Soykırımla Adilce Yüzleşip İyileşmek Mümkün mü?
Ağır insan hakları ihlallerinin, hatta soykırımın yaşandığı ülkelerin çoğunda, failler ve kurbanlar yeniden bir arada yaşamanın bir yolunu bulmak zorunda kalır. Peki soykırım işlenen bir toplumda barış nasıl tesis edilir? Prof. Phil Clark, altı kategoride soykırımın hayaletinden kurtulmak için yol haritası sunuyor.
Soykırımın veya ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı ülkeler, toplumlarını yeniden nasıl istikrara kavuşturabilir? Farklı siyasi, sosyal, hukuki veya ekonomik koşullar altında hangi araçları kullanmalı ve hangi hedeflere ulaşmalılar? Latin Amerika ülkelerindeki hakikat komisyonları, çoğu zaman “yalnızca” ülkelerin elitleri tarafından işlenen suçların aydınlatılmasını hedefliyordu. Güney Afrika’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, Apartheid rejiminin önde gelen temsilcilerine, siyah halka karşı işledikleri suçları itiraf etmeleri şartıyla af garantisi verdi ve “uzlaşmayı” açıkça temel hedefi olarak ilan etti. Birleşmiş Milletler tarafından kurulan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi de Tutsi soykırımı suçlularının cezalandırılmasının, “ulusal bir uzlaşma sürecine ve dolayısıyla barışın yeniden tesisi ile korunmasına” hizmet ettiğini belirtti.
Bu noktada temel bir soru karşımıza çıkıyor: Kitlesel suçların sorumlularını cezalandırmak gerekli ve mümkün mü? Çatışma sonrası hiçbir toplum bu sorudan kaçamaz ancak her bir toplum kendince farklı öncelikler belirler. Hedefler birbirine benzese bile, bu hedeflerin yorumlanış biçimleri oldukça farklılık gösterir.
Ben burada altı temel kategori sunacağım: Uzlaşma, barış, adalet, iyileşme, affetme ve hakikat. Birbirleriyle yakından bağlantılı olsalar da bu hedeflerin her biri, hangi yolun öncelikle takip edileceğine karar vermek zorunda olan çatışma sonrası toplumlar için başlı başına hayati öneme sahiptir.
Soykırım Sonrası “Uzlaşma”
“Uzlaşma” anlamlı bir etkileşimi yeniden tesis etmek amacıyla, bir toplumun grupları arasındaki bağların bir araya getirilmesi olarak anlaşılabilir.
Uzlaşma, şiddetin yokluğundan çok daha fazlasını ifade eder. Zira böyle bir geçiş döneminde taraflar sadece birbirinden uzak durmayı ve kopan bağları onarmak yerine sosyal mesafeyi korumayı tercih edebilirler. Uzlaşma aynı zamanda hem bir süreci hem de bir hedefi tanımlar; hem geçmişe hem de geleceğe yöneliktir. En zorlu duygusal koşullar altında etkileşim ve iş birliği gerektirdiği gibi, çatışmanın tekrarlanmasını önlemek için nedenlerinin dürüstçe ortaya çıkarılmasını da şart koşar.
Uzlaşma, “barış” ile veya bu kategoriyle bağlantılı olan barışı koruma misyonları gibi araçlarla karıştırılmamalıdır. Ancak barışın tesisi, bir uzlaşma sürecini başlatabilmek için gerekli ön koşuldur.
Uzlaşma, yaşanan travmaların aşılmasını hedefleyen “iyileşme” kategorisinden de farklıdır. Bir toplumdaki bazı gruplar (genellikle failler) travma geçirdiklerini hissetmeyebilirler. Buna rağmen diğer gruplarla olan ilişkileri ciddi şekilde bozulmuş olabilir. Travma geçirenlerin ise uzlaşmaya yanaşabilmeleri için önce nefret, korku ve kayıp duygularıyla başa çıkmaları gerekir.
Soykırım Sonrası “Barış”
Ruanda’daki Gacaca Mahkemeleri veya Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumların çoğu, soykırımın faillerini cezalandırarak ve böylece diğer potansiyel failleri caydırarak toplumsal barışı yeniden kurmayı hedefler. Nitekim Ruanda’da uzun süre hâkim olan “cezasızlık kültürü”, üst düzey siyasilerin suçlarından muaf tutulmasına neden olmuş; bu hesap sorulmazlık hâli ise şiddetin araçsallaştırılarak soykırımın önünü açmıştır. Cezasızlık kültürünün yerini bir barış kültürünün alması için suçluların cezalandırılması kaçınılmaz görünüyordu.
Bu caydırıcılık boyutuyla çatışma sonrası kurumlar, barışı koruma (peacekeeping) çabalarının parçasıdır. BM Brahimi Raporu, bu misyonların görevini; eski düşman gruplar arasında güven inşa ederek çatışma ortamına dönüşü engelleyecek yapıları tanımlamak olarak görür. Bu tanım barışın iki boyutunu kapsar: İlki, sadece çatışmanın yokluğu anlamına gelen ve sağlamlaştırılması gereken “negatif barış”tır. Negatif barış, bir bakıma gelecek projesi sayılabilecek “pozitif barış”ın ön koşuludur. Pozitif barışın inşası için ise eski düşman taraflar arasında güvenin ve çok daha güçlü bir toplumsal etkileşimin yeniden kurulması şarttır.
Soykırım Sonrası “Hukuk ve Adalet”
Çatışma sonrası toplumlarda iki temel soru bu alanın önemini açıkça ortaya koymaktadır: Faillerden hesap sorulmalı mı, sorulacaksa nasıl sorulmalı? Ve bir af ilanı, toplumsal barışa cezalandırmadan daha mı fazla katkı sağlar? Uzlaşma konusunda olduğu gibi, bu alanda da hak ve adaletin nasıl yeniden tesis edileceğine veya hangi yöntemlerin bu hedefe ulaştıracağına dair üzerinde uzlaşılmış tek bir kavram henüz mevcut değildir.
Temelde, hak ve adaletin yeniden tesisi için üç farklı görev tanımlayabiliriz: Cezalandırma (kısas), caydırma ve onarma. Cezalandırıcı yargı, suçluların “hak ettikleri” cezayı almalarını hedefler. Caydırıcılık, faillerin yeniden suç işlemesini engellemeyi amaçlar. Onarıcı (restoratif) yargı ise diğer ikisinden temel bir farkla ayrılır: Burada suçluların cezalandırılması gerekli olsa da yeterli değildir; çünkü bu süreç, faillerin ve kurbanların birbirleriyle yeniden bir ilişki kurabilmesine olanak tanımalıdır.
Bu hedeflere iki farklı yöntemle ulaşılabilir: Önceden belirlenmiş hukuk kurallarına dayanan ve şüphelinin belirli kurallar çerçevesinde sorgulandığı “resmî usuller”. Buna karşın, “müzakereci usullerde” olaylar bir topluluk önünde tartışılır. Topluluk, sunulan farklı olay versiyonlarını müzakere eder ve hangi sonuçların çıkarılması gerektiği üzerinde istişarelerde bulunur.
Soykırım Sonrası “İyileşme”
Çatışma sonrası toplumlarda fiziksel, duygusal ve psikolojik travmaların derinliğini ve ağırlığını ne kadar vurgulasak azdır. Ruanda’da neredeyse her bir vatandaş şiddetten doğrudan etkilendi. Ya şiddete bizzat katıldılar ya da kendileri ve yakınları bu şiddetin kurbanı oldular. Travmalar; intikam duyguları, güvensizlik, öfke veya çaresizlikten intihara kadar varan biçimlerde tezahür eder. Bu denli köklü ihtiyaçlar göz önüne alındığında, çatışma nedeniyle sarsılan “duygusal bütünlük” hissini toplumun her ferdinde yeniden inşa edebilmek için iyileşme kavramı hayati önem taşır. Üstelik travmaların sadece fiziksel şiddetle değil, aynı zamanda çatışmanın yarattığı maddi yoksunluklarla da tetiklenebileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle, tüm bu katmanları dikkate alan kapsamlı yaklaşımlar gereklidir.
Yakın zamana kadar toplumsal iyileşmenin psikososyal boyutuna odaklanılıyor, kişisel düzeydeki iyileşmeye ise daha az önem veriliyordu. Buna bağlı olarak, çatışma sonrası yeniden inşa süreci şimdiye dek ağırlıklı olarak siyasetçilerin ve hukukçuların alanıydı. Ancak günümüzde psikologlar, maruz kalınan travmaların aşılması amacıyla mağdurlara giderek daha fazla destek veriyor. Kuşkusuz bu zor bir süreç; zira birbirinden çok farklı deneyimlerin titizlikle tespit edilip işlenmesi gerekiyor. Yine de iyileşmenin bu düzeyi belirleyicidir; çünkü yaşanan travmalar genellikle gelecek nesillere kadar etkisini sürdürür. Örneğin Ruanda örneğinde, geçmişin mağduru bazı Hutular, bu travmanın etkisiyle fail rolünü üstlenerek kendi mağduriyetlerini şiddetle telafi etmeye çalışmışlardı.
İyileşme, pozitif barışın ve nihai uzlaşmanın temel ön koşuludur ve bireysel kimlikle doğrudan bağlantılıdır. Bazı bilim insanları, kurbanlar kadar faillerin de yeniden “insanlaştırılmasının” (re-humanization) zorunlu olduğunu savunur. Kurbanlar ağır insanlık dışı muameleye maruz kalırken; failler de şiddeti meşrulaştırmak için kurbanlarını “insanlıktan çıkarmış”, bu süreçte kendi empati ve insanlıklarını bütünüyle yitirmişlerdir.
Soykırım Sonrası “Affetme”
Çatışma sonrası toplumlarla ilgili tartışmalarda “affetme” kavramı, nispeten yeni ve tartışmalı bir başlıktır. Hannah Arendt’e göre affetme, “ilk ihlali cezalandıran intikamın tam zıttıdır.” İntikam, ilk suçun sonuçlarını sona erdirmek şöyle dursun; aksine herkesi bu şiddet sarmalına dahil eder. Dolayısıyla Arendt, doğrudan intikamın şiddet döngüsünü yalnızca beslediğini savunur.
Bu bağlamda gerekli olan affetme, geçmişle daha yapıcı bir ilişki kurabilmek ve yeni bir başlangıç yapabilmek için kişisel intikamdan vazgeçmekten başka bir şey talep etmez. Affetme, gerçekleşen suçların aktif ve kimi zaman kamusal bir şekilde kabul edilmesini gerektirir. Üstelik bu süreç, kurbanların kendilerine yapılan haksızlık için tazminat talep etme veya failin cezalandırılması konusunda ısrarcı olma haklarını da saklı tutar.
Bu temelde affetme, bir mahkeme tarafından verilen cezalandırmanın karşıtı değildir; ancak failler cezalandırıldıktan sonra her türlü kişisel intikam eylemini ve yeni cezalandırma taleplerini dışlar. Ayrıca affetme, aktif bir etkileşim gerektiren “uzlaşma” ile karıştırılmamalıdır. Affetme, farklılıkları yeni bir etkileşime izin verecek düzeye indirger ancak kimseyi bir başka grupla ilişki kurmaya zorlamaz. Burada belirleyici olan tek unsur, kişisel intikam arzusundan feragat edilmesidir.
Soykırım Sonrası “Hakikat”
Geçiş toplumlarında “hakikat” konusu, yani hakikatin açığa çıkarılması, yayılması ve diğer hedeflerle ne ölçüde bağdaşabileceği meselesi doğal olarak merkezi bir öneme sahiptir ve şiddetli tartışmalara konu olur. Mağdurların çoğu, kendilerine yönelik şiddet eylemlerinden doğrudan veya dolaylı olarak kimin sorumlu olduğunu bilmek ister. Siyasetçilerin bu konuyla bu denli yoğun ilgilenmesinin nedeni, genellikle “hakikat” ile “adalet” arasında kurulan o (varsayımsal) karşıtlıktır. Çoğu zaman şu kararı vermek zorunda kalırlar: Suçların işlenmesi için önceliği failleri cezalandırmak olan mahkemeler mi kurulmalı, yoksa “tüm gerçeği anlatma” karşılığında af vaat eden bir hakikat komisyonuna mı öncelik verilmeli? Bu bağlamda hakikati, tam olarak ne yaşandığını anlama çabası olarak tanımlayabiliriz.
Hakikat arayışını kabaca üç sürece ayırabiliriz: Hakikatin anlatılması, duyulması ve şekillendirilmesi. Hakikatin anlatılması, öncelikle yaşananların kamuoyu önünde dile getirilmesidir. Örneğin, bir savaş suçları mahkemesindeki delil sunumu sırasında veya bir hakikat komisyonu önündeki “arındırıcı” (katartik) anlarda gerçekleşir. İlkinde hakikat, failleri cezalandırmaya hizmet ederken, ikincisinde iyileşmeye katkı sağlar.
Hakikatin duyulması yaşananların nasıl algılandığıyla ilgilidir. Resmî bir mahkeme davasında diyalog sınırlıdır; zira süreç esasen hakimlerin sorularıyla yürür. “Müzakereci yöntemlerde” ise taraflar arasındaki yüz yüze etkileşim ve diyalog çok daha ön plandadır. Hakikatin şekillendirilmesi ise sürece doğrudan dahil olmayan tarafların yaşananları değerlendirdiği alandır. Örneğin siyasetçiler veya tarihçiler belgelerden ve tanıklıklardan sonuçlar çıkararak hakikati yorumlar, hatta ondan ahlaki dersler üretirler. Elbette bu süreç, delillerin çarpıtılması veya siyasi elitlerin kendi geçmişlerini gizleme çabalarıyla suistimale açıktır.
Tüm bu kategoriler, çatışma sonrası toplumların yeniden inşası gibi zorlu bir görevde yol gösterici birer rehberdir. Ancak bu sürece anlamlı bir katkı sunabilmek için bu alanların çok daha derinlemesine araştırılması gerekmektedir.
Not: Bu metnin geniş versiyonu ilk olarak Internationale Politik dergisinin Ocak 2010 sayısında yayımlanmıştır.