Arap Ülkeleri

Hamaney Sonrası İran ve ABD-İsrail Savaşı: Orta Doğu Yeni Bir Eşikte mi?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları ile İran’ın Arap ülkelerindeki ABD üslerine misillemeleri, Orta Doğu’daki güç mücadelesini yeni bir aşamaya taşıdı. İran’da Ali Hamaney’in ölümüyle ortaya çıkan liderlik belirsizliği, tırmanmayı cephe hattının ötesine taşıyarak rejim içi dengeler ve bölgesel strateji açısından kritik bir kırılma yarattı. Bölge ülkeleri, caydırıcılık hesapları ile siyasi gelecek senaryolarının iç içe geçtiği kırılgan bir eşikte bulunuyor.

Hamaney Sonrası İran ve ABD-İsrail Savaşı: Orta Doğu Yeni Bir Eşikte mi?
İran'ın ABD-İsrail saldırılarına yönelik misilleme başlatmasının ardından İran, Bahreyn'in başkenti Manama'daki ABD Donanması'na bağlı 5. Filo'nun ana karargahına füze saldırısı düzenledi. Saldırı sonucu bölgeden dumanlar yükseldi. | Fotoğraf: Stringer - AA.

ABD ve İsrail’in İran’daki hedeflere yönelik son askerî operasyonları ile İran’ın buna karşılık Arap ülkelerindeki ABD askerî varlığına yönelen misillemeleri, Orta Doğu’daki güç mücadelesinin yeni bir eşiğe ulaştığını gösteriyor. Bu gelişmeler, uzun süredir vekil aktörler üzerinden yürütülen rekabetin artık daha doğrudan, daha görünür ve coğrafi olarak daha geniş bir çatışma alanına evrilme potansiyeli taşıdığını ortaya koyuyor.

Bu süreçte ortaya çıkan en kritik kırılmalardan biri ise İran siyasetinin merkezinde yer alan dinî lider Ali Hamaney’in ölümü ve bunun yarattığı liderlik belirsizliği oldu. Hamaney’in otoritesi yalnızca İran’ın iç siyasi mimarisinde değil, bölgesel stratejik yönelimlerinde de belirleyici bir rol oynuyordu. Bu nedenle söz konusu gelişme, askerî tırmanmanın ötesinde, rejim içi güç dengeleri ve bölgesel davranış kalıpları açısından da önemli sonuçlar doğurabilecek bir dönüm noktası niteliği taşıyor.

Hamaney’in Ardından: Liderlik Boşluğuna Rağmen Rejimin Kurumsal Sürekliliği

İran’ın siyasal sistemi, güçlü ideolojik kurumları ve yerleşik güvenlik bürokrasisi sayesinde kişisel liderlikten tamamen bağımsız olmasa da belirli bir kurumsal süreklilik kapasitesine sahiptir. Bu nedenle Hamaney sonrası dönemin ani ve köklü bir politika değişimine yol açmasından ziyade, mevcut stratejik çizginin farklı aktörler tarafından sürdürülmesi daha olası görünmektedir.

Bununla birlikte liderlik boşluğu, karar alma süreçlerini daha kolektif ama aynı zamanda daha rekabetçi bir yapıya dönüştürebilir. Bu durum, dış politikada zaman zaman daha sert ya da daha öngörülemez hamlelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Tarihsel örnekler, benzer dönemlerde rejimlerin dış tehdit algısını güçlendirerek iç konsolidasyonu artırma eğilimine girdiğini göstermektedir. Dolayısıyla mevcut kriz, İran açısından yalnızca dış politika değil, iç iktidar dengeleri bakımından da belirleyici olabilir.

İran’ın Misilleme Stratejisi: Caydırıcılık mı Mesaj mı?

İran’ın Arap ülkelerindeki ABD üslerini hedef alması, askerî açıdan maliyeti ve etkisi sınırlı olsa da sembolik değeri yüksek bir hamle olarak değerlendirilebilir. Bu tür misillemeler, doğrudan savaşı genişletmeden karşı tarafın maliyet algısını yükseltmeyi amaçlayan asimetrik bir caydırıcılık mantığına dayanır.

Aynı zamanda “dış saldırı” söylemi, rejim içindeki elit koalisyonunun bütünlüğünü güçlendirme ve kamuoyunda direniş anlatısını pekiştirme işlevi görebilir. Bununla birlikte İran’ın temel hedefi, doğrudan geniş çaplı bir savaşa girmeden caydırıcılık kapasitesini korumak ve bölgesel nüfuzunun tamamen zayıflamasını engellemektir.
Bu strateji üç düzeyde mesaj içermektedir:

  • İran’ın askeri kapasitesinin zarar görmediği ve yanıt verebildiği
  • ABD’nin bölgedeki varlığının risk altında olduğu
  • Bölgesel çatışmanın coğrafi olarak genişleyebileceği

Ancak bu yaklaşım, Arap ülkelerini çatışmanın istemeden de olsa tarafı hâline getirdiği için bölgesel istikrar açısından son derece kırılgan bir tablo yaratmaktadır.

Amerika’nın Stratejisi: Caydırıcılık ve Güç Gösterisi

ABD açısından son saldırıların temel amacı, İran’ın askerî kapasitesini sınırlandırmak ve bölgedeki müttefiklere güvenlik taahhüdünün sürdüğünü göstermektir. Washington’un yaklaşımı, doğrudan rejim değişiminden ziyade İran’ın bölgesel hareket alanını daraltmaya odaklanan sınırlı baskı politikasıyla uyumludur.

Bu çerçevede ABD’nin potansiyel kazanımları şu şekilde sıralanabilir:

  • Müttefiklerine verdiği güvenlik garantisinin pekişmesi
  • İran’ın askerî altyapısının zayıflatılması
  • Caydırıcılık kapasitesinin yeniden tesis edilmesi

Ancak bu kazanımlar, çatışmanın tırmanması hâlinde bölgesel istikrarın daha da bozulması riskiyle dengelenmektedir.

Buna ek olarak bazı uzmanlar, çatışmanın gidişatının ABD iç siyaseti açısından da sembolik bir önem taşıyabileceği yorumunu yapmaktadır. İran’la onlarca yıllık gerilimde belirleyici bir kırılma yaratılması, Trump’ın güçlü liderlik anlatısını pekiştirebilir. Bunun yanı sıra İran’daki olası iç istikrarsızlığın daha Batı’ya açık bir siyasi dönüşümü tetikleyebileceği beklentisi de dile getirilmektedir. Ayrıca İran enerji akışının hedef alınmasının, Çin’in İran petrolüne bağımlılığı üzerinden dolaylı bir jeoekonomik baskı unsuru oluşturabileceğine yönelik değerlendirmeler de yapılmaktadır.

İsrail Stratejisi: Önleyici Güvenlik Mantığı

İsrail’in yaklaşımı, uzun süredir benimsediği “önleyici güvenlik” doktrininin bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Bu doktrin, potansiyel tehditlerin erken aşamada etkisiz hâle getirilmesini öngörür. İran’ın askerî ve nükleer kapasitesine yönelik operasyonlar da bu çerçevede meşrulaştırılmaktadır.

İsrail açısından süreç, kısa vadede güvenlik risklerini azaltma ve caydırıcılığı güçlendirme fırsatı sunabilir. Ancak uzun vadede bölgesel gerilimin artması, güvenlik paradoksunu derinleştirme potansiyeline sahiptir; yani alınan önlemler yeni tehdit algılarını tetikleyebilir.

Buna ek olarak bazı gözlemciler, İsrail iç siyasetinin askerî kararların zamanlamasında rol oynadığını savunmaktadır. Başbakan Benjamin Netanyahu hakkında yıllardır süren yolsuzluk davalarının, özellikle güvenlik krizleri dönemlerinde ertelenmesi ve yargı sürecinin yavaşlaması, savaş ve tırmanma politikalarının iç siyasi hayatta kalma dinamikleriyle bağlantılı olabileceğine dair tartışmaları güçlendirmiştir.

Çatışmaların Arap Dünyası İçin Sonuçları: İstikrarın Kırılganlığı

Saldırı ve misilleme döngüsünün en somut etkileri Arap ülkelerinde hissedilmektedir. İran’ın ABD üslerini hedef alması, bu ülkeleri doğrudan savaşın tarafı olmasalar bile güvenlik risklerini paylaşan aktörlere dönüştürmektedir. Bu durum hava savunma kapasitesi tartışmalarını ve savunma harcamalarını artırırken, iç istikrar üzerinde de baskı oluşturmaktadır.

Öte yandan Körfez ekonomilerinin enerji ihracatına bağımlılığı nedeniyle güvenlik risklerindeki artış; sigorta maliyetlerinden yatırım ortamına kadar geniş bir alanda ekonomik belirsizlik üretmektedir.

Diplomatik düzeyde ise bölge devletleri, ABD ile güvenlik iş birliğini sürdürürken İran’la doğrudan çatışmadan kaçınma ihtiyacı arasında hassas bir denge kurmak zorunda kalmaktadır. Bu çok yönlü baskı, Orta Doğu’nun yeniden büyük güç rekabetinin sahası hâline geldiği algısını güçlendirmekte; bölge halkları açısından krizin en görünür sonucu ise güvenlik ve ekonomik kırılganlığın derinleşmesi olmaktadır.

Orta Doğu’daki Yeni Bir Bölgesel Denge Arayışı

28 Şubat’taki son saldırılar ve misilleme döngüsü, Orta Doğu’daki gerilimin artık “yönetilen kriz” olmaktan çıkarak daha yapısal bir tırmanma sürecine girdiğine işaret etmektedir. Hamaney’in ölümüyle ortaya çıkan liderlik belirsizliği, İran’ın dış politika davranışlarını daha sert ve daha öngörülemez kılma potansiyeli taşırken; İsrail ve ABD’nin askerî hamleleri de bölgesel güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren bir baskı üretmektedir. İran’ın Arap coğrafyasındaki ABD hedeflerine yönelen misillemeleri ise bölge ülkelerini, istemeden de olsa, çatışmanın güvenlik ve ekonomik maliyetlerini paylaşan aktörlere dönüştürmektedir.

Bu tablo aynı zamanda krizin yalnızca güvenlik dinamikleriyle değil, liderlerin siyasi hesaplarıyla da iç içe geçtiğini göstermektedir. İsrail’de Netanyahu hakkında yıllardır süren yolsuzluk davalarının güvenlik krizleri dönemlerinde geri plana itilmesi, askerî tırmanmanın iç siyasi hayatta kalma stratejisiyle bağlantılı olabileceğine dair tartışmaları güçlendirmektedir. Washington açısından ise çatışmanın gidişatı, İran’la onlarca yıllık düşmanlıkta belirleyici bir kırılma yaratılması hâlinde güçlü liderlik anlatısını pekiştirebilecek ve Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA – Ortak Kapsamlı Eylem Planı) dönemini gölgede bırakabilecek potansiyel bir dış politika başarısı olarak görülmektedir. İran’da artabilecek iç istikrarsızlığın daha Batı’ya açık bir siyasi dönüşümü tetikleyebileceği beklentisi de bu stratejik hesapların bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak mevcut kriz, kısa vadede net bir çözümden ziyade; birbirini besleyen güvenlik kaygıları, iç siyasi hesaplar ve jeopolitik rekabetin şekillendirdiği uzun süreli bir istikrarsızlık dönemine işaret etmektedir. Orta Doğu’nun önümüzdeki süreci, tek bir çatışmanın sonucundan çok, bu çok katmanlı güç mücadelesinin nasıl yönetileceğine bağlı olacaktır.

Büşra Öztürk

Londra Üniversitesi Hukuk bölümünden mezun olan Büşra Öztürk, Viyana Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde lisans ve yüksek lisansını tamamladı. İkinci yüksek lisansını aynı üniversitede iletişim alanında tamamlayan Öztürk, Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi (UNOV) Orta Doğu Masasında ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatında (AGİT) araştırmacı olarak çalıştı. Öztürk, şu anda da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansında (IAEA) Orta Doğu araştırmacısı olarak çalışmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler