Dosya: "Emeklilik"

Bir Tersine Göç Hikâyesi: Türkiye’ye Emeklilik Göçü

Almanya’da çalışıp emekliliğinde Türkiye’ye dönen binlerce insan var. Peki emeklilikte “anavatana dönüş” gerçekten de bu kadar basit mi?

Bir Tersine Göç Hikâyesi: Türkiye’ye Emeklilik Göçü
Fotoğraf: Shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

Bizim ailede yurt dışına işçi göçüyle gitmiş yaşlılarından Türkiye’ye dönüşlerine dair çok duyduğum bir şey vardı: “Uçağın bagajında dönmektense vaktinde dönüp son nefesi anavatanda vermek.”

Özellikle birinci kuşak için çok önemli bir yer kaplayan bu “anavatanda ölme isteği” göçün kalıcılaşmasıyla birlikte diğer kuşaklarda nasıl tezahür ediyor bilmiyorum. Fakat emeklilikte anavatana dönüş kararını tetikleyen özellikle ekonomik temelli farklı rasyonel sebeplerin varlığı da artık bir gerçek.

Bugün Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli yaşlılarla konuştuğunuzda, sohbet er ya da geç aynı yere varıyor. Emeklilik. Kaç yıl çalıştıkları, hangi ülkeden maaş aldıkları, Türkiye’de borçlanıp borçlanmadıkları ve en sonunda da şu soru: “Dönecek misin?”

Bu basit gibi görünen sorunun arkasında yarım asrı aşan bir göç tarihi, parçalı bir sosyal güvenlik sistemi ve yaşlılıkla birlikte ağırlaşan geçim kaygıları var. İşçi göçünün doğası gereği Türkiye kökenli yaşlıların emeklilik tecrübesi, tek bir ülkenin sınırları içinde yaşanan bir süreç değil. Bu tecrübe, göçle başlayan ve zaman zaman tersine göçle sonuçlanan uzun bir hayat çizgisinin ürünü.

Avrupa’da Ağır İşler, Düşük Maaşlar ve Kırılgan Emeklilik

Türkiye’den Batı Avrupa’ya yönelen iş gücü göçü başladığında, bırakalım emekliliği, misafir işçilerin sosyal güvenlik hakları dahi gündemde değildi. 1960’lı yıllarda Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika ve Fransa gibi ülkelerle yapılan ikili iş gücü anlaşmaları, genç ve sağlıklı işçilerin sanayi sektöründe istihdam edilmesini hedefliyordu. Türkiye açısından bu göç, işsizlik baskısını azaltan ve döviz girdisi sağlayan geçici bir çözüm olarak görülüyordu.

Göç edenler de bu geçicilik fikrini paylaşıyordu. Genelde planlar birkaç yıl çalışmak, para biriktirmek ve dönmek üzerine yapılıyordu. Ancak Avrupa ülkelerinin kalıcı iş gücü ihtiyacı, aile birleşimi politikaları ve çocukların eğitim süreçleri, göçü yerleşikliğe dönüştürdü. “Bir yıl daha” denilerek ertelenen dönüş, on yıllara yayıldı.

Bu uzayan çalışma hayatı, Türkiye kökenli göçmenleri mukim ülkelerin sosyal güvenlik sistemlerine dâhil etti. Emeklilik için primler ödenmeye başlandı. Ancak bu katılım, çoğu zaman eşit şartlarda gerçekleşmedi. Göçün ilk yıllarında akıllara gelmeyen emeklilik temel bir gereksinim olarak karşımıza çıktı. Yerleşikleşme ile birlikte kısa sürede biraz birikim yapıp Türkiye’ye dönmeyi hedefleyen birinci kuşak dahi emekliliklerini mukim olunan ülkelerde geçirmeye başladı.

Türkiye kökenli göçmenlerin büyük bölümü sanayi, maden, inşaat ve temizlik gibi fiziksel olarak yıpratıcı sektörlerde çalıştı. Uzun çalışma saatleri, iş kazaları ve meslek hastalıkları, daha orta yaşlarda sağlık sorunlarına yol açtı. Çalışma hayatı kesintili geçti. İşsizlik dönemleri ve erken işten çıkarmalar, emeklilik primlerini doğrudan etkiledi.

Hukuken bakıldığında Almanya, Hollanda ya da Fransa’daki emeklilik sistemleri çoğu zaman göçmenleri dışlamıyordu. Ancak pratikte düşük ücretli ve güvencesiz çalışma, emeklilikte düşük maaşlara mahkûmiyet anlamına geldi. Birçok Türkiye kökenli emekli, “yıllarca çalıştım ama aldığım maaş bu mu?” sorusuyla karşı karşıya kaldı. Emekli maaşları ortalama nüfus gelirinin yüzde 60’ından daha az olan yaşlıların yoksulluk riski altında kabul edildiği 2011 yılında yapılan bir araştırmaya göre Almanya’da yabancı ülke vatandaşlığına sahip 65 yaş üstü göçmenlerin yüzde 41,5’i yoksulluk riski altındaydı. Bu oran bu grubun Alman akranlarında ise yüzde 13,3 seviyesinde seyrediyordu.

Kadınlar açısından tablo daha da çetrefilliydi. Uzun süre ev içi emekle sınırlı kalan ya da kayıt dışı çalışan kadınlar, emeklilik hakkı kazanamadı. Bazı ülkelerde çocuk bakım sürelerinin emekliliğe sayılması kadınlar için kısmi bir iyileşme sağladı. Ancak bu düzenlemeler, geçmişteki eşitsizlikleri telafi etmekten uzaktı.

Yurt Dışı Borçlanması ve Anavatanda Emeklilik Fikri

Türkiye’de yurt dışında yaşayan Türkiye kökenlilerin emekliliklerine yönelik sosyal güvenlik politikası, göçün kitlesel nitelik kazandığı 1960’lı yıllardan itibaren kademeli biçimde inşa edildi. Bu politikalar zaman içinde hem uluslararası hukuk hem de iç hukuk düzenlemeleriyle genişletildi. Türkiye’nin yurt dışındaki vatandaşlarına yönelik sosyal güvenlik politikaları başlarda temelde yurt dışında geçen çalışma sürelerinin sosyal güvenlik açısından tanınması ve bu nüfusun Türkiye ile bağının sürdürülmesi hedefi etrafında şekillenmişti.

Türkiye’den Batı Avrupa’ya iş gücü göçünün hızlandığı dönemde sosyal güvenlik alanındaki ilk adımlar, ikili sosyal güvenlik sözleşmeleri üzerinden atıldı. Almanya başta olmak üzere Avusturya, Hollanda, Fransa ve Belçika gibi ülkelerle imzalanan sözleşmeler, göçmen işçilerin emeklilik, malullük ve sağlık haklarının korunmasını amaçladı. Bu sözleşmelerle, sigortalılık sürelerinin birleştirilmesi ve emeklilik aylıklarının ülke sınırları dışına transfer edilebilmesi mümkün hale geldi.

Bu dönemde Türkiye’nin yaklaşımı daha çok yurt dışında çalışan vatandaşların ev sahibi ülkelerde kazandıkları hakların kaybolmamasına aracılık eden tamamlayıcı bir rol üstlenmek şeklindeydi. Emeklilik, büyük ölçüde göç edilen ülkenin sistemi içinde tanımlanmış, Türkiye ise bu sürecin hukuki ve idari koordinasyonunda yer almıştı.

Türkiye, yurt dışında çalışan vatandaşlarının sosyal güvenlik sisteminin tamamen dışında kalmaması için 1980’li yıllardan itibaren yurt dışı borçlanması mekanizmasını geliştirdi. 3201 sayılı Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun, bu politikanın temelini oluşturdu. Bu düzenleme sayesinde göçmenler, yurt dışında geçen çalışma sürelerini Türkiye’de borçlanarak emeklilik hakkı elde edebildi.

Yurt dışı borçlanma mekanizması özellikle kesin dönüş yapan ya da Türkiye’de de emeklilik güvencesi oluşturmak isteyen göçmenler için önemli bir araçtı. Bu bağlamda aslında yurt dışı borçlanması, bir yönüyle sosyal güvenlik kapsamını genişletirken diğer yönüyle maliyet temelli bir politika üretti. Borçlanma bedellerinin döviz üzerinden hesaplanması ve zaman içinde artan prim tutarları, düşük gelirli göçmenler için emekliliğe erişimi zorlaştıran bir unsur oldu.

Bu düzenleme, diaspora politikası açısından güçlü bir semboldü. Ancak uygulamada borçlanma, herkes için erişilebilir bir hak olmadı. Döviz üzerinden belirlenen borçlanma bedelleri, düşük gelirli emekliler için ciddi bir mali yük yarattı. Birçok kişi borçlanmayı hayal etti ama gerçekleştiremedi. Yurt dışı borçlanmalarına yönelik temel eleştiri, emekliliğin sosyal bir haktan çok ödeme gücüne bağlı bir ayrıcalığa dönüşmesine yönelik oldu.

Çifte Emeklilik Hayali ve Gerçekler

2000’li yıllarla birlikte Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırılması, diaspora emeklilik politikasını da etkiledi. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tek çatı altında toplanması, yurt dışı hizmetlerin değerlendirilmesinde kurumsal bir standartlaşma sağladı. Ancak bu süreç, aynı zamanda emeklilik koşullarının sıkılaştırıldığı bir döneme denk geldi.

Bu dönemde yurt dışı borçlanmasından yararlanarak emekli olanların Türkiye’de fiilen ikamet etme zorunluluğu gibi uygulamalar, devletin bu alanı denetlenen bir statü olarak gördüğünü ortaya koydu. Emeklilik aylığı bağlandıktan sonra yeniden yurt dışında çalışmanın aylık kesintisine yol açması, bu seçici yaklaşımın en somut örneklerinden biri oldu.
Bazı Türkiye kökenli göçmenler hem mukim ülkede hem Türkiye’de emekli oldu. İkili sosyal güvenlik sözleşmeleri, bu imkânı hukuken mümkün kıldı. Ancak pratikte süreç karmaşıktı. Türkiye’de emeklilik aylığı bağlandıktan sonra yurt dışında çalışmaya devam edenlerin maaşlarının kesilmesine yönelik eleştiri ve kaygılar seçim programlarına dahi giren bir vaadin kapısını araladı. Fakat verilen vaatler dışında devlet bu alanı sıkı biçimde denetlemeyi sürdürdü.

Bu durum, ulusötesi bir yaşam süren emekliler için ciddi belirsizlikler yarattı. Yazın Türkiye’de, kışın Avrupa’da yaşamak isteyenler, sosyal güvenlik sistemleri arasında sıkıştı. Emeklilik, sabit bir statü olmaktan çıktı, sürekli kontrol edilen bir duruma dönüştü.

Yaşlılık ve Geçim Sıkıntısı

Türkiye kökenli göçmenler için yaşlılık, bugün de çoğu zaman “artık çalışmadan yaşanacak” bir dönem olarak tahayyül edilemiyor. Özellikle emeklilikle birlikte ortaya çıkan maddi tablo insanların bu tarz beklentiler içerisine girmesinin önündeki en büyük engel. Uzun yıllar Avrupa’da çalışmış olmak beklenin aksine güvenli bir emeklilik anlamına gelmiyor. Aksine, göçmenlerin büyük bir bölümü düşük ücretli, fiziksel olarak yıpratıcı ve kesintili işlerde çalıştığı için emeklilik dönemine görece düşük aylıklarla giriyor. Yapılan çalışmalar, Türkiye kökenli emeklilerin önemli bir kısmının emekli maaşlarını “geçinmeye yeten ama gelecek için güven vermeyen” bir gelir olarak tanımladığını ortaya koyuyor. Bu kırılganlık hissi, yaşlılığın getirdiği sağlık sorunları ve artan bakım ihtiyacıyla birlikte daha da derinleşiyor.

Geçim sıkıntısı, Türkiye kökenli emekliler arasında homojen biçimde yaşanmıyor. Kadınlar, bu kırılganlığı daha yoğun hisseden grupların başında geliyor. Uzun süre ev içi emekle sınırlı kalmış, kayıt dışı çalışmış ya da eş üzerinden sosyal güvenlik hakkı elde etmiş kadınlar, yaşlılıkta düşük emekli maaşlarıyla ya da hiç emeklilik geliri olmadan yaşamlarını sürdürmek zorunda kalıyor. Özellikle yalnız yaşayan yaşlı kadın göçmenlerin yoksulluk riskinin belirgin biçimde yüksek olduğu görülüyor. Eşin vefatı ya da hane yapısının değişmesi, gelirin tek maaşa düşmesine yol açıyor ve göç bağlamında sınırlı olan sosyal destek ağları bu riski daha da artıyor.

Bu ekonomik baskı, emeklilikte tersine göç fikrini güçlendiren en önemli etkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Türkiye’de daha düşük yaşam maliyetleri, konut sahibi olma olasılığı ve aile desteğine yakın yaşama beklentisi, birçok emekli için daha “katlanabilir” bir yaşlılık vaadi sunuyor. Türkiye’ye kesin dönüş yapan emeklilerin önemli bir bölümü bu kararı doğrudan geçim sıkıntılarıyla ilişkilendirse de tersine göç, ekonomik kırılganlığı tamamen ortadan kaldırmıyor. Emekli maaşlarının döviz kuruna bağlı dalgalanması, sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar ve sosyal yardımlara ulaşmadaki güçlükler, yaşlıların geçim sorununu Türkiye bağlamında da sürdürüyor. Bu nedenle yaşlılık ve geçim sıkıntısı, tersine göçle de çözülemeyebiliyor, farklı bir mekânda yeniden müzakere edilen bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.

Ekonomik faktörler, sabit gelirle yaşamaya başlanan bu dönemde belirleyici olsa da, karar süreci bununla sınırlı değil. Sağlık hizmetlerine erişim, bakım ihtiyacının nasıl karşılanacağı, sosyal ilişkilerin sürekliliği ve gündelik yaşamın öngörülebilirliği, emeklilikte yer değiştirme kararlarını birlikte şekillendiren unsurlar arasında. Özellikle refah devleti düzenlemelerinin sunduğu haklar ile bireylerin bu haklardan fiilen yararlanabilme kapasiteleri arasındaki fark, emeklilikte hareketliliği tetikleyen önemli bir gerilim alanı.

Emeklilik Göçü ve Ulusötesi Yaşlanma

Emeklilik, birçok Türkiye kökenli göçmen için yalnızca çalışma hayatının sona erdiği bir eşik olmadı. Daha çok, yıllardır ertelenen bir sorunun daha yüksek sesle sorulmasına yol açtı. “Artık çalışmak zorunda değilsem, nerede yaşlanacağım?” sorusu, emeklilikle birlikte gündelik hayatın merkezine yerleşti. Ancak bu soru, tek cevabı olan basit bir tercih üretmedi.

Tersine göç, çoğu zaman ani ve kesin bir kopuş şeklinde gerçekleşmedi. Emeklilik sonrasında kalıcı/kesin dönüşten önce uzun bir geçiş dönemi yaşandı. Deneme dönüşleri, birkaç aylık Türkiye kalışları ve iki ülke arasında gidip gelmeler, bu sürecin en yaygın biçimleri oldu. Böylece dönüş, bir anda verilen nihai bir karar olmaktan çok, zamana yayılan bir müzakere süreci hâline geldi.

Bu müzakere sürecini belirleyen temel unsurlardan biri, aile ilişkilerinin coğrafi dağılımı oldu. Çocukların ve torunların Avrupa’da yaşamaya devam etmesi, Türkiye’ye kesin dönüş fikrini çoğu zaman zorlaştırdı. Buna karşılık, Türkiye’de kalan akrabalar, sosyal çevre ve “memlekette yaşlanma” fikri güçlü bir çekim yarattı. 2012 yılında akademik bir çalışma için Türkiye’ye dönen emeklilerle yapılan görüşmeler, bu ikili bağlılığın tersine göç kararını sürekli erteleyen ya da parçalı hâle getiren bir etki yarattığını ortaya koyuyordu. Birçok emekli için dönüş, tek yönlü bir hareketten ziyade yaşamın geri kalanına yayılan çift merkezli bir düzenlemeydi.

Bu hareketlilik literatürde “ulusötesi yaşlanma” kavramı ile karşılanıyor. Türkiye kökenli yaşlıların yaşlanma deneyimi tek bir ülkenin sınırları içinde değil, iki ülke arasında kurdukları pratikler üzerinden yaşanıyor. Yaz aylarını Türkiye’de geçirmek, sağlık kontrolleri ya da çocuklarla vakit geçirmek için Avrupa’ya dönmek, bu ulusötesi yaşlanma biçiminin en görünür örnekleri. Bu düzen, yaşlılara esneklik sağlasa da aynı zamanda belirsizliklere de sahip. Sağlık hizmetlerine hangi ülkede erişileceği, sosyal yardımlardan nerede yararlanılacağı ve uzun vadede bakım ihtiyacının nasıl karşılanacağı soruları sürekli olarak erteleniyor. Böylece emeklilikle birlikte başlayan tersine göç, huzurlu ve sakin bir yaşam periyodu yerine yaşlılığın belirsizlikleriyle iç içe geçen ve sürekli yeniden kurulan bir yaşam stratejisi olarak da karşımıza çıkabiliyor.

Tersine Göç ve Yeniden Uyum Sorunları

Türkiye’ye dönüş yapan emekli göçmenler için asıl zorluk, çoğu zaman dönüş kararının kendisinden sonra başlıyor. Uzun yıllar yurt dışında yaşamış olmak, Türkiye’de gündelik hayatın ritmine yeniden dâhil olmayı beklenenden daha karmaşık hâle getirebiliyor. Bürokratik işlemler, sosyal güvenlik kurumlarıyla kurulan ilişkiler ve sağlık hizmetlerine erişim, geri dönen emeklilerin en sık karşılaştığı sorunlar arasında. Emekliler özellikle sağlık hizmetlerinden yararlanma, emekli aylıklarının bağlanması ve farklı kurumlar arasında koordinasyon sağlama konularında ciddi belirsizlikler yaşıyorlar. Yurt dışında daha standart ve öngörülebilir bir idari yapıya alışmış olan emekliler için Türkiye’deki bürokratik süreçler, yeniden öğrenilmesi gereken ve çoğu zaman yorucu bir deneyime dönüşüyor.

Gündelik hayat pratikleri de yeniden uyum sürecinin önemli bir parçası. Uzun yıllar Avrupa’da yaşamış emekliler, Türkiye’deki sosyal ilişkilerde, kamusal alan kullanımında ve hatta zaman algısında bir yabancılık hissi yaşayabilir. Bu durum tersine göçün aktörü bireylerin “kendi ülkelerinde misafir gibi hissettiklerini” ifade ettikleri bir süreci beraberinde getirir. Komşuluk ilişkileri, akrabalık bağları ve gündelik etkileşimler, dönüşten önce idealize edilen sıcaklık ve yakınlığı her zaman sunmaz. Bu durum, geri dönüşü “eve dönüş”ten ziyade yeni bir yerleşme deneyimine yaklaştırır.

Psikolojik düzeyde ise daha derin ve kalıcı bir kırılma görüyoruz. Bazı çalışmalarda geri dönen birçok Türkiye kökenli emekli, Türkiye’de de kendini tam anlamıyla ait hissedemediğini dile getirmektedir. Zira göç deneyimi, aidiyet duygusunu tek bir mekâna sabitlemekten çıkarmış ve bireylerin kimlik algısını kalıcı biçimde dönüştürmüştür. Bu sebeple Avrupa artık tamamen “geride bırakılmış” bir yer değildir, Türkiye ise uzun yıllar sonra dönülen ve değişmiş bir toplumsal bağlama sahip bir ülke olarak algılanır. Bu ikili yabancılık hâli, geri dönen emeklilerin ruhsal iyilik hâlini ve sosyal ilişkilerini doğrudan etkiler.

Bu nedenle geri dönüş ve yeniden uyum süreci, tersine göçün son aşaması olarak görülse de aslında yeni bir müzakere alanıdır. Ulusötesi yaşlanma kavramının da ifade ettiği gibi bazı emekliler kesin dönüşten sonra bile Avrupa ile bağlarını koparmamaya çalışır ve gerektiğinde yeniden hareket etmeyi bir seçenek olarak açık tutar. Sağlık durumunun kötüleşmesi, yalnızlık hissinin artması ya da beklenen sosyal desteğin bulunamaması, geri dönüş kararını yeniden sorgulatabilir. Bu açıdan bakıldığında, emeklilik ile Türkiye’ye dönme isteği tamamlanmış bir süreç değildir. Özellikle yeniden uyum sorunlarıyla birlikte tersine göç sürekli yeniden değerlendirilen, kırılgan ve açık uçlu bir deneyim olarak karşımıza çıkar. Bu durum da yer yer tersine göç sürecinin dairesel bir göç hareketine dönüşmesine sebep olmaktadır.

Haydar Haluk Ceylan

Haydar Haluk Ceylan, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde Göç Politikaları ve Araştırma Yüksek Lisans programını Avrupa’dan Türkiye’ye yönelen geri dönüş göçlerini ele aldığı tez çalışması ile tamamlamasının ardından şu anda Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinde doktora eğitimine devam etmektedir. Ceylan, aynı zamanda Göç Araştırmaları Vakfı bünyesinde yer alan Türk Diasporası Araştırmaları Merkezi’nde çalışmalarını sürdürmektedir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler