Martin Shaw: “Batı’nın Sorunu, Soykırıma Aktif Olarak Yardım Etmesi”
Soykırımın yalnızca hukuki bir terim değil, yaşayan siyasi bir süreç olduğunu savunan, küresel siyaset, savaş ve soykırım alanlarında uzman sosyolog Martin Shaw ile son kitabı “The New Age of Genocide” (Yeni Soykırım Çağı) ekseninde, Batı’nın müdahalesizlikten aktif suç ortaklığına evrilen yeni tutumunu ve Gazze’de somutlaşan “ultra-modern” soykırım modelini konuştuk.
The New Age of Genocide (Soykırımın Yeni Çağı) adlı son kitabınızda soykırım tanımlarının geçirdiği evrimi ele alıyorsunuz. Günümüz çatışmaları bağlamında bu tanımlar nasıl bir değişim geçirdi ve bu durum siyasi şiddetin bugünkü doğasına dair bize ne söylüyor?
Soykırım kavramı, Raphael Lemkin tarafından 1944’te ilk kez ortaya atıldığından ve özellikle dört yıl sonra Soykırım Sözleşmesi’ne dahil edildiğinden beri hep bir tartışma ve belirsizlik odağı oldu. Sözleşme, faillerden hesap sormak için güçlü bir araç olsa da içindeki tanım aslında siyasi bir uzlaşmanın ürünüydü. Bu da beraberinde bazı muğlaklıklar getirdi.
Örneğin, fiziksel yıkımın ne ölçüde soykırım sayılacağı meselesi bugün bile algımızı etkilemeye devam ediyor. Ancak İsrail’in Gazze’deki soykırımı, dikkatleri yeniden bu kavrama odakladı. Artık soykırımın, insan topluluklarının kasıtlı olarak yok edilmesine yönelik farklı yöntemleri de içeren geniş bir siyasi şiddet kategorisi olduğunun daha iyi anlaşıldığını düşünüyorum. Gazze bize, soykırım kavramının devletlerin ya da sivil halka zarar veren diğer aktörlerin politikalarını bir bütün olarak görebilmemizi sağlayan bir araç olduğunu gösterdi. Bu kavram, münferit savaş suçlarının ya da insanlığa karşı işlenen suçların arkasında yatan o genel “yok etme kastını” görmemize yardımcı oluyor.
21. yüzyılın ilk çeyreğinde tanık olduğumuz soykırım modelleri, yöntem ve uygulama açısından nasıl bir değişim geçirdi? Uluslararası toplumun bu olaylar karşısındaki tepkisi ya da sessizliği, bu olaylara bakışımızı nasıl şekillendiriyor?
Günümüz soykırımları arasında ciddi farklar var. Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) gerçekleştirdiği katliamlar, iç savaşlarda düşman belledikleri grupları sindirmek, sürmek veya öldürmek için ilkel silahların kullanıldığı o klasik “post-kolonyal soykırım” modeline oldukça yakın. Buna karşın İsrail’inki, F-35’ler ve yapay zekâ desteğiyle yürütülen, koca bir nüfusu sistematik olarak sakat bırakmayı, yaşam alanlarını yok etmeyi ve Gazze Şeridi’ndeki Filistin toplumunu bütünüyle ortadan kaldırmayı hedefleyen “ultra-modern” bir soykırım.
Dikkat çekici bir diğer değişim ise Batı’nın suç ortaklığıyla ilgili. Sudan örneğinde ABD müttefiki olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin RSF’yi silahlandırması gibi dolaylı bir suç ortaklığı varken; Gazze’de ABD bu soykırıma doğrudan olanak sağlamış, hatta Trump döneminde bizzat yönlendirici konuma geçmiştir. Diğer pek çok ülke de bu sürece destek verdi ve vermeye devam ediyor.
Sizce soykırım kavramının siyasi işlevi nedir? Bu kavramın anlamı ve kapsamı, işin içindeki siyasi aktörlere göre neden genişleyip daralıyor?
Hukukçular bazen bu kavramın siyasi işlevine şüpheyle yaklaşsa da kurbanların adalet arayışına imkân tanımak Lemkin’in en baştaki arayışının doğasında vardı. Gazze, bu kavramın zulme ve katliama karşı muhalefeti nasıl harekete geçirebileceğine dair çok güçlü bir örnek. Nitekim kurbanları temsil eden pek çok hareket de haklı olarak bu kavrama başvuruyor. Elbette milliyetçi kampanyalar bu terimi bazen basitleştiriyor, bazen de çarpıtıp istismar edebiliyor.
Örneğin Rusya’nın, bizzat kendisi Ukrayna toplumunu ve kültürünü yok etmeye yönelik soykırımcı bir proje yürütürken, asılsız bir şekilde Ukrayna’yı Rusça konuşanlara soykırım yapmakla suçlaması tam olarak budur. İsrail destekçileri de benzer bir şekilde “Holokost” kavramını, Filistinlilere uyguladıkları soykırımı savunmak için bir kalkan olarak kullanıyor. Soykırım siyasi bir süreçtir; dolayısıyla soykırım fikrinin siyasi olarak tartışmaya açılması ve siyasi koşullar değiştikçe bu fikrin de dönüşmesi şaşırtıcı değil.
Kitabınızda, soykırım süreçlerinin şekillenmesinde başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere Batılı güçlerin rolünü inceliyorsunuz. Bu ülkelerin politikaları kitlesel katliamların önlenmesini veya meşrulaştırılmasını nasıl etkiliyor? Bugün soykırımla mücadeledeki temel siyasi zorluklar neler?
Samantha Power 20 küsur yıl Batı’nın temel sorununun “müdahale etmeme” politikaları yüzünden soykırımları önleyememek olduğunu savunmuştu. Bugün ise sorun bambaşka: Batı, İsrail’in soykırımına yardım etmek ve onu eleştirilerden korumak için sürece aktif bir biçimde müdahale ediyor. Dolayısıyla, soykırımı önlemeye dair o eski siyaset artık işlemiyor.
Soykırımı gerçekten engelleyebilecek tek şey, soykırımcı ittifakları reddeden ve uluslararası hukuku savunan radikal bir halk hareketidir. Avrupa’nın Trump dönemi ABD’si ile yaşadığı söylenen “kopuş”, ancak uluslararası hukuku gerçekten savunan değerler temelli bir alternatif oluşturabilirse anlamlı olabilir. Bu da ancak İsrail’in soykırımıyla araya mesafe koymakla mümkün. Oysa bunun aksine Almanya ve Birleşik Krallık gibi ülkeler, İsrail’e verdikleri desteği iki katına çıkararak bu yanlışta ısrar ettiler.
Gazze’nin kitabınızdaki bir vaka analizi olarak önemini biraz açar mısınız? Gazze örneği, uluslararası müdahale ve hesap verebilirlik mekanizmalarının sınırları hakkında bize ne gösteriyor?
Kitabımda Gazze’yi, İsrail’in Filistin topraklarındaki genişleme stratejisinin temelinde yatan daha geniş soykırım dinamiğiyle ilişkilendiriyorum. İlk kez 2010’da öne sürdüğüm gibi, Nakba aslında Filistin toplumunun büyük bir kısmını yok eden kitlesel ve soykırımcı bir tehcir vakasıydı. Gazze süreci bize, bu yerleşimci-sömürgeci projenin genel olarak soykırımı önleme çabaları ve Batı’nın meşruiyeti için ne kadar büyük bir tehdit olduğunu gösterdi.
21. yüzyılın ortasında yerleşimci sömürgeciliğin artık miadını doldurmuş olması beklenirdi. Ancak bugün neredeyse tüm Batı’nın, küresel itibarını bariz bir soykırıma feda etmeye hazır olduğunu görüyoruz. Bu da bize geçen yüzyılın dekolonizasyon sürecinden hiçbir şey öğrenilmediğini gösteriyor. Bu şartlar altında, aşağıdan gelen bir halk baskısı olmadıkça uluslararası hesap verebilirlik çok zayıf kalıyor. Hükûmetler arası güçlü bir destek olmaksızın uluslararası hukukun bu yükün altından tek başına kalkması mümkün değil.
Uluslararası hukuk ile soykırımın hukuki tanımı arasındaki boşluklar, Gazze gibi güncel çatışmalarda adaletin sağlanmasını sizce nasıl etkiliyor?
Soykırım üzerine çalışan akademisyenler hukuki tanımdaki kusurları kabul etse de, adaletin önündeki asıl engelin bu olduğunu düşünmüyorum. Soykırım Sözleşmesi, İsrail ve Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ni mahkûm etmek için kullanılabilir. Hâlâ Uluslararası Adalet Divanı’nda süren davada Myanmar’a karşı başarıyla uygulanma ihtimali var ve nihayetinde hükme bağlandığında Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı davada da etkili olabilir. Buradaki asıl sorun; ABD ve Rusya gibi büyük güçlerin genel olarak uluslararası kamu hukukuna, özel olarak da Uluslararası Ceza Mahkemesine (UCM) ve soykırım hukukuna karşı takındıkları hasmane tutumdur. Bir diğer büyük engel ise Avrupa devletlerinin bu hukuksuzluk karşısında taviz vermeye dünden hazır olmalarıdır.
Bazı akademisyenler soykırım kavramının normatif veya analitik açıdan sorunlu olduğunu savunuyor. Bu eleştirilere ne dersiniz? Bu kavramı muhafaza etmek ve geliştirmek neden önemli?
Soykırım, hem sosyolojik hem de hukuki açıdan genel bir kavram. Her genel kavram gibi de karmaşık ve yoruma açık. Ancak Lemkin’in de fark ettiği üzere, insan topluluklarının kasten yok edilmesini tanımlayan genel bir kategoriye ihtiyacımız var; eğer o bu terimi icat etmeseydi, bizim etmemiz gerekecekti. Böyle bir kategorinin ahlaki ve siyasi ağırlığı elbette büyük olacaktır.
Soykırım kavramının yerini “insanlığa karşı suçlar” veya “savaş suçları” tutamaz; çünkü bunlar belirli şiddet yöntemlerini tanımlarken, “soykırım” silahlı aktörlerin sivil nüfusa yönelik o bütüncül, yok edici politikalarını görmemizi sağlar. Soykırım kavramına yönelik eleştirilerin, bu şiddet türünün kavramsal zorlukları üzerine yeterince düşünülmemesinden kaynaklandığını savunuyorum. Kitabımın bir bölümünde, Dirk Moses’in soykırım kavramı aleyhindeki son derece sofistike argümanlarına da yanıt veriyorum.
Soykırım hakkındaki çalışmalarınızda medya temsilinin önemine sıklıkla vurgu yapıyorsunuz. Medyadaki anlatılar, halkın algısını ve soykırım eylemlerine verilen siyasi tepkileri nasıl şekillendiriyor?
Soykırımı sadece silahlı güçlerin sivillere yaptığı bir zulüm olarak değil; failler ile kurbanların kendi toplumsal tabanlarını ve uluslararası desteği harekete geçirdikleri bir siyasi çatışma olarak görmek gerekir. İsrail’in soykırımındaki o “ultra-modern” boyutlardan biri de, uzun süredir ilmek ilmek işlenen sofistike propaganda kampanyasıdır. Bu kampanyanın temel izlekleri, yani Holokost’un “eşsiz ve kutsal bir kötülük” olduğu vurgusu ile antisemitizmin diğer ırkçılık türlerine kıyasla istisnai bir kötülük teşkil ettiği inancı, Batı kültüründe derinlemesine işlenmiş; siyasi aktörler ve medya tarafından tamamen içselleştirilmiştir. Bu söylemler, Batı’da sorgulanması dahi gayrimeşru sayılan egemen anlatılar hâline gelmiştir.
Ana akım medya, 2023’ten bu yana İsrail’in soykırımına dair bilgileri sansürlemenin yanı sıra, bu anlatıları kurumsallaştırmada da başrolü oynadı. Ancak tüm bunlara rağmen, geniş kitleler İsrail’in bir soykırım işlediğini giderek daha net bir şekilde fark etmeye başladı. Medya aracılığıyla yürütülen bu inkâr siyasetinin başarısızlığa uğraması ve 2025 yılı boyunca kamuoyu vicdanında yaşanan bu büyük kırılma; bugün birçok Batı ülkesinde İsrail yanlısı kampanyaların daha da sertleşmesine, Filistin destekçilerine yönelik hukuki ve idari baskıların ise giderek yoğunlaşmasına neden olan temel etken.