Dosya: "Soykırım"

Omer Bartov: “Gazze’deki Etnik Temizlik, Bir Soykırım Operasyonuna Dönüştü”

Brown Üniversitesi’nde Holokost ve Soykırım Çalışmaları alanında profesör olan İsrailli tarihçi Omer Bartov ile, Gazze’deki yıkımın ardındaki “savaş makinesini”, ideolojik körlüğün sıradan insanları nasıl kitlesel suçların gönüllü failine dönüştürdüğünü ve İsrail’e yönelik eleştirileri susturmak için kullanılan antisemitizm suçlamalarının yarattığı tehlikeli döngüyü konuştuk.

Omer Bartov: “Gazze’deki Etnik Temizlik, Bir Soykırım Operasyonuna Dönüştü”
Brown Üniversitesi’nde Holokost ve Soykırım Çalışmaları alanında profesör olan İsrailli tarihçi Omer Bartov, 1973 yılındaki Arap-İsrail Savaşı'nda İsrail Ordusu'nda görev yaptı. | Fotoğraf: Perspektif

Gazze konusunda son iki yılda yaşadığınız fikirsel dönüşümle başlayalım. 2023 sonunda “soykırım riski” uyarısı yaparken, 2024 itibarıyla bunun bir realite olduğuna ikna oldunuz ve Temmuz 2025 tarihli New York Times makalenizde süreci derinlemesine ele aldınız. Sizin için asıl kırılma noktası neydi? Sizi “soykırım eşiği aşıldı” sonucuna ulaştıran şey, İsrail’in niyetindeki bir değişim miydi yoksa Gazze’deki yıkımın ulaştığı ölçek mi?

7 Ekim’in ardından İsrailli yetkililer tarafından iki farklı türde açıklama yapıldı. Birincisi; savaşın amacının Hamas’ı yok etmek ve rehineleri kurtarmak olduğuna dair söylemlerdi. İkincisi ise soykırımcı içerik barındıran, Gazze’nin yerle bir edilmesi gerektiği, su ve gıda verilmeyeceği, orada “masum sivil” olmadığı ve Hamas ile birlikte aslında tüm Gazze halkının “insansı hayvanlar” olduğu yönündeki ifadelerdi. O dönem zihnimdeki soru şuydu: Bu iki söylemden hangisi İsrail’in gerçek politikasını yansıtıyor?

Benim için kırılma noktası, Mayıs 2024’te İsrail ordusunun Refah’a girmesi ve bir milyon insanı sürerek şehri yerle bir etmesi oldu. O an, Ekim 2023’teki soykırımcı ifadelerin asıl hedef olduğu benim için netleşti. Filistinlilerin etnik temizlikle sürülmesini teşvik eden, bölgeyi halk için yaşanılamaz hâle getirmeyi amaçlayan söylemler ile altyapıyı, hastaneleri ve okulları kasten yok eden operasyonlar arasında doğrudan bir bağ vardı.

Geriye dönüp baktığımda vardığım sonuç şudur: Niyet etnik temizlik, yöntem ise Gazze’yi yaşanılamaz hâle getirmekti. Bu süreç, planlı bir etnik temizlik operasyonundan; çok sayıda insanın öldürüldüğü, dolaylı yollarla ölüme sürüklendiği ve yaşamın imkânsız kılındığı bir soykırım operasyonuna dönüştü.

Ertesi yıl New York Times’ta makalemi yayımladığımda, hem aradan geçen zaman her şeyi netleştirmişti hem de artık uzmanlar arasında yaşananların soykırım olduğu konusunda genel bir fikir birliği oluşmuştu. Trump yönetiminin sağladığı sözde ateşkese rağmen Gazze’nin ve oradaki soykırım sürecinin geleceği belirsizliğini koruyor. Görünen o ki bu tablo Gazze halkının değil; İsrail, ABD ve bazı Arap ülkelerinin çıkarlarına hizmet ediyor.

Gazze konusundaki son çıkışlarınıza gelen tepkileri düşünürsek; devam eden bir süreci “soykırım” olarak nitelemek hem mesleki hem de siyasi açıdan ciddi bir bedel ödemeyi gerektiriyor. Sizce bu baskı, tarihçilerin o “erken uyarı sistemi” olma işlevini yerine getirmesine engel mi oluyor? Yoksa tüm bu risklere rağmen bu duruşu sergilemek, bir tarihçi için her şeyden önce ahlaki bir görev mi?

Bakın, burada birkaç farklı unsur bir arada. Öncelikle, herhangi bir olayı “soykırım” olarak adlandırma konusunda son derece ihtiyatlı olunması gerektiğini düşünüyorum. Bu terimi, “suçların suçu” olarak görüldüğü için ahlaki öfkeyle en ağır suçlama olarak kullanma eğilimi var. Ben ise 1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi’ndeki tanıma sadık kalıyorum. Benim için belirleyici olan, sahadaki olayların ahlaki dehşetinden ziyade, bu hukuki tanıma teknik olarak uyup uymadığıdır. Zira bir olay ahlaki açıdan kabul edilemez olsa da hukuken soykırım tanımına girmeyebilir.

İkinci olarak, özellikle İsrail söz konusu olduğunda “soykırım” terimini kullanırken ekstra ihtiyatlı olunmalı. Bunun nedeni hem İsrail’in Holokost sonrası kurulmuş olması hem de insanların Holokost ile soykırım terimi arasında doğrudan bağ kurmasıdır. Ayrıca, bu durumun siyasi amaçlarla kullanılma potansiyeli de göz ardı edilmemelidir.

Asıl sorunuza dönecek olursak, evet bence pek çok kişi sırf bunun bedelini ödemekten korktuğu için durumu o apaçık ismiyle adlandırmaktan kaçındı. Bu gerçekten esef verici. Ancak bu bir ilk değil; akademisyenler pek cesaretleriyle tanınmazlar, uluslararası hukuk uzmanları ise özellikle temkinlidir. Yine de şu an itibarıyla bu konuda bir fikir birliği oluştuğunu düşünüyorum.

Fakat son örneklerde görüldüğü üzere, özellikle İsrail’den ve bazı Holokost akademisyenlerinden “soykırım iftirası” (genocide libel) kavramını kullanan sesler yükseliyor. Bu ifadeyi seçmek, sadece durumu inkâr etmek değil; Gazze’de yaşananları soykırım olarak nitelendirmeyi “kan iftirası (blood libel) ve antisemitizm ile bağdaştırmaktır. Bana kalırsa, İsrail’e yönelik eleştirileri susturmak için bu terminolojiye sığınıp antisemitizm suçlamalarına başvurmak hem ahlaki açıdan dehşet verici hem de son derece tehlikeli. Bir süredir belirttiğim gibi, bu yaklaşımın asıl sonucu gerçek antisemitizmi tetiklemek oluyor.

Özetle; hayatını Holokost çalışmalarına adamış kişilerin ve “Bir Daha Asla” sloganını dilinden düşürmeyen müzelerin, arşivlerin ve anma merkezlerinin konuşmasını beklerdim, ama konuşmadılar. Bu sessizlik, Holokost’un gelecekteki anılma ve araştırılma biçimi üzerinde uzun vadeli ve kalıcı bir etki bırakacaktır.

Çalışmalarınızda askerlerin sadece pasif birer “emir kulu” olmadığını, ideolojik olarak motive edildiklerini vurguluyorsunuz. Peki, ideoloji ve askerî kültür sıradan bireyleri kitlesel suçların nasıl gönüllü birer parçasına dönüştürüyor?

Bakın, meseleye özellikle IDF üzerinden bakarsak, pek çok ordu gibi IDF de zorunlu askerlik esasına dayanır. Belki bazıları özel birimler için gönüllü olabilir ama erkeklerin çoğu ve çok sayıda kadın zorunlu askerdir. Dikkat çekici bir ayrıntı olarak, muafiyet almaları erkeklere kıyasla çok daha kolay olmasına rağmen, bugün IDF’deki muharip birliklerin yüzde 20’sini kadın askerler oluşturmaktadır.

7 Ekim’den sonra İsrail, çoğu erkeklerden oluşan 300 binden fazla yedeği göreve çağırdı. Bu insanlar aslında sivil hayatlarından kopup yeniden asker oldular. Dolayısıyla IDF, pek çok açıdan İsrail toplumunun bir aynasıdır. İsrail toplumu ve ordusu son birkaç on yılda, benim askerlik yaptığım 1970’lerden bu yana dramatik bir sağa kayış ve radikalleşme süreci yaşadı. Bu değişim, komuta kademeleri dahil olmak üzere orduda, dinin en uç yorumlarını temsil eden “ulusalcı-dindar” kesimin ağırlığının artmasına neden oldu.

İsrail eğitim sistemi giderek sağcı ideolojinin etkisine girerken, uzun süreli işgalin de etkisiyle toplum daha militarist, saldırgan ve ırkçı bir yapıya büründü. Özellikle Filistinlileri odağına alan bu ırkçılık, diğer yabancı gruplardan farklı olarak doğrudan işgal altında tutulan bu insanlara karşı duyulan derin bir nefrete dayanıyor.

