Macron’un Ortak Borçlanma Önerisine Berlin Freni
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Avrupa Birliği’nin doların küresel hegemonyasına karşı eurobondlar aracılığıyla ortak borçlanma sistemine geçmesi yönündeki çağrısı Berlin’den ret yanıtı aldı. Almanya, yeni bir borçlanma mekanizması yerine verimlilik, bütçe reformu ve tek pazarın derinleştirilmesini savunurken, tartışma AB içinde ekonomik yön ve entegrasyon modeli konusundaki ayrışmayı yeniden görünür kıldı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Avrupa Birliği’nin eurobondlar (AB’nin ortak tahvil ihracı) yoluyla, üye ülkelerin birlikte borçlanacağı ve borcun ortak garanti edileceği kalıcı bir “Avrupa borcu” sistemine geçmesini önerdi. Bu çağrı, uzun süredir tartışılan “Avrupa’nın stratejik otonomisi” meselesini doğrudan finansal egemenlik başlığına taşıdı. Le Monde, Financial Times, Süddeutsche Zeitung ve El País’e verdiği kapsamlı söyleşide Macron, savunma ve güvenlikten yeşil dönüşüme, yapay zekâdan kuantum teknolojilerine kadar kritik sektörlerde büyük ölçekli yatırımların ancak Avrupa düzeyinde ortak finansmanla mümkün olabileceğini savundu.
Macron’a Göre Yeni Cephe: Finansal Egemenlik
Macron, bu çağrısını “AB’nin ortak borçlanma kapasitesi oluşturması” gerektiğini vurgularken aksi takdirde Avrupa’nın, stratejik sektörlerde küresel rekabetin dışında kalma ve “süpürülme” riskiyle karşı karşıya olduğunu savundu.
Ortak Avrupa borcu fikri uzun yıllar boyunca AB içinde tabu olarak görülmüş, özellikle Almanya ve Hollanda gibi “mali disiplin” yanlısı ülkeler tarafından kategorik biçimde reddedilmişti. Ancak son dönemde Birlik bu tür araçlara fiilen yönelmeye başladı: Covid sonrası toparlanma fonu kapsamında 750 milyar avroluk ortak borçlanma, savunma harcamaları için 150 milyar avroluk yeni paket ve Ukrayna’ya destek için 90 milyar avroluk finansman bunun örnekleri arasında yer alıyor.
Macron, Avrupa’nın yeşil ve dijital teknolojiler ile savunma ve güvenlik alanlarında ihtiyaç duyduğu kamu ve özel yatırım hacmini yıllık yaklaşık 1.200 milyar avro olarak hesaplıyor. Bu ölçekte bir finansmanın ulusal bütçelerle tek tek karşılanamayacağını savunan Macron, eurobondların aynı zamanda küresel piyasalarda “güvenli ve likit” bir Avrupa varlığı yaratabileceğini öne sürüyor.
Macron’un argümanı yalnızca ekonomik değil, jeopolitik bir çerçeveye dayanıyor. ABD’nin artık “otomatik güvenlik sağlayıcısı” olarak görülemeyeceğini, Rusya ile ucuz enerji döneminin Ukrayna savaşıyla sona erdiğini ve Çin’in Avrupa için giderek daha sert bir ekonomik rakibe dönüştüğünü dile getiren Macron, bu tabloyu “Avrupa için bir uyanış” çağrısıyla özetledi. Küresel piyasalarda dolar karşısında alternatif arayışının arttığını belirten Fransa Cumhurbaşkanı, Avrupa’nın hukuk devleti ve demokratik yapısıyla yatırımcılar için güvenli bir liman olabileceğini, bu nedenle “Avrupa borcu”nun stratejik bir fırsat sunduğunu ifade etti.
Macron’un söyleminde dikkat çeken bir diğer unsur, ABD ile son dönemde yaşanan gerilimlere yapılan göndermeler oldu. Özellikle Grönland üzerinden yaşanan kriz ve ticari baskı ihtimalleri, Paris tarafından Avrupa’nın “kendi kararını kendi vermesi” gerektiğinin kanıtı olarak sunuluyor. Macron’a göre Avrupa, başkalarının kriz gündemine tepki veren bir aktör olmaktan çıkıp, kendi ekonomik ve güvenlik mimarisini kurmak zorunda.
Berlin’in Net Tavrı: Borçlanma Değil Rekabetçilik
Ancak Macron’un eurobond önerisi Almanya’dan saatler içinde gelen sert bir yanıtla karşılandı. Politico‘ya konuşan Şansölye Friedrich Merz hükûmetine yakın kaynaklar, ortak borçlanma çağrısının yaklaşan liderler toplantısının gündemini dağıttığını savundu. Berlin’in pozisyonu net: Avrupa’nın temel sorunu yatırım eksikliği değil, verimlilik ve rekabetçilik açığı.
Alman tarafı, yeni bir ortak borçlanma mekanizmasının ancak 2028-2034 Çok Yıllı Mali Çerçeve müzakereleri kapsamında ele alınabileceğini, mevcut koşullarda ilave borç yükünün mali riskler doğuracağını belirtiyor. “Avrupa’nın aşırı borçlanmasının bir maliyeti vardır” ifadesi, Berlin’in mali disiplin hassasiyetini özetliyor. Berlin, ortak borçlanmanın mali disiplinli ülkelerin daha borçlu üyelerin riskini üstlenmesi anlamına geleceği görüşünde.
Merz hükümetinin öncelikleri arasında tek pazarın derinleştirilmesi, sınır ötesi hizmetlerin önündeki engellerin kaldırılması, daha hızlı serbest ticaret anlaşmaları ve bürokrasinin azaltılması yer alıyor. Berlin’e göre Avrupa’nın ABD ve Çin karşısındaki gerilemesinin nedeni finansman eksikliği değil, yapısal reformların yetersizliği. Bu yaklaşım, Macron’un kamu destekli, müdahaleci ve stratejik sektörleri sübvanse eden sanayi politikası anlayışıyla açık biçimde ayrışıyor.
Roma-Berlin Yakınlaşması ve “Made in Europe” Tartışması
Macron’un önerisinin AB içinde geniş bir destek bulamamasında, Almanya ile İtalya arasında son dönemde güçlenen siyasi yakınlaşma da etkili. Geçtiğimiz günlerde İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Avrupa sanayisinin güçlendirilmesi konusunda Paris ile benzer hedefler paylaşsa da, kapsamlı korumacı uygulamalara mesafeli durduğu haberlere yansımıştı. Berlin ve Roma hattı, “Made in Europe” yaklaşımının yatırım ortamını zayıflatabileceği ve küresel ticaret ortaklarını uzaklaştırabileceği görüşünde.
Baltık ülkeleri, Hollanda, İsveç ve Finlandiya gibi ekonomik olarak dışa açık üyeler de Avrupa tercihi uygulamalarının ters etki yaratabileceği uyarısını yapıyor. Bu ülkeler, Avrupa’nın en açık pazar olma niteliğinin korunması gerektiğini savunuyor.
Dolayısıyla AB içindeki ayrışma yalnızca borçlanma meselesiyle sınırlı değil. Tartışma, Avrupa’nın ekonomik modelinin nasıl şekilleneceği sorusuna uzanıyor: Daha korumacı ve stratejik bir sanayi politikası mı, yoksa açık pazar ve reform odaklı bir rekabetçilik stratejisi mi?
Konuşulan Bir Diğer Senaryo: “İki Vitesli Avrupa”
Macron’un eurobond çağrısının gölgesinde yeniden gündeme gelen bir diğer başlık ise “iki vitesli Avrupa” modeli. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, liderlere gönderdiği mektupta tüm 27 üye arasında uzlaşının hedef olduğunu vurgulamakla birlikte, gerekli durumlarda “güçlendirilmiş iş birliği” mekanizmasının devreye sokulabileceğini hatırlattı. Bu mekanizma, en az dokuz ülkenin belirli alanlarda daha hızlı entegrasyona gitmesine olanak tanıyor.
Uzmanlara göre savunma ve sanayi politikası gibi başlıklarda oy birliği gerekliliği, AB’nin hareket kabiliyetini zayıflatıyor. Euronews‘a konuşan Egmont Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünden Sven Biscop, Avrupa’nın savunma ve sanayi alanında çekirdek gruplarla ilerlemesinin daha gerçekçi olabileceğini savunuyor. Roma Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Katia Marchesi ise mevcut kurumların artan güvenlik tehditlerine cevap vermekte zorlandığını ve “gönüllü koalisyonların” kaçınılmaz hâle geldiğini belirtiyor.
Ancak Biscop’a göre bu modelin riskleri de tartışmaya açık. İki vitesli bir yapı, AB içinde merkez-çevre ayrımını derinleştirebilir ve siyasi bütünlüğü zayıflatabilir. Birlik projesinin temelinde yer alan ortak hukuk ve eşitlik ilkelerinin zarar görmesi ihtimali, bazı başkentlerde temkinli yaklaşımı güçlendiriyor.
Macron’un Planı: Reddedilen Bir Öneri mi, Kaçınılmaz Bir Tartışma mı?
Eurobond tartışması, kısa vadede bir mali araç meselesi gibi görünse de, 12 Şubat’taki liderler zirvesi öncesinde AB’nin nasıl bir entegrasyon modeli izleyeceği sorusunu da yeniden gündeme taşıdı. Paris’in daha iddialı mali entegrasyon çağrısı ile Berlin-Roma hattının reform ve mali disiplin vurgusu arasındaki ayrışma, önümüzdeki dönemde Avrupa’nın rekabetçilik stratejisinin hangi eksende şekilleneceğini belirleyecek başlıklardan biri olarak öne çıkıyor.
Brüksel’de rekabetçilik gündemiyle yapılacak liderler buluşması öncesinde yaşanan bu tartışma, AB içinde yalnızca bir finansman yöntemi değil, ekonomik yönelim meselesinin de masada olduğunu gösteriyor. Berlin, ortak borçlanma yerine tek pazarın derinleştirilmesi, serbest ticaret anlaşmalarının hızlandırılması ve bütçe reformlarının önceliklendirilmesi gerektiğini savunuyor. Merz hükümetine yakın kaynaklar, yeni fon arayışlarının mevcut bütçe yapısı reforme edilmeden gündeme gelmesini doğru bulmadıklarını açıkça ifade ediyor.
Paris cephesi ise savunma, sanayi ve yüksek teknoloji yatırımlarının ulusal bütçelerle sınırlı kalamayacağını ve Avrupa düzeyinde mali kapasite oluşturulması gerektiğini dile getiriyor. Macron’un söyleşilerinde altını çizdiği “Avrupa borcu” vurgusu, yalnızca yatırım finansmanı değil, aynı zamanda küresel finans sisteminde euroya daha güçlü bir rol kazandırma hedefiyle ilişkilendiriliyor. Fransız kaynaklar, bunun jeopolitik bir gereklilik olduğunu savunurken; Almanya ve İtalya’nın da aralarında bulunduğu ülkeler, borçlanma yerine rekabet gücünü artıracak yapısal reformlara odaklanılması gerektiğini belirtiyor.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “güçlendirilmiş iş birliği” mekanizmasına yaptığı atıf ise tartışmanın kurumsal boyutuna işaret ediyor. Bu mekanizma, tüm üyelerin uzlaşamadığı alanlarda en az dokuz ülkenin birlikte ilerlemesine imkân tanıyor. Egmont Enstitüsü’nden Sven Biscop ve Roma Uluslararası İlişkiler Enstitüsünden Katia Marchesi gibi uzmanlar, özellikle savunma ve sanayi politikalarında çekirdek grupların daha hızlı hareket edebileceğini savunuyor. Buna karşılık bazı diplomatik çevreler, böyle bir yöntemin AB içinde kalıcı ayrışmalara yol açabileceği uyarısında bulunuyor. (P/AA)