Dosya: "Soykırım"

İlk Alman Soykırımı: Sömürgecilik ile Holokost Arasındaki İlişki

Almanya 20. yüzyılın başında Herero ve Nama soykırımını yaptı. Tarihçi Prof. Jürgen Zimmerer’e göre bu soykırım ile Nazilerin soykırımı arasında tarihsel bir süreklilik var. “Soykırım sömürgecidir” diyen Zimmerer’e göre Almanya’nın her iki soykırımı da Almanya’nın Avrupa sömürgeciliğine ayak uydurduğunun bir göstergesi.

İlk Alman Soykırımı: Sömürgecilik ile Holokost Arasındaki İlişki
Berlin'deki Holokost anıtı | Fotoğraf: shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

Almanlar sömürgecilikle yüzleşmekte zorlanıyor. Uzun süre üniversitelerde ve kamusal bilinçte büyük ölçüde görmezden gelinip unutulan sömürgecilik, son birkaç yıldır hatırlanmaya başlanmış olsa da çoğunlukla egzotikleştiriliyor ve sıradanlaştırılıyor.

Hegel’in Afrika’nın bir tarihe sahip olmadığına dair meşhur sözü hâlâ pek çok kişi tarafından en azından şu biçimde kabul ediliyor. “Afrika’nın bir tarihi varsa bile, bu tarihin bizim kendi tarihimiz açısından -ister Avrupa tarihi ister Alman tarihi olsun- hiçbir anlamı yok.” Her ne kadar Almanya’nın çeşitli yerlerinde Afrika, Asya, Latin Amerika ya da genel olarak Avrupa-dışı tarih için profesörlükler ve kürsüler kurulmuş olsa da, esasen ulusal tarih çerçevesinde tanımlanan ana kürsülerde Alman tarihine odaklanmayı sürdürmek böylece daha da kolaylaşmış durumda.

Oysa sömürgecilik, yani Avrupa’nın dünya geneline yayılması, son bin yılın dünya tarihini belirleyen en önemli gelişmelerden biri ve belki de yalnızca İslam’ın yaygınlaşmasıyla karşılaştırılabilecek bir olay. Buna rağmen pek çok kişi sömürgeciliği hâlâ tarihin tali bir olayı gibi ele alıyor ve gönül rahatlığıyla bazı kurumsal “egzotiklere” bırakılabilecek bir konu olarak görüyor.

Avrupa sömürgeciliğinin tarihi, hem küresel bir tarih hem de küreselleşme tarihi. Küresel tarih hiçbir kıtayı dışarıda bırakmaz ve hiçbirine a priori seçilmiş bir ayrıcalıklı konum atfetmez. Bu açıdan Avrupa’ya özel bir statü tanıyan ve Avrupa-Avrupa dışı ayrımıyla kendini gösteren bilimsel açıdan verimsiz ve Avrupamerkezci varsayımın aşılması, benim yaklaşımımın ana hedeflerinden birisi.

Avrupa Sömürgeciliği Hem Köleleştirdi Hem de Eğitti

Sömürgecilik ne Pizarro ya da Lothar von Trotha gibi belirli vahşet örneklerinin ve suç figürlerinin art arda sıralanmasıyla siyah-beyaz bir korku hikâyesine indirgenebilir, ne de bazı aydınlık şahsiyetlere ya da hayırlı gelişmelere işaret edilerek bir kurtuluş tarihine dönüştürülebilir. Hele ki sömürgeciliği yalnızca bir kurtuluş tarihi olarak değerlendirmek hiç doğru değildir: Özellikle de eski sömürgeci güçlerin, Avrupa-dışı imparatorluklarını meşrulaştırmak için kapı kapanmadan hemen önce çaresizce yerine getirmeye çalıştıklarını iddia ettikleri “medenileştirme misyonu” vaadi dikkate alındığında…

Peki sömürgecilik aslında nedir? Wolfgang Reinhard, sömürgeciliği “bir gelişmişlik farkının istismarı üzerine kurulu bir egemenlik ilişkisi” olarak tanımladığında yerinde bir tanım yapmıştır. Her ne kadar ben “gelişme” kavramını sorunlaştırmadan kullanmak istemesem de, onu bir yandan idari ve silah teknolojisi açısından üstünlük olarak teknokratik biçimde anladığımızda ve gelişmişlik farkını “varsayılan” bir fark olarak, yani sömürgecinin kendini -kültürel olarak bile olsa- üstün hissetmesi olarak yorumladığımızda, bu tanım inandırıcılığını yitirmez.

Postkolonyal yaklaşımdan beslenen bir diğer tanım ise sömürgeciliği ikili (binary) bir temele dayanan her türlü egemenlik ilişkisi olarak görür. Hangi tanıma eğilimli olunursa olunsun, modern araştırmalarda sömürgeciliğin yalnızca resmî sömürgeci yönetimle sınırlanamayacağı konusunda görüş birliği vardır.

Yerleşimci Sömürgecilik ve Soykırım İlişkisi

Küresel tarih son yıllarda birçok farklı bakış açılarından yazılıyor. Ancak bana göre kitlesel şiddetin tarihi, özellikle de etnik temizlik ve soykırım, bu bağlamda tuhaf biçimde ihmal ediliyor. Teorik düzeyi yüksek tartışmalar özellikle Avustralya ve Kuzey Amerika üzerine ve bu bağlamda yürütülüyor. 20. yüzyılın ilk soykırımı tartışması da işte bu çerçevede yer alıyor. Avustralya, Kuzey Amerika ve Güneybatı Afrika’daki soykırımsal olaylara bakıldığında, üzerinde düşünmeye değer paralellikler ve yapısal benzerlikler göze çarpıyor.

Yerleşimci sömürgecilik -söz konusu üç örnekte de karşı karşıya olduğumuz durum budur- dışarıdan gelen bir nüfusun belirlediği esaslara göre geniş toprakların kontrol altına alınması ve demografik olarak yeniden düzenlenmesi girişimiydi. Bu, zorunlu olarak nüfusun etnik temelde hiyerarşikleştirilmesine dayanıyordu. Hem istilanın hem de yabancı kıtaların işgalinin motivasyonu ve meşruiyeti, insanların yönetmeye muktedir “üst” ırklar ve onlara tâbi “alt” ırklar olarak sınıflandırılmasına dayanıyordu.

Sömürgecilik tarihinde açık bir yağma ya da “medenileştirme misyonu” gerekçesi fark etmeksizin, yerli halkın eşit olarak kabul edildiği bir örnek neredeyse yoktur. Aksine neredeyse her yerde bir aşağılamayla karşılaşılır. Devasa toprak gaspı ve sömürüyü başka türlü meşrulaştırmak zaten mümkün değildi. Hiyerarşinin en alt basamağında ise çoğu zaman sözde “yok olmaya mahkûm” gruplar tasavvur edilirdi. Onların yok oluşuna yardım etmek, aslında olduğu gibi acımasız bir kitlesel yağma ve cinayet değil, âdeta dünya tarihinin bir görevi gibi görülürdü.

Bu nedenle yerleşimci sömürgecilikte soykırımsal şiddet özellikle sık görülür: “Soykırımın iki aşaması vardır: Birincisi, ezilen grubun ulusal yapısının yok edilmesi; ikincisi ise ezen grubun ulusal yapısının dayatılmasıdır. Bu dayatma, yerinde kalmasına izin verilen ezilen nüfus üzerinde uygulanabileceği gibi, nüfusun ortadan kaldırılmasından ve bölgenin ezen grubun kendi yurttaşları tarafından kolonize edilmesinden sonra yalnızca toprak üzerinde de uygulanabilir.” İşte yerleşimci sömürgecilik tam olarak budur: Mevcut olan bastırılır ya da tamamen ortadan kaldırılır ve ardından yenisiyle değiştirilir.

Bu durumda soykırım kavramının sömürgeciliğe uygulanıp uygulanamayacağı sorusu bana göre gereksiz hâle gelir. Soykırım sömürgecidir. Bu durum, soykırımın yukarıdaki tanımını yapan kişinin hiç de sıradan biri olmamasıyla da kanıtlanır: Bu tanımı yapan, Polonyalı-Yahudi hukukçu ve soykırım kavramının mucidi Raphael Lemkin’dir. Alıntı, onun Nazi işgal politikasına ilişkin temel analizi olan “Axis Rule in Occupied Europe” adlı eserinden gelmektedir. Böylece soykırım kavramının hem sömürgecilik hem de Nasyonal Sosyalist suçlar için kullanılıp kullanılamayacağı sorusu da cevaplanmış olur: Lemkin bu kavramı her iki olguya da bakarak geliştirmiştir. Kendisi soykırım tarihine dair çalışmasında Herero’dan da söz etmiştir.

Almanya’nın Sömürgeci Savaşı ve Herero-Nama Soykırımı

Peki Namibya’daki Alman sömürgeci savaşı, bu küresel soykırım tarihinde nasıl bir rol oynamaktadır? Sömürgeci soykırımların Nasyonal Sosyalist soykırımlarla özdeşleştirilemeyeceğini söylemek basittir. Uygulama biçimleri ve kurban seçimleri bakımından tamamen farklıdırlar. Zaten hiçbir iki tarihsel olay birebir eşitlenemez. Ancak tarihsel olaylar karşılaştırılmalıdır. Çünkü mantıksal karşılaştırma olmaksızın her birinin özgüllüğü de saptanamaz. Karşılaştırmalı soykırım araştırmaları tam da bunu yaparlar.

Eğer Nasyonal Sosyalist fetih ve yok etme programını, ırk ve mekân kavramlarına dayanan derin bir kolonyal proje olarak kavrarsak, tarihsel olarak bariz farklılıkları göz ardı etmeden bağlantıları nasıl ele alacağımız sorusu ortaya çıkar. Soykırım düşüncesinin bir soyağacı vardır. Bu soyağacı yerleşimci sömürgecilik üzerinden Nasyonal Sosyalizme izlenebilir. Amerika, Avustralya ve Afrika’daki yerleşim alanı arayışı, Üçüncü Reich döneminde Doğu Avrupa’daki “Lebensraum” (yaşam alanı) kavramıyla işlevsel olarak eşdeğerdir. Şiddetin biçimleri ve pratikleri bakımından ise, Avrupa devletinin tarihsel gelişmişlik düzeyine bağlı olarak şiddetin giderek daha geniş ölçekli ve bürokratik biçimde uygulandığı gözlemlenebilir.

Bu tarihsel bir gelişimdir; kökenlere ve öncüllere işaret eden bir soyağacıdır. Ancak tarihsel kaçınılmazlık karakteri taşıyan nedensellik ya da tek çizgisel bir süreklilik iddiası değildir. Bu soyağacı içinde Herero ve Nama’ya karşı yürütülen savaş özel bir öneme sahiptir; çünkü burada dört yıl süren koordineli bir eylem, gerçek bir savaş söz konusudur. Ayrıca bu savaş, soykırımsal katliamı, etnik temizliği ve kamplarda ihmal yoluyla yok etmeyi birleştirmiştir.

Bunlar II. Dünya Savaşı sırasında da tekrar karşılaşacağımız olgulardır. İlk Alman soykırımında soykırım olgusu Alman tarihine ilk kez girmiştir. Üstelik bu soykırım gizlenmemiş, aksine son derece popüler olmuştur. Gustav Frenssen’in macera kitabı “Peter Moors Fahrt nach Südwest”, II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar en başarılı gençlik kitabıdır. Bu eserde soykırım, Herero’nun “kültürel başarıdan yoksun oluşuyla” açıkça gerekçelendirilir. Herero toplumunun kuyular kazmadıkları ve evler inşa etmedikleri, dolayısıyla yok oluşu hak ettikleri ileri sürülür.

Sömürge ve Soykırım Tarihinde Nasyonal Sosyalizm

Yok edici retorik her zaman var olmuştur; ancak Herero ve Nama örneğinde bu retorik pratiğe de geçirilmiştir. Eğer tabu ihlalinin yalnızca yok etmekten söz etmek değil, bunu kamplarda ve katliamlarda fiilen uygulamak olduğunu kabul edersek, bu ihlalin sömürgelerde gerçekleştiğini görürüz.

Alman Güneybatı Afrikası bana göre sömürgeci şiddet ve yok etme tarihi ile Alman tarihi ve nihayetinde Nasyonal Sosyalizm arasındaki bağlantı halkasıdır. Ancak yalnızca cinayet politikası açısından değil, aynı zamanda ilk Alman ırk devleti deneyinin sahnesi olması bakımından da önemlidir. Her ikisi de radikal bir sömürgeciliğin ifadesidir ve Almanya’nın bu alanda Avrupa sömürgeciliğine ayak uydurduğunu gösterir. Bu radikallik büyük ölçüde “yetişme” ve diğerlerinden daha “iyi” yapma çabasından kaynaklanmıştır. Bu anlamda Nasyonal Sosyalizm’in işgal ve sömürü planlarının ikinci bir girişim olduğunu söyleyebiliriz.

Bu tez sık sık, diğer Avrupa devletlerinin sömürgecilikle daha da sert deneyimler yaşamış olmalarına rağmen Üçüncü Reich’inkine benzer suçlar işlemedikleri yönündeki itirazla karalanır. Bu itiraz bir yandan süreklilik ile nedenselliği karıştırmaktadır. Öte yandan Almanya’da Nasyonal Sosyalistlerin nasıl iktidara gelebildiği sorusuyla, suçların nasıl uygulandığı ve neden bu denli geniş bir onay bulduğu sorusu arasındaki önemli ayrımı gözden kaçırmaktadır. Postkolonyal yaklaşım, Nasyonal Sosyalistlerin Almanya’da neden iktidara geldiğini açıklamaz. Zaten böyle bir iddiası da yoktur. Sömürgecilikle yeni bir girişim yapma kararı alındıktan sonra hangi örnek ve esin kaynaklarına başvurabildiklerini sorgular.

Her şeyden önce postkolonyal yaklaşım, Nasyonal Sosyalist suçları kolonyalizm ve soykırım tarihine yerleştirir. Onları kuşkusuz son derece radikalleşmiş bir biçim olarak dünya tarihinden bir olgunun, yani yerleşimci sömürgeciliğin ve onun içkin şiddet potansiyelinin bir tezahürü olarak anlar. Bu şiddet potansiyelinin en radikal biçimini inceleme dışı bırakarak küresel tarih açısından anlamak mümkün değildir. Aynı şekilde, geleneksel olarak sömürgeci kabul edilen soykırımlara da Nasyonal Sosyalist soykırımlara da başvurmadan küresel bir soykırım tarihi yazılamaz. Ruanda, Holokost’tan sonra da her iki unsurdan öğeler içeren soykırımların meydana gelebileceğini göstermiştir.

Not: Bu yazı, “Kolonializm ve Nasyonal Sosyalizm – (Süreklilikler ve) Kopuşlar Üzerine Tartışma” başlıklı paneldeki sunumun özetidir.

Prof. Jürgen Zimmerer

Alman tarihçi ve Afrika uzmanı olan Prof. Jürgen Zimmerer, Hamburg Üniversitesinde, şehrin postkolonyal mirasıyla ilgili araştırmalar yapmaktadır. Zimmerer, Almanya’nın bugünkü Namibia’daki sömürgeci soykırımları ile Holokost arasında tarihsel bir süreklilik olduğu tezine sahiptir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler