikalarına destek olarak yansımadığını ortaya koyuyor.

Mültecilere Yönelik İnsani Anlatılar Empati Sağlıyor, Kabul Politikalarını Teşvik Etmiyor
Fotoğraf: Shutterstock.com

Dünya genelinde yerinden edilmiş insan sayısının rekor seviyelere ulaştığı bir dönemde, Avrupa’nın en fazla mülteci barındıran ülkesi olan Almanya’da mülteci meselesi siyasi tartışmaların başlıca başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Ekonomik etkiler, kültürel uyum, güvenlik ve insani sorumluluklar ekseninde yürüyen bu tartışmalar, özellikle 2015 ve 2016 yıllarındaki mülteci hareketliliği ile 2022’de Ukrayna’da başlayan savaşın ardından yeniden yoğunlaştı. Yaklaşık 3,3 milyon mülteci ve sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkede kamuoyu, insani koruma yükümlülükleri ile güvenlik ve toplumsal uyum kaygıları arasında bölünmüş durumda.

Bu tartışmalar sürerken, Almanya’ya yapılan iltica başvurularının 2025 yılında bir önceki yıla kıyasla yüzde 50 oranında azaldığı açıklandı. Federal İçişleri Bakanlığının verilerine göre 2024’te 229.751 olan ilk iltica başvurusu sayısı, 2025’te 113 bine geriledi. CDU/CSU ve SPD koalisyonu bu düşüşü iltica politikalarındaki sertleşmeyle ilişkilendirirken, göç alanında çalışan uzmanlar verilerin tek başına hükûmet politikalarıyla açıklanamayacağını belirtiyor.

Oxford University Press tarafından Migration Studies dergisinde Eylül 2025’te yayımlanan kapsamlı bir araştırma, mültecilere ilişkin aynı gerçekliğin farklı anlatı çerçeveleriyle (“framing”) sunulmasının kamuoyu tutumlarını ve politika tercihlerine verilen desteği nasıl değiştirdiğini inceliyor. Yaklaşık 2.000 katılımcıyla yürütülen video temelli deney, anlatı çerçevelerinin mülteci politikalarına verilen desteği doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor.

Video Temelli Deney ile Dolaşımdaki Anlatıların Mültecilerin Hayatlarına Etkisi Araştırıldı

Birleşmiş Milletler Üniversitesi (UNU-MERIT), Maastricht Üniversitesi ve Radboud Üniversitesinden araştırmacılar tarafından yürütülen çalışma, Almanya’da yaşayan 2.012 kişinin katıldığı çevrim içi bir deney üzerine kuruldu. Katılımcılara, Türkiye’deki Suriyeli mülteci kamplarını konu alan kısa ve profesyonel olarak hazırlanmış videolar izletildi.

Çalışmanın merkezinde yer alan bu deney, göç literatüründe “framing” olarak adlandırılan yöntemi temel alıyor. Framing, bir olgunun içeriğini değiştirmeden, hangi yönlerinin öne çıkarıldığının kamuoyu algısını ve politika tercihlerini nasıl etkilediğini ölçmeyi amaçlıyor. Bu çalışmada da mültecilerle ilgili yeni bilgiler sunulmadı; bunun yerine, aynı mülteci gerçekliği farklı anlatı çerçeveleriyle katılımcılara aktarıldı.

Bu amaçla araştırmacılar, iki temel anlatı çerçevesi ile iki farklı mülteci profilini birleştiren 2×2’lik bir deney tasarımı oluşturdu. İlk ekseni anlatı çerçevesi oluşturdu: Videoların bir bölümünde Suriye’deki iç savaşın yıkıcılığı ve Türkiye’deki mülteci kamplarındaki zor yaşam koşulları öne çıkarılarak “insani dram” vurgusu yapıldı. Diğer videolarda ise mültecilerin Almanya’ya kabul edilmesi hâlinde ortaya çıkabileceği öne sürülen kültürel uyum sorunları ve toplumsal maliyetler vurgulanarak “tehdit” çerçevesi kullanıldı.

İkinci eksende ise mültecilerin demografik profili özellikle belirginleştirildi. Bazı videolarda mülteci nüfus “küçük çocuklu aileler” üzerinden sunulurken, diğerlerinde “genç erkekler” merkeze alındı. Böylece araştırmada, aynı mülteci grubuna ilişkin dört ayrı anlatı kombinasyonu oluşturuldu: insani dram ve aileler; insani dram ve genç erkekler; tehdit ve aileler; tehdit ve genç erkekler.

Bu dört video, anlatı çerçevesi ile mülteci profiline ilişkin vurguların kamuoyu üzerindeki etkilerini hem ayrı ayrı hem de birlikte ölçmeye imkân verdi. Buna ek olarak, katılımcıların bir bölümüne yalnızca mülteciler hakkında temel bilgilerin aktarıldığı, herhangi bir çerçeveleme unsuru içermeyen bir karşılaştırma videosu izletildi. Bu sayede araştırmacılar, framing etkilerini “sadece konuyla karşılaşma” etkisinden ayırmayı hedefledi. Bu deneysel düzenekle çalışma, mültecilere ilişkin tutumların yalnızca sunulan bilgilere değil, bu bilgilerin hangi çerçeve içinde aktarıldığına ve hangi mülteci profiliyle ilişkilendirildiğine bağlı olarak nasıl değiştiğini sistematik biçimde incelemeyi amaçladı.

İnsani Anlatılar Empati Uyandırıyor Ama Mülteci Kabulünü Artırmıyor

Bulgular, anlatı çerçevesinin kamuoyu tutumları üzerinde belirleyici olduğunu gösteriyor. İnsani koşullara odaklanan çerçeve, mültecilerin refahına yönelik kaygıları artırırken; tehdit odaklı çerçeve, özellikle kültürel uyumsuzluk endişelerini güçlendiriyor. Araştırmaya göre bu iki etki birbirini otomatik olarak dengelemiyor: İnsani framing tehdidi azaltmadığı gibi, tehdit framing’i de insani kaygıları tamamen ortadan kaldırmıyor.

Bu artan duyarlılık, somut bir politika tercihine de yansıyor: Katılımcıların Türkiye’deki mülteci kamplarına daha fazla mali destek sağlanmasını talep eden dilekçelere destek verme olasılığı belirgin biçimde yükseliyor. Araştırmaya göre insani anlatı, “yerinde yardım” olarak adlandırılan bu tür dış politika araçlarına verilen desteği güçlendiriyor.

Araştırma, framing’in politika tercihlerine etkisinin sınırlı ve seçici olduğunu ortaya koyuyor. İnsani çerçeveye sahip anlatılar, mültecilere “yerinde yardım” gibi dış politika araçlarına verilen desteği artırırken, mültecilerin Almanya’ya kabulü söz konusu olduğunda aynı etkiyi yaratmıyor. Buna karşılık, “genç erkek mülteci” vurgusunun öne çıktığı tehdit çerçevesi, kabul politikalarına verilen desteği hızla zayıflatıyor.

Tehdit Unsuru Olarak Algılanma ve “Genç Erkek Mülteci” Tipi

Tehdit odaklı anlatıların etkisi ise daha seçici. Araştırma, özellikle “genç erkek mülteci” vurgusunun kültürel tehdit algısını belirgin biçimde artırdığını ortaya koyuyor. Bu algı, mültecilerin Almanya’ya kabul edilmesine yönelik desteğin azalmasında en güçlü faktörlerden biri olarak öne çıkıyor.

Buna karşılık, kamuoyunda sıkça dile getirilen ekonomik tehdit algısı (mültecilerin iş piyasasında rekabet yaratacağı endişesi, konut piyasasındaki bedellerin artmasına yol açacağı) diğer tehdit türlerine kıyasla daha zayıf kalıyor. Katılımcılar, mültecileri ekonomik bir rakipten ziyade, kültürel uyum ve değerler açısından potansiyel bir sorun olarak görmeye daha yatkın.

Araştırmaya göre insani anlatılar tehdit algısını otomatik olarak azaltmıyor; tehdit vurgusu da insani kaygıları ortadan kaldırmıyor. Bu iki duygu, kamuoyunda aynı anda var olabiliyor ve farklı anlatılarla ayrı ayrı tetikleniyor.

Algılama Farkları Oluşturan Faktör: Doğu-Batı Almanya ve Sağ-Sol Eğilimler

Çalışma, Almanya’nın doğu ve batı eyaletleri arasında belirgin farklar da tespit ediyor. Batı Almanya’da yaşayan katılımcılar insani mesajlara daha olumlu tepki verirken, Doğu Almanya’da yaşayanlar aynı mesajlara daha sınırlı bir duyarlılık gösteriyor. Buna karşılık, tehdit odaklı anlatılar Doğu eyaletlerinde güvenlik ve kültürel kaygıları çok daha güçlü biçimde tetikliyor. Araştırmacılar, bu farkın yalnızca güncel göç tartışmalarıyla değil, Almanya’nın birleşmesinden bu yana süregelen tarihsel ve siyasal deneyimlerle de ilişkili olabileceğine dikkat çekiyor.

Bulgular, siyasi yönelimin de anlatıların etkisini şekillendirdiğini gösteriyor. Sol siyasi görüşleri daha fazla benimseyen katılımcılar insani anlatılara daha açıkken, sağcı eğilimlere sahip bireylerde aynı mesajların etkisi sınırlı kalıyor. İnsani vurgu, sağ seçmenlerde tehdit algısını anlamlı biçimde azaltmıyor. Bu durum, araştırmaya göre, mülteci politikalarına yönelik kamuoyu tutumlarının yalnızca bilgiyle değil, yerleşik siyasi ve ideolojik çerçevelerle de yakından bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

Kamuoyunda İki Ayrı Tepki: Dış Yardım ile Kabul Politikaları Arasındaki Ayrışma

Araştırmanın ana bulguları, Almanya’daki mülteci tartışmalarının tek boyutlu olmadığına işaret ediyor. Kamuoyu, insani sorumluluk duygusu ile tehdit algıları arasında sürekli bir denge arayışı içinde. İnsani anlatılar empatiyi ve -yerinde yapılan- dış yardıma desteği artırabiliyor; ancak bu empati her zaman daha açık kabul politikalarına dönüşmüyor. Buna karşılık, belirli mülteci profillerine odaklanan tehdit söylemleri, kabul politikalarına verilen desteği hızla zayıflatabiliyor.

Çalışma, Almanya’daki mülteci tartışmalarında kamuoyu tutumlarının yalnızca olgularla değil, bu olguların hangi anlatı çerçevesiyle sunulduğuyla şekillendiğini gösteriyor. İnsani ve tehdit odaklı framing’ler, aynı gerçekliğe bakan farklı kamuoyu tepkileri üretebiliyor. Ancak araştırma, framing’in her bağlamda ve her toplumsal kesimde aynı ölçüde etkili olmadığını; özellikle kabul politikaları söz konusu olduğunda bu etkinin belirgin sınırları bulunduğunu ortaya koyuyor. (P)

eyilmaz

Bochum Ruhr Üniversitesinde hukuk eğitimi gören Yılmaz, Perspektif'in yayın kurulu üyesidir.
Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler