İngiliz Medyasında İslam ve Müslümanlar: Her İki Haberden Biri Ön Yargılı
Medya İzleme Merkezi (CfMM), 2025 yılı boyunca Birleşik Krallık'taki 30 büyük haber kuruluşunda yayımlanan 40.913 haberi inceleyen kapsamlı bir rapor yayımladı. Bulgular, Müslümanlara yönelik ön yargının İngiliz medyasında tekil hatalardan ibaret olmadığını; ölçülebilir göstergelerle belgelenen yapısal bir örüntü oluşturduğunu gösteriyor.
Medya İzleme Merkezi (CfