Akademi

Uluslararası Hukuk: Kimsenin İtaat Etmediği Bu Kuralları Neden Öğretiyoruz?

Uluslararası hukukun kâğıt üzerinde evrensel, pratikte ise güçlüler için isteğe bağlı olduğu bir dünyada; saldırı, işgal ve soykırım artık “stratejik tercih” olarak tartışılıyor. Akademinin görevi hukuku yüceltmekten çok, neden sistemli biçimde ihlal edildiğini öğrencilere açıklamak olmalı.

Uluslararası Hukuk: Kimsenin İtaat Etmediği Bu Kuralları Neden Öğretiyoruz?
Fotoğraf: Valery Evlakhov - Shutterstock.

Uluslararası hukuku öğretmek hiçbir zaman kolay bir iş olmadı. Akademide bu alan, her zaman disiplinli bir idealizmle yürütüldü. Ancak özellikle “iyi huylu Amerikan hegemonyası” anlatısını reddedenler için bu uğraş, aynı zamanda mesleki bir dürüstlük sınavı anlamına geliyor. Kuralları anlatırken, dünyanın en güçlü devletlerinin bu kurallarla kendilerini bağlı hissetmediklerini -ve artık bunu gizleme gereği bile duymadıklarını- açıkça söylemek gerekiyor.

Başka Bir Ülkeye Saldıran ABD Nürnberg’de Yargıladığı Suçlardan Birini İşliyor

Bugünün tablosu bu açıdan öğretici. Donald Trump, yabancı bir toprağa -örneğin Grönland’a- yönelik tasarılarını antlaşma, referandum ya da herhangi bir hukuki süreç olmaksızın, doğrudan “ABD’nin çıkarları” gerekçesiyle ilan edebiliyor. Üstelik ikna işe yaramazsa güç kullanımının masada olduğunu da ekleyerek. Aynı şekilde, Venezuela topraklarından görevdeki bir devlet başkanının, Nicolás Maduro’nun zorla alıkonulmasını emredip, ardından ülkenin petrol kaynaklarının Amerikan çıkarlarına yönlendirileceğini alenen ifade edebiliyor.
Bu tür uygulamalar ABD dış politikasında yeni değil; fakat önceki yönetimler bunları normlar, zorunluluklar ya da “istisnacılık” diliyle örtmeye çalışıyordu. Trump ise bu örtüyü tamamen kaldırdı. 8 Ocak’ta The New York Times’a verdiği röportajda, kendisini uluslararası hukukla bağlı görmediğini, Amerikan gücünü sınırlayan tek şeyin kendi ahlaki sezgileri olduğunu açıkça dile getirdi.

Akademik dürüstlük, bu tabloyu adıyla anmayı gerektirir: Bu, açık bir tehdit ve fiilen gerçekleştirilmiş bir saldırı eylemidir. 1945-1946 yıllarında Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi tarafından “en üstün uluslararası suç” olarak tanımlanan klasik saldırı suçu. Bu ölçüte göre Trump, Lahey’de yargılanabilirlik açısından Vladimir Putin’den daha az sorumlu değildir; tıpkı Irak’ın işgali nedeniyle George W. Bush ve Tony Blair’in yargılanması gerekmesi gibi. Burada gri alan yoktur. Yorum farkı yoktur. Bu, süssüz ve gizlenmemiş bir zor kullanmadır.

Fayda-Maliyet Hesaplı Tutumlar, Hukuku Çiğnemeyi Meşrulaştırıyor

Buna rağmen ABD ana akım medyası ve yorum dünyası, bu eylemleri neredeyse hiçbir zaman uluslararası hukukun açık ihlali olarak adlandırmaz. Tartışma hukukun etrafından dolanır. Soru şudur: “Müttefikler bundan rahatsız olur mu? Bunu yapmak stratejik olarak akıllıca mı?” Hukuk, yerini teknik bir fayda-maliyet analizine bırakır. Hukukun stratejinin dipnotuna dönüştüğü yerde, hukuki düzen de aşınır.
Bu hoşgörü seçici biçimde dağıtılır. ABD ve Rusya gibi askerî gücü en yüksek aktörler, fiilen cezasız kalacaklarını bilerek güç kullanır. Amerikan saldırganlığı söz konusu olduğunda tepkiler genellikle sembolik ya da törenseldir. Hesap verebilirlik soyut bir ilke olarak kalır. Öğrencilere verilen mesaj nettir: Güç, dokunulmazlık üretir.

Bu durum en çıplak haliyle Gazze söz konusu olduğunda görülür. Soykırım meselesi, hukuki tanımlar ya da delil eşikleri üzerinden değil, siyasi izinler üzerinden tartışılır. ABD bu kelimenin kullanılmasını istemediğinde, kelime söylenemez hâle gelir. Dil dahi veto altındadır. Bu hukuk değildir; bu, itaat ve çıkarın hukuk kılığına sokulmuş hâlidir.

Avrupa hükûmetleri ise kendi güvenlik kaygılarıyla meşguldür ve Washington’un dünya tasavvuruna açık bir itiraz geliştirmekte isteksizdir. Bu temkin anlaşılabilir olabilir; ancak sessizlik meşru değildir. Ahlaki açıdan bakıldığında, Avrupa hâlâ sömürgeci geçmişinin yerçekiminden kurtulabilmiş değil. Filistinlilerin maruz kaldığı şiddet ile Ukraynalıların yaşadıkları arasındaki algı farkı; ölçekten değil, ırktan, yakınlıktan ve tarihsel rahatlıktan kaynaklanıyor.

Bu dengesizliği sürdürebilmek için gerçeklik ters yüz ediliyor. Siyonizmin sömürgeci kanadına ait bir yerleşim projesi “liberal demokrasi” olarak sunulurken; işgal, kendi kaderini tayin ve orantılılık ilkeleri sistematik biçimde esnetiliyor ya da yok sayılıyor. Kavramlar yeniden tanımlanıyor, şiddet yeniden sınıflandırılıyor, mağdurlar soyutlaştırılıyor.

Uluslararası Hukukun Evrensel Değil, Seçici Olduğunu Dürüstçe Kabul Etmeliyiz

Aynı kayıtsızlık, ABD’nin Birleşmiş Milletler Merkez Anlaşması’nı ihlal ederek bazı yetkililere vize vermemesinde de görülüyor. Bunlar teknik ihlaller değil; uluslararası sistemin işleyişini hedef alan doğrudan müdahalelerdir. Buna rağmen ciddi bir karşı duruş ortaya çıkmıyor.
Elbette mesele yalnızca güç kullanımıyla sınırlı değil. ABD, bir zamanlar mimarı olduğu küresel ticaret rejimini de tek taraflı adımlarla aşındırıyor. Ancak ticari ihlaller, asıl suçların yanında tali kalır. Saldırı, soykırım, apartheid ve insanlığa karşı suçlar, uluslararası hukukun zirve suçlarıdır. Buna rağmen pratikte verilen ders şudur: Bu suçlar güçlüler ya da onların müttefikleri tarafından işlendiğinde, sonuç doğmaz.

Uluslararası hukuk bugün bu zemin üzerinde öğretilmek zorunda. Öğrenciler saf değil. Evrensel olduğu iddia edilen kuralların nasıl seçici biçimde uygulandığını görüyorlar. Asıl mesele, hukukun bu kadar kolay ihlal edildiği bir dünyada neden hâlâ önemli olduğunu açıklayabilmek.
Bugün uluslararası hukuk, bir güç sınırı olmaktan çok, gücün sicil kaydı hâline gelmiş durumda. Onu dürüstçe öğretmek, sistemin hiçbir zaman imparatorlukları dizginlemek için tasarlanmadığını; yalnızca onların dilini inceltmeyi amaçladığını kabul etmeyi gerektiriyor. Bu karanlık bir sonuç olabilir. Ama sahte bir müfredattan daha değerlidir.

Uluslararası hukukun gerçek bir otorite kazanması, onu en sık ihlal edenlerin yaptığı hamasi hatırlatmalarla mümkün olmayacak. Bu, ancak hukukun; ittifaka, ırka ya da konjonktüre bağlı olmadığında ısrar edilirse mümkün olabilir. O zamana kadar uluslararası hukuku öğretmek, yalnızca hukukun ne söylediğini değil, neden bu kadar sık görmezden gelindiğini de anlatma çabası olmaya devam edecek.

NOT: Bu tercüme, Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı ile yapılmıştır. Metnin Middle East Monitor tarafından yayımlanan İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

Prof. Ziyad Motala

Ziyad Motala, Howard University Hukuk Fakültesinde hukuk profesörü olarak görev yapmaktadır. Uluslararası ve karşılaştırmalı hukuk alanlarında çalışan Motala, 1995’ten bu yana Güney Afrika’daki University of the Western Cape bünyesinde yürütülen Karşılaştırmalı ve Uluslararası Hukuk Programı’nın uzun süre direktörlüğünü üstlenmiştir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler