ABD ve İsrail’in İran’a Saldırısı Dünyayı Türbülansa Sürükleyebilir
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, sürmekte olan diplomatik temasların ortasında yeni bir askeri safhaya işaret ediyor. Olası misillemeler, enerji hatları ve küresel güç dengeleri üzerinden krizin bölgesel sınırları aşabileceği değerlendiriliyor.
ABD ve İsrail, İran genelinde çok sayıda hedefe yönelik kapsamlı ve koordineli saldırılar başlattı; buna karşılık bölgede misilleme saldırıları gerçekleşti. Donald Trump bu adımlar öncesinde ne Kongre onayı almaya çalıştı ne de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi düzeyinde bir karar arayışına girdi. Üstelik saldırı, Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler sürerken geldi.
Olgular açık: Bu, hem ABD hukuku hem de uluslararası hukuk açısından yasa dışı bir savaştır.
Nükleer Anlaşmanın Eşiğinden Rejim Değişikliğine mi?
ABD Başkanı Trump defalarca İran’ın nükleer silah geliştirmesine izin verilemeyeceğini söyledi. Birleşmiş Milletler bünyesindeki nükleer denetim kurumu, İran’ın geçen yılki çatışmada vurulan kilit tesislere erişimi reddetmesi nedeniyle, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurup durdurmadığını doğrulayamadığını ve mevcut zenginleştirilmiş uranyum stokunun büyüklüğü ile bileşimini tespit edemediğini bildirdi.
Buna karşılık İran Dışişleri Bakanı Abbas Araghchi, son görüşme turunun ardından, yaptırımların hafifletilmesi karşılığında İran’ın nükleer programının sınırlandırılmasına yönelik bir anlaşma konusunda “iyi ilerleme” kaydedildiğini ifade etmişti.
Ancak ABD başkanının son açıklamalarına bakıldığında, hedefin bir nükleer anlaşmadan rejim değişikliğini dayatma girişimine kaydığı görülüyor.
— Donald J. Trump (@realDonaldTrump) February 28, 2026
Uzun Bir Müdahaleler Tarihinin Yeni Halkası
Bugün İran’ın çeşitli şehirlerine bombalar düşüyor; aileler saklanıyor, trajediler kaçınılmaz hale geliyor ve masum siviller zarar görüyor. Bu tablo, ABD ve İsrail sağının Orta Doğu’yu ve daha geniş Müslüman dünyayı silah zoruyla yeniden şekillendirme yönündeki uzun soluklu kampanyasının vardığı son noktadır.
Bu müdahale, ülkeyi istikrarsızlaştıran dış hamleler tarihinin yeni bir halkasıdır: 1941’de Britanya ve Sovyetler Birliği’nin Rıza Şah Pehlevi’yi devirmesinden, 1953’te CIA ve MI6’in İran’ın demokratik yollarla seçilmiş başbakanı Muhammed Musaddık’a karşı darbe organize etmesine kadar uzanan bir çizgi söz konusudur.
Saldırıların Bölgesel ve Küresel Sonuçları
Bu saldırının sonuçlarının hem bölge hem de dünya için ağır olması muhtemeldir. İran, şimdiden Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’deki ABD üslerini hedef alarak karşılık verdi; ilk can kaybı haberleri gelmeye başladı. İran’ın geri adım atması beklenmiyor. İslam Cumhuriyeti’nin bu gelişmeyi varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü açık.
Tahran’ın Yemen’deki Husiler, Irak’taki Haşdi Şaabi güçleri ve Lübnan’daki Hizbullah gibi bölgedeki müttefiklerine çağrıda bulunması beklenebilir. İsrail’in ve ABD’nin desteğiyle yürütülen iki yıllık saldırılar nedeniyle zayıflamış olsalar da, bu aktörlerin çatışmayı bölge geneline yayma kapasitesi bulunuyor.
İran, Rus donanmasıyla yaptığı son tatbikatlarda Hürmüz Boğazı’nı kapatma kapasitesine sahip olabileceğini de ima etti. Dünya petrolünün yaklaşık dörtte biri ve sıvılaştırılmış doğal gazın üçte biri bu boğazdan geçiyor. Böyle bir adım petrol fiyatlarını sıçratır, küresel ekonomiyi sarsar.
Medeniyetler Çatışması Anlatısı
Bu savaşın kültürel bir boyutu da var. İsrail ve ABD, saldırıları Ramazan ayında gerçekleştiriyor. Dünyanın dört bir yanında Müslümanlar oruç tutuyor. Milyarlarca insan için bu ay; maneviyatın, barışın ve dayanışmanın zamanı.
İranlı Müslümanların İsrail ve ABD bombalarıyla hayatını kaybettiğine dair görüntüler, “Yahudi-Hristiyan dünya ile İslam arasında bir medeniyetler çatışması” anlatısını güçlendirme riski taşıyor.
Avrupa başkentlerindeki Müslümanlar ve savaş karşıtı aktivistler, bu savaşı ABD ve İsrail’in açık bir saldırganlığı olarak görecektir. Küresel kamuoyunun, Trump ve Netanyahu’nun arzuladığı yönde kolayca şekillenmesi beklenmemelidir.
Moskova ve Pekin Ne Düşünüyor?
Bu noktada şu soru da sorulmalı: Moskova ve Pekin’deki liderler bu yasa dışı savaşı izlerken ne düşünüyor? Bunun Ukrayna ve Tayvan açısından anlamı ne olabilir?
Vladimir Putin ve Şi Cinping, İran hükümetiyle yakın ilişkilere sahip ve bu savaşı kınayacaklardır. Ancak aynı zamanda, askeri güç kullanarak kendi ajandalarını ilerletme konusunda cesaret bulmaları da mümkündür.
Derin Bir Küresel Kriz Riski
Trump ve Netanyahu’nun İran’a yönelik saldırısı, dünyayı derin bir krize sürükleme potansiyeline sahip. Daha fazla mülteci, daha fazla ekonomik türbülans, daha fazla travma, ölüm ve yıkım beklenebilir.
Bu aşamada tek umut, dünya liderleri arasında daha sağduyulu isimlerin öne çıkarak çatışmayı kontrol altına alması ve Trump ile Netanyahu’nun eylemlerini sınırlayabilmesidir.
Diplomasiye öncelik verilmelidir. Yasa dışı bir savaş başlatarak rejim değişikliğini zorlamak büyük bir akıl tutulmasıdır. İran daha fazla istikrarsızlaştırılırsa, yalnızca Orta Doğu değil, ötesi de tam bir kaosa sürüklenebilir. Bu noktadan sonra ise tüm dünya için sonucun ne olacağı tehlikeli biçimde belirsizdir.
NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 28 Şubat’ta The Conversation‘da yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.