Almanya’nın Unutturulmuş Soykırımı: Namibya Soykırımı
20. yüzyılın ilk soykırımı, 1904 ila 1907 arasında Almanya tarafından bugünkü Namibya’da işlendi. Herero nüfusunun yüzde 80’inin, Nama nüfusunun ise yüzde 50’sinin öldürüldüğü bu soykırımın etkileri, bugün de hâlâ sürüyor.
Soykırım tarihi, bir yandan soykırım tanımının tartışılması ile örülü bir sarmal, hukukun bir tür çıkmaz sokağı olarak resmediliyor. Sömürgeciliğin mümkün kıldığı “tarihîleşmiş” soykırımlar ise, 21. yüzyılın anlatıları içerisinde çoğunlukla kendilerine geçmişin karanlık bir sayfası olmanın ötesinde yer bulamayıp gözden yittiler. Şüphesiz sömürgeciliğin etkilerinin sürekliliğini görmezden gelmek ve sömürgeleri bir tür antik gereklilik gibi resmetmek bugün pek çok siyasi güç odağının ve servetinin kaynağı konusunda gerçek bir hesap vermek istemeyen devletlerin işine geliyor.
Oysa Namibia’da, yansımaları jenerasyonlar boyunca hissedilen soykırım, “gelenekselleşmiş” ve Avrupa merkezli üretilen bilginin görünmez kıldıklarını yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor. Bugün Gazze yıkımının canlı şahitleri olurken soykırım kavramının yetersizliğine dikkat çeken çevre-kırımı gibi eski-yeni kavramlar, aslında topraksızlaştırma ve soykırımsal şiddetin veçhelerine dair geçmişe doğru bir ışık tutuyor.
Almanya’nın Unutulmuş Soykırımının Tarihi
Holokost’tan yaklaşık 40 yıl önce, Alman yetkilileri, (bugün Namibia olan) Alman Güneybatı Afrikası’nda Ovaherero ve Nama halklarını öldürüp onlara işkence etmek için toplama kampları ve bilimsel deneyleri kullanmaya başlamıştı. Bu iki halkı Almanya’nın zulmüne hedef kılan, sömürgecilerin topraklarını ve hayvanlarını almasını reddetmeleriydi.
1904 ve 1907 arasında Alman askerî güçleri tarafından 65.000 Herero ve 10.000 Nama’nın katledilmesi, daha sonra “20. yüzyılın ilk soykırımı” olarak isimlendirilecekti. Bu katliamlarda Herero nüfusunun yaklaşık yüzde 70 ila 80’i, Nama nüfusunun ise yaklaşık yüzde 50’si öldürüldü veya yok edildi.
Almanya, o zamana kadar Herero, Nama, Damara, San ve Ovambo halklarının yaşadığı Alman Güneybatı Afrikası’nı 1884’te Berlin Konferansının ardından resmen sömürgeleştirdi.
Alman yönetimi, kısa sürede toprakları ve hayvanlı gasp ederek yerli halkları köleleştirdi. Bu arsız hırsızlığa karşı yerel halklar ile yönetim arasındaki gerilim tırmandı. 1904 yılında, Herero lideri olan Şef Samuel Maharero, Alman sömürgesine karşı büyük bir silahlı direnişin başını çekti. İlk günlerde hazırlıksız yakalanan Alman yerleşimcilerin 123’ünü öldürerek avantaj sağlayan direniş güçleri, takip eden aylarda modern silahlarla kuşanmış sömürgecilere karşı gücünü kaybetti.
Almanya’nın çok daha acımasız taktiklerle isyana karşı kesin bir zafer edinmek amacıyla gönderilen Korgeneral Lothar von Trotha, anlaşma görüşmelerini terk ederek Waterberg Savaşı olarak da bilinen katliamı gerçekleştirdi. Kaçmayı başaran çoğu Herero, Omaheke çölüne gitmişti.
Trotha komutasındaki Sömürge Koruma Kuvvetleri (Schutztruppe) bugün Botswana topraklarına denk gelen Britanya himayesindeki Bechuanaland’a gitmek için çölü aşmaya çalışan kadın ve çocukların peşine düştü. Binlerce Herero çölde vurularak, zehirlenmiş kuyulardan içerek veya açlık ve susuzluktan hayatını kaybetti.
Hayatta kalan Herero halkı toplama kamplarında ölüm oranlarının yüzde 47 ve yüzde 74 arasında değiştiği pislik, açlık, tıbbi deneyler ve zorunlu işçilik ile süren şartlarda hapis hayatı yaşadılar.
1905 yılına gelindiğinde güneydeki Nama halkı Alman yönetimine karşı ayaklanmalara katıldı. 2 yıl süren gerilla savaşı sonunda, Nama halkının sonu da Hererolarla aynı olacaktı.
Herero Topraklarının Almanlar Tarafından İlhakı
1840’ların başından itibaren Namibya’da kurulan Hristiyan misyon istasyonları, masa başında 40 yıl sonra resmîleşecek Avrupa devletlerinin Afrika’yı sömürgeleştirmek için ortak geliştirdiği stratejinin bölgedeki altyapısını oluşturmuştu. Alman İmparatorluğu su kaynakları ve tarım için en elverişli arazileri tespit etmenin peşine düşmüş; arazi ölçüm ekipleri, kâşifler ve misyonerler tarafından hazırlanan yazılı gözlemler ve görseller Alman yerleşimlerinin adresini belirlemede doğrudan etkili olmuştu.
Toprakların ele geçirilmesi ise çok yönlü bir operasyondu. 1896 ila 1897 yılları arasında sığır vebası sonrası sığırlarının neredeyse yüzde 90’ının telef olmasının ardından, Herero şefleri topraklarını satmaları için baskı gördü.
Toprak gaspı yerel halkın mülkiyet sistemini de yerle bir etti. Yerleşimci çiftçiler üzerinden özel mülkiyet sistemi kurularak yerli toplulukların geniş otlakları parçalandı. Buna ek olarak, soykırımda aktif rol alan askerlere ödül olarak 5000 hektar toprak veriliyor, yerleşimciler sembolik fiyatlara arazi edinebiliyordu. Sömürge yönetimi toprakların ilhakı ve yerleşimcilere sondaj baraj inşası gibi konularda destek için hatırı sayılır bir bütçe ayırmıştı.
Bu ele geçirmenin sonuçları sonraki nesiller tarafından hissedilecekti. Öyle ki bugün nüfusun yüzde 0,5’inden azını oluşturan, büyük ölçüde yerleşimcilerin torunlarından oluşan bir kesimin, tarıma elverişli arazilerin yüzde 70’inden fazlasını elinde bulundurduğu toprak rejimi bugün Namibya’daki tazminat tartışmalarının merkezinde durmaktadır.
Soykırımdan sağ kurtulan yerel halkın bir kısmı, Forensic Architecture Araştırma Raporu’na göre bu topraksızlaşma sürecinin sonunda “rezerv” ya da “anavatan” bölgelerinde, sınırlı ve toprakla ilişkilerinin koparıldığı hayatlara mecbur bırakıldılar. Bu sınırlı bölgeler, daha sonra Güney Afrika’ya hâkim olacak olan apartheid rejimi tarafından da benimsendi.
Sömürgeci Soykırımı Besleyen Bir “Platzgeist”
Aynı dönemde sömürgeci şiddetin hedefinde San olarak da bilinen, 200’ün üstünde etnik grubu kapsayan, paylaşım ideolojisine sahip, mülkiyet üzerinden kontrol edilmeye açık olmayan avcı-toplayıcı bir halk olan “Bushman”ler vardı.
1992 yılında antropolog Robert J. Gordon, bu grupla ilgili “The Bushman Myth and the Making of a Namibian Underclass” adlı kitabını yayımladı. Namibya’nın yerli halklarını ve Alman sömürgeciler tarafından nasıl avlanıp hizmetkâra dönüştürüldüklerini ele alan bu kitap, revize edilmiş yeni basımında “mekânın ruhu” anlamındaki Almanca “Platzgeist” kavramına dikkat çekiyordu.
Gordon’a göre dönemin Platzgeist’ı, yerel bilgiye sahip olmayan -çoğu eski asker- yetersiz yerleşimci çiftçilerin güvensizlik, korku, aşırı erkeklik duygusu ve ırkçı kibriyle örülmüştü. Bu hâkim ruh, cömert devlet desteği ve sübvansiyonlarla destekleniyordu.
Kontrolsüz bir kalabalık olarak görülen Bushmanler, 1911 ile 1913 yılları arasında yaklaşık 60.000 km²’lik bir alanı kapsayan 400’den fazla Bushmen karşıtı devriye faaliyeti kapsamında, Alman valisinin “direnç göstereni vur” emriyle “avlandı”. Bu avlar, 1915’te Güney Afrika’nın bölgeyi ele geçirmesine kadar devam etti.
Bushmen’ler bugün düşük vasıflı işlerde modern kölelik koşullarında, çoğunlukla Namibia’nın kuzeyinde çalışıyor. Hükûmet yardımları olsa da sosyal destek ödemeleri ve aşırı kalabalık yerleşim çiftliklerindeki devlet desteği, geniş arazilerde özgürce avcılık toplayıcılık yapan ve komşu halklarla bir arada yaşayan Bushmen’lerin geçmişini tamir etmediği gibi, geleceklerine de yatırım yapmıyor.
Turistik bakışın “otantik” ve el değmemiş abartılı Bushmen görselleri ve anlatıları ise soykırım tarihini silen birçok faktörün başında geliyor.
Çevre Adaletsizliği ve Waterberg Zulmü
Bugün Namibia’da süregelen soykırımın güncelliğini anlamak için, geçmiş can kayıpları ve sözlü tarihin ağırlığı kadar Sahra altı Afrika’da mülksüzleştirmenin uzun süreli çevresel etkilerini de iyi anlamamız gerek. Forensic Architecture’nin yeni tekniklerle ortaya çıkardığı “soykırımın adli mimarisi” bu açıdan önemli veriler ortaya koyuyor.
Sömürgecilerin arazi kullanım pratikleri, arazi bozulmasının göstergesi olan “çalı istilasının” önünü açtı. Böylece sömürgecilik, Ovaherero, Damara, Nama ve San gibi farklı toplulukların hayatlarını destekleyen ve doğa döngülerine uyumlu toprak ritmini kalıcı bir zarara uğrattı. Orta Namibia’da yaygın olan açık savana, geniş otlaklar ve çayırlık alanların arasına serpiştirilmiş büyük taçlı ağaçlarla örülüyken, çalı istilası toprağın ot tabakasının zarar görmesi ve kuraklığın etkilerinin artarak çölleşmenin ilerlemesine sebep oldu. Bu insan eliyle yaratılan iklim krizi, telafi edilemez türden bir çevre-kırımının katalizörü oldu.
Öte yandan yerleşimci çiftlikleri jenerasyonel çevre adaletsizliğinin tek boyutu değildi. Bugün Waterberg Platosu olarak bilinen Otjozondjupa, soykırım süreci boyunca hem kritik çatışmaların hem de mülksüzleştirmenin bir başka yöntemi oldu. Ovaherero halkının Otjozondjupa’ya geri dönmesi önce toprakların özelleştirilmesi yoluyla, daha sonra da 1972’de “doğa rezervi” olarak yeniden tanımlanması ile engellendi. Bugün yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi koruma gerekçesiyle oluşturulan bu gibi rezervler çalı istilasından en çok etkilenen bölgeler oldu. Rastlantısal olmayan bu durum, soykırımın temel mantığıyla da uyumludur.
Kaybedilen toprakların fotoğraflar, yerel anlatılar ve yeniden canlandırma metotları ile ölçeğinin anlaşılması ise, kayıpların tazmini açısından büyük önem taşıyor.
Almanya Soykırımı Tazmin Edebilir mi?
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Güneybatı Afrika üzerindeki kontrol -bugünkü Kamerun, Togo ve diğer sömürge topraklarıyla birlikte- rakip güçler tarafından Almanya’dan alındı.
Almanya’da 2021 yılına kadar Alman sömürgecilerinin soykırım işlediği resmen tanınmadı. Buna karşın 30 yıla yayılarak ödenmek üzere 1,1 milyar avroluk bir kalkınma yardımı teklif edildi. Bu gülünç teklifin hukuki metninde ise “tazminat” ya da “telafi” ifadelerine yer verilmedi.
O dönemde BBC’ye konuşan Ovaherero kökenli bir Swakopmund belediye meclis üyesi olan Uahimisa Kaapehi, “Bu yüzyılın şakasıydı. Biz topraklarımızı istiyoruz. Para hiçbir şey ifade etmiyor” dedi. Kaapehi, çiftliklerinin ve hayvanlarının yanı sıra servetlerinin de ellerinden alındığının altını çizmişti.
O tarihten bu yana iki ülke arasında, Almanya’nın resmî bir özür dilemesini ve toplam tutarın yaklaşık 50 milyon avro artırılmasını öngören bir taslak anlaşmaya varıldı.
Ancak birçok Ovaherero ve Nama aktivisti, bu anlaşmanın atalarının hatırasına bir hakaret olduğunu ve müzakere sürecinden adil olmayan biçimde dışlandıklarını belirtiyor. Ulusal bir anma günü ilan edilmesine ilişkin haberler de bazı çevrelerde kuşkuyla karşılandı. Topluluk temsilcileri, onarıcı adaletin hâlâ çok uzak olduğunu ifade ediyor.
Almanya’nın bugüne kadar tazminat ödemeyi reddetmesi ise ayrı bir ironi içeriyor. Birçok aktivist, Alman hükûmetinin bugün Almanca konuşan topluluğun elinde bulunan, kendi atalarına ait toprakları satın alarak Ovaherero ve Nama torunlarına iade etmesini talep ediyor. Soykırımdan önce Almanya, sömürgecilere karşı direnen Ovaherero ve Nama halkından kendi deyimiyle “tazminat” toplamıştı. Bu sömürge yağması, 12.000 sığırlık bir hayvan varlığı şeklinde olmuş ve Amerikalı tarihçi Thomas Craemer’a göre bugün 1,2 milyon ile 8,8 milyon dolar arasında bir değere tekabül ediyordu. Bu tazminata eklenmesi gereken miktarın yalnızca bir kısmıydı.
Afrika kıtasını geçmişten kalmış insanlardan oluşan eski bir yer, meselelerini eski meseleler, iklim krizi gibi krizlerini makus bir talih, halklarını da bu kadere mecbur homojen ve edilgen gruplar olarak gösteren pek çok temsil, bugün hakkını arayan Namibia halklarının soykırım sürecine ve hak edilmiş tazminatların ertelenmesine hizmet ediyor.
Bu halkların “el değmemiş”, “görülmemiş”, “duyulmamış” ve “unutulmuş” ızdırabı, belki de küresel kuzeyde yaşayan bizlerin gözleri ve kulakları için politik bir “yeniden kalibrasyonun” gerekliliğinin altını çiziyor. Zira Namibia’nın çalılaşmış savanaları bu hafızanın toprağa kazındığını, jenerasyonlar boyu sesini çıkaran aktivistlerin ise unutturulmayla karşı karşıya kaldığını bize açık bir şekilde anlatıyor.
Kaynaklar
- Gordon, R. (2018). The Bushman myth: the making of a Namibian underclass. Routledge.
- Forensic Architecture, The Environmental Continuum of Genocide in Namibia