Bir ordunun davranışını anlamak için askerlerin orduya katılmadan önceki eğitimlerine, medyadan ve siyasetçilerden duyduklarına, yani içselleştirdikleri toplumsal arka plana bakılmalıdır. İsrail Ordusu, Gazze operasyonlarına başladığında sivil kayıplara dair sınırlamaları büyük ölçüde kaldırdı ve kotaları değiştirdi. Sonuç olarak, askerî operasyonlarda çok daha fazla sivilin öldürülmesine izin veren komuta kararları alındı ve komutanlar tarafından son derece saldırgan emirler verildi.

Orduda, özellikle yerleşimci kökenli radikal ulusalcı-dindar albayların komuta ettiği ve “Amalek’in soyunu kurutmak” gibi dinî-mesihçi söylemlerle doğrudan Filistinlileri hedef alan “başıbozuk” birimler ortaya çıktı. Hepsi olmasa da birçoğu, insanların evlerine girip kadın iç çamaşırlarını sergilemek, sivilleri öldürmek veya üniversiteleri havaya uçurmak gibi “kahramanlıklarını” sosyal medyada gururla paylaşmaktan çekinmedi. Üst düzey komuta kademesinin kendi askerleri üzerindeki denetimini yitirdiğini gösteren bu tablo, hem bireysel hem de sistematik bir kontrol kaybına işaret ediyordu.

7 Ekim’in İsrail’de “Holokost’tan bu yana yaşanan en büyük Yahudi katliamı” olarak nitelendirilmesi, toplumun derinlerindeki travmaları tetikledi. Medyanın Hamas’ı “Naziler” olarak tanımlaması ve Gazze’de hiç kimsenin masum olmadığı yönündeki söylemlerin yaygınlaşması, çocukların bile gelecekteki potansiyel tehdit olarak görülmesine yol açtı. Bu ideolojik zeminde IDF’nin bu şekilde davranması dehşet verici olsa da şaşırtıcı değil.

Kariyerine askerî tarihçi olarak başlamış biri olarak, İsrail ordusunun gerçek bir orduyla karşı karşıya gelmiş olsaydı, hem disiplinden hem de taktiksel bilgi birikiminden yoksun olduğu için pek de başarılı olamayacağını söyleyebilirim. Hamas bir gerilla gücü, gerçek bir ordu değil. İsrail ise hem Filistinlileri umursamadığı hem de elinde muazzam bir kapasite bulunduğu için bu gücü sonuna kadar orantısız bir şekilde kullanıyor. İsrail toplumunun militaristleşmesi; masum hayatların yok edilmesine zerre aldırmayan, sadece yıkmaya odaklanmış bir canavar yarattı.

Sadece ordunun değil, 70’lerden bu yana İsrail toplumunun da radikalleştiğinden bahsettiniz. Sizin tarif ettiğiniz Gazze’den bize ulaşan tüm o korkunç manzaralara rağmen, anketler İsrailli Yahudi vatandaşların büyük çoğunluğunun IDF’in Gazze’deki “operasyonlarını” desteklediğini ve onun “dünyanın en ahlaklı ordusu” olduğunu düşündüğünü gösteriyor. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Bakın, burada birkaç farklı nokta var. 7 Ekim’den bu yana yaşananları yalnızca İsrail televizyonlarından takip eden birinin karşısına ordunun dünyanın en ahlaklı gücü, tüm askerlerin kahraman ve Hamas üyelerinin ise tamamen “Nazi” olarak sunulduğu tek taraflı bir tablo çıkıyor. Gazze’de Filistinlilerin ödediği ağır bedele dair haberlere ise çok az yer veriliyor. Aslında Haaretz, +972 Magazine ve Local Call gibi mecralar başarılı raporlar yayımlasa da bunların okur kitlesi oldukça kısıtlı. Bilgiye erişim mümkün olsa da insanlar erişmemeyi seçiyor; ülkede ciddi bir otosansür mekanizması işliyor.

Meselenin ikinci boyutu ise şu: Tüm anketler İsrail’de bugün bir seçim olsa Netanyahu’nun koltuğunu kaybedeceğini gösteriyor. Ancak asıl mesele bu insanların neyi istediği. Netanyahu’yu göndermek isteseler de ordunun soykırım yaptığına dair eleştirilere, merkezden sola kadar her kesim büyük öfkeyle yaklaşıyor. 7 milyon Yahudi ve 7 milyon Filistinli gerçeğiyle işgal olmadan nasıl yüzleşileceği sorusu karşısında toplum bir reddediş içinde. Bu nedenle hükûmet değişse bile dramatik bir dönüşüm beklenmemeli. Değişim ancak dış baskıyla ve zamanla mümkün olacaktır. İsraillilerin kendi adlarına yapılanlarla yüzleşip utanç duyma sürecinin başlamasına ise henüz epey vakit var.

Siz soykırımı sadece hukuki bir terim olarak değil, tarihsel bir süreç olarak değerlendiriyorsunuz. Soykırım tespiti yaparken Holokost’u bir “şablon” olarak kullanmak bize yardımcı mı oluyor, yoksa 1940’ların Avrupa’sından farklı görünen modern şiddet biçimlerine karşı gözlerimizi kör mü ediyor?

Elbette, bakın şunu söylemeliyim: Holokost modern dönemin en büyük soykırımıydı ve kendine has özellikleri vardı. Bu süreç son derece sistematik ve özellikle endüstriyel yöntemlerle yürütüldü. Holokost olmasaydı, bugün bir “Soykırım Sözleşmesi”ne sahip olacağımızı da sanmıyorum. Ancak Soykırım Sözleşmesi, soykırımı “Holokost’a benzeyen bir olay” olarak değil; bir grubu tamamen veya kısmen yok etme niyetiyle gerçekleştirilen eylemler olarak tanımlar. Bu tanım; grup üyelerini öldürmeyi, ölümlerine yol açacak yaşam koşulları oluşturmayı, fiziksel veya zihinsel zarar vermeyi ya da doğumları engellemeyi kapsar. Dolayısıyla tüm bu unsurlar, Holokost’a hiç atıfta bulunmadan, Gazze’de yaşananlar da dâhil olmak üzere pek çok soykırımda tespit edilebilir.

Holokost’a bu kadar sık atıf yapılmasının sebebi, onun devasa gölgesinin her yerin üzerinde olmasıdır. İsrail-Filistin bağlamında ise taraflar Holokost’a kendi şiddetlerini haklı çıkarmak için kullanılan bir “ahlaki sopa” olarak başvuruyorlar.

Bu durum özellikle trajik; çünkü Holokost’tan sonra söylediğimiz “Bir Daha Asla” sözü, başka bir soykırımı önlemek adına bir soykırım yapma icazetine sahip olduğumuz anlamına gelmez. Bu sözün gerçek anlamı; bir grubun, bir başka grubu tamamen veya kısmen yok etmeye çalışmasına bir daha asla izin vermemektir. Ne yazık ki Holokost’tan çıkarılan ders tepe taklak edildi ve şiddeti meşrulaştırmak insanların kandırıldığı bir araca dönüştürüldü.

Bir katliamın gerçekleşmesi ile onun hukuki olarak tanınması arasındaki o uzun zaman boşluğu, güçlü devletlere genellikle “harekete geçmeme” bahanesi sunuyor. Sizce bu “hukuki belirsizlik” kasten bırakılmış bir siyasi boşluk mu, yoksa sadece adalet sisteminin yapısal bir kusuru mu?

Açıkçası ben meselenin bir “hukuki belirsizlikten” kaynaklandığını pek düşünmüyorum. Mevcut uluslararası hukuk rejiminde soykırımın gayet net bir tanımı var. Dolayısıyla asıl sorun tanımlarda değil; uluslararası toplumun hem mevcut mevzuatı hem de kurulan mahkemeleri kullanma konusundaki isteksizliğidir. 1945’te kurulan Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve 2002’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi kurumlar var; ancak mesele bu kurumlara “diş geçirme” yetkisini vermek.

Buradaki temel engel ise uluslararası hukukun icrasının BM Güvenlik Konseyi’ne bağlı olmasıdır. Güvenlik Konseyi’nin ise aralarında Rusya, Çin ve ABD’nin de bulunduğu, veto yetkisine sahip beş daimî üyesi var. Bu ülkelerin her birinin ya kendilerine ya da müttefiklerine yönelik kararları veto etmek için kendi siyasi gerekçeleri bulunuyor.

Maalesef 7 Ekim’den sonra trajik bir şekilde şunu gördük: İsrail, önde gelen Avrupa devletleri ve ABD tarafından, uluslararası hukuku ağır bir şekilde ihlal etmesine rağmen cezasızlık zırhıyla korundu. Hatta bu ülkeler İsrail’e silah, ekonomik destek ve siyasi yardım sağlamaya devam ettiler. Bu durum, tüm uluslararası hukuk sistemini tehlikeye atıyor ve gelecekte diğer “başıbozuk” devletlerin de benzer şekilde davranmasına zemin hazırlayacaktır.

Ancak sistemi “işe yaramıyor” diyerek bir kenara itmek yerine, onu reforme etmenin ve daha fazla yetkiyle donatmanın yollarını bulmak zorundayız.

admin

Lisans eğitimini Münster Üniversitesinde Sosyoloji ve Siyaset Bilimi bölümlerinde çift anadal olarak tamamlayan Kandemir, Duisburg-Essen Üniversitesinde sosyoloji yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir. Ağırlıklı çalışma alanları göç sosyolojisi ve ulusaşırı Türk toplulukları olan Kandemir Perspektif dergisi editörüdür.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler