Almanya’da Kurumsal Irkçılık Araştırması Siyasi Gerilime Yol Açtı
Almanya’da kamu kurumlarındaki ırkçılığı inceleyen kapsamlı InRa Araştırması, sistemin işleyişine dair sarsıcı veriler ortaya koyarken, Federal Ayrımcılıkla Mücadele Sorumlusu Ferda Ataman, Federal İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt’i (CSU) sonuçları "hasır altı etmekle" suçladı. Ataman, devlet kurumlarında ırkçılığın münferit bir olay değil, yapısal bir kriz olduğunu vurgulayarak hükûmete acil eylem çağrısında bulundu.
Almanya’da kamu kurumlarındaki yapısal ve kurumsal ırkçılığı mercek altına alan en kapsamlı çalışmalardan biri olan “Kurumlar ve Irkçılık” (InRa-Studie) araştırmasının sonuçları açıklandı. Çalışmanın nihai bulguları Federal İçişleri Bakanlığı ile Federal Ayrımcılıkla Mücadele Dairesi arasında ciddi bir siyasi gerilime yol açtı. Federal Ayrımcılıkla Mücadele Sorumlusu Ferda Ataman, bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen ve bugüne kadar yapılmış en kapsamlı inceleme olan bu çalışmanın, Bakan Alexander Dobrindt (CSU) tarafından görmezden gelindiğini savundu.
Ataman, Berlin’de yaptığı açıklamada, Bakan Dobrindt’in raporun bulgularını “öylece hasır altı ettiğini” belirterek sert eleştirilerde bulundu. Araştırmanın kamuoyuna şeffaf bir şekilde sunulması gerekirken, bakanlığın internet sitesinde sadece iki adet “mesafeli ve bulguları hafifleten” açıklamayla sessizce geçiştirildiğine dikkat çeken Ataman, şunları söyledi:
“Bir demokrasi, vatandaşlarının kurumlarına duyduğu güvenle yaşar. Eğer toplumun bir kesimi yapısal olarak dezavantajlı duruma düşürüldüğünü hissediyorsa bu güven sarsılır. Bu çalışma aslında bir öz eleştiri ve şeffaflık iradesini yansıtıyor ancak bunun gerçekleşmesi için Federal hükûmetin de araştırmanın arkasında durması gerekir. Bakan Dobrindt, kendi bakanlığının talep ettiği bu devasa çalışma hakkındaki sessizliğini bozmalıdır.”
Almanya Müslümanlar Koordinasyon Konseyi (KRM) de bu eleştirileri destekleyerek, bakanlığın tutumunu kurumsal ırkçılığın aydınlatılmasına yönelik değil, siyasi hasar kontrolüne yönelik olarak nitelendirdi. KRM’ye göre, milyonlarca avro harcanarak yaptırılan bir araştırmanın sonuçlarını “istisna” olarak göstermek, mağdurların yaşadığı acıları ciddiye almamak anlamına geliyor.
Kamu Dairelerinde Müslümanlar Dezavantajlı
Almanya’da Federal Meclis kararıyla Federal İçişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen ve Toplumsal Uyum Araştırma Enstitüsü (Forschungsinstitut Gesellschaftlicher Zusammenhalt) tarafından koordine edilen bu çok boyutlu araştırma; polisten sağlık sistemine, eğitimden kamu yönetimine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Araştırma, ırkçılığın sadece bireysel ön yargılardan kaynaklanmadığını, aynı zamanda kurumların işleyiş biçimlerine, yerleşik rutinlerine ve yasal çerçevelerine sirayet ettiğini gözler önüne seriyor.
Araştırma ayrıca ırkçılığı sadece “aşırı sağcı bir ideolojiye bağlılık” olarak değil, belirli grupların sistematik olarak dezavantajlı duruma düşürüldüğü bir mekanizma olarak tanımlıyor. Araştırmanın temel tezi, Alman kurumlarındaki hiyerarşik yapılar ile “biz ve onlar” ayrımına dayanan çalışma kültürlerinin, ırkçı uygulamalara zemin hazırladığı yönünde.
Bulgular, kurumlardaki ırkçılığın en az toplumun genelindeki kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle Sinti ve Roman grupları, siyahi insanlar ve Müslümanlar, kamu dairelerinde kararlar alınırken sistematik olarak dezavantajlı duruma düşürülüyor.
Ferda Ataman: “Artık Münferit Vakalardan Bahsedemeyiz”
Araştırma bulgularını değerlendiren Federal Ayrımcılıkla Mücadele Komiseri Ferda Ataman, sonuçların Almanya’nın demokratik hukuk devleti kimliği açısından kritik bir uyarı niteliği taşıdığını vurguladı. Ataman, ırkçılığın toplumun kıyısında kalmış küçük bir grubun sorunu olmadığını, devletin en temel organlarında dahi hissedilen bir gerçeklik olduğunu ifade etti. Ataman, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“InRa Araştırması, ırkçılığın kurumlarımızda ne kadar derinlere kök saldığını ve insanların günlük yaşamlarını nasıl etkilediğini açıkça gösteriyor. Artık bu olayları ‘münferit vaka’ diyerek geçiştiremeyiz. Veriler, devletin her kademesinde yapısal bir değişim yapılması gerektiğini, aksi takdirde kamu kurumlarına olan güvenin onarılamaz biçimde sarsılacağını ortaya koyuyor. İnsanlar ten renkleri, kökenleri veya inançları nedeniyle devlet dairesinde veya karakolda farklı muamele görüyorsa, burada bir sistem hatası var demektir.”
Ataman’ın vurguladığı en önemli noktalardan biri, mevcut yasal koruma mekanizmalarının yetersizliği oldu. Genel Eşit Muamele Yasası’nın (AGG) kapsamının genişletilmesi gerektiğini savunan Ataman, kurumsal hesap verebilirliğin artırılmasının şart olduğunu belirtti.
KRM: “Dışlanma Gündelik Bir Gerçeklik”
Müslümanlar Koordinasyon Konseyi (KRM) Sözcüsü Ali Mete, araştırmanın Müslümanların yıllardır dile getirdiği “sistematik dışlanmayı” bilimsel olarak teyit ettiğini belirtti. Çalışmaya göre, Almanya’da yaşayan Müslümanların yüzde 80’i hayatlarında en az bir kez ayrımcılıkla karşılaştığını belirtirken, bu oranların kamu dairelerinde yüzde 40 ila yüzde 50 seviyelerine çıkması tablonun ağırlığını ortaya koyuyor. KRM, özellikle Müslümanların kamu dairelerinde, okul kayıtlarında veya polis kontrollerinde sistematik olarak ayrımcılığa maruz kaldığına dikkat çekti.
Ali Mete, yaptığı açıklamada şu değerlendirmelerde bulundu:
“Araştırma, ırkçılığın kurumlarımızda ne bir istisna ne de bir yan ürün olduğunu, aksine sistemin içine işlediğini teyit ediyor. Müslümanlar için bu bulgular maalesef acı bir gündelik gerçeklik. Devlet kurumlarında ırkçılık, sadece mağdurları yaralamakla kalmıyor, aynı zamanda hukuk devletine olan güveni de temelinden sarsıyor. Artık görmezden gelmek bir seçenek değildir; kurumsal ırkçılığa karşı net bir duruş sergilenmeli ve bu yapılar kararlılıkla tasfiye edilmeli.”
Mete, kurumların içindeki Müslüman karşıtı stereotiplerin de altını çizerek Alman kurumlarında “ezilen Müslüman kadın” veya “baskıcı Müslüman erkek” gibi kalıplaşmış yargıların yaygın olduğunu ve bu yargıların kamu görevlilerinin karar ve tutumlarını doğrudan etkilediğini söyledi. Mete, “Bu bir sistem hatasıdır ve görmezden gelinmesi sosyal barışı tehdit eder.” dedi.
KRM, bu sorunun çözümü için sadece söylem düzeyinde kalınmaması gerektiğini ifade ederken, kamu hizmetlerinde çalışanların ırkçılık karşıtı yetkinliklerinin artırılmasını ve bağımsız şikayet mercilerinin kurulmasını talep ediyor.
Sektörel Bulgular: Polisten Sağlık Sistemine Ayrımcılık
Araştırma, farklı kamu sektörlerindeki ırkçı pratikleri sistematik bir şekilde raporluyor. Özellikle emniyet güçleri, yargı ve sağlık hizmetleri gibi kritik alanlarda çarpıcı bulgular yer alıyor:
- Emniyet ve Polis: Araştırma, Almanya’da “Racial Profiling” (ırkçı fişleme) uygulamalarının sistematik bir sorun olmaya devam ettiğini gösteriyor. Polis teşkilatı içinde oluşan “korumacı kültürün”, hatalı davranışların raporlanmasını ve soruşturulmasını zorlaştırdığı belirtiliyor.
- Sağlık Sistemi: Almanya’da göçmen kökenli hastaların şikayetlerinin daha az ciddiye alındığı, teşhis ve tedavi süreçlerinde kültürel önyargıların belirleyici olduğu ifade ediliyor. Özellikle ağrı yönetimi süreçlerinde bu eşitsizlik daha belirgin hale geliyor.
- Eğitim ve Okullar: Araştırma, öğretmenlerin beklentilerinin öğrencinin kökenine göre şekillendiğini ortaya koyuyor. Aynı akademik başarıya sahip çocuklardan göçmen kökenli olanların, yüksek dereceli liseye (Gymnasium) yönlendirilme oranlarının daha düşük olduğu saptanıyor.
Uzman Görüşleri: Yapısal Dönüşümün Gerekliliği
InRa Araştırması’nın sonuçları üzerine değerlendirmede bulunan uzmanlar, sorunun çözümünün sadece “duyarlılık eğitimleri” ile sınırlı kalamayacağı görüşünde.
Araştırma ekibinde yer alan Dr. Cihan Sinanoğlu, kurumsal ırkçılığın, kişilerin kötü niyetli olmasından bağımsız olarak işleyen bir makine olduğunu belirtti. “Bir kurumun kuralları, işe alım süreçleri veya şikayet mekanizmaları belirli bir grubu dışlıyorsa, orada ırkçılık üretiliyor demektir.” diyen Sinanoğlu, InRa bulgularından hareketle kurumların kendi içindeki “norm” tanımlarını sorgulaması gerektiğini belirtti. Sinanoğlu açıklamasına şöyle devam etti: “Sorun sadece ‘ırkçı bireyler’ değil, bu bireylerin eylemlerine izin veren veya bu eylemleri görünmez kılan kurumsal kültür.”
Hukuki perspektiften bulguları değerlendiren Prof. Dr. Tobias Singelnstein ise devletin koruma yükümlülüğüne dikkat çekti. Polis ve yargı gibi yetkileri olan kurumlarda ırkçılığın doğrudan temel hakların ihlali anlamına geldiğini söyleyen Singelnstein, Almanya’da özellikle şikayet mekanizmalarının bağımsız olmamasının büyük bir engel olduğuna dikkat çekti. Singelnstein bu durumu şöyle açıkladı: “Eğer bir vatandaş, devlet görevlisi tarafından ayrımcılığa uğradığında yine aynı kuruma şikayette bulunmak zorundaysa, orada adalet tesis edilemez. Bağımsız denetim mekanizmaları, bu tablonun değişmesi için zorunluluk teşkil ediyor.”
Toplumsal ve Hukuki Etkiler ile Reform Beklentisi
Uzmanlara göre, araştırmanın sonuçları, Almanya’da sosyal barışın korunması için kurumsal bir paradigma değişimine ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. KRM ve diğer sivil toplum kuruluşları, ırkçılığa maruz kalan bireylerin kurumlara olan güveninin azalmasının, toplumsal yabancılaşmayı artırdığına dair uyarıda bulunuyor. Hukuki boyutta ise Ferda Ataman ve uzmanların ortaklaştığı nokta, Genel Eşit Muamele Yasası’nın (AGG) modernize edilmesi.
Reform önerileri arasında kamu görevlilerinin kusurlu davranışlarında devletin tazminat yükümlülüğünün netleştirilmesi ve sivil toplum kuruluşlarına “toplu dava açma hakkı” (Verbandsklagerecht) verilmesi gibi kritik maddeler yer alıyor. Uzmanlara göre, Ataman’ın Bakan Dobrindt’e yönelik eleştirileri, sorunun bilimsel bir rapor olmanın ötesinde bir “siyasi irade” meselesi olduğunu gösteriyor. Ataman’a göre, her beş başvurudan birinin devlet kurumlarındaki ayrımcılıkla ilgili olması, bu sorunun görmezden gelinmesinin demokratik meşruiyeti zedelediğinin en net kanıtı. (P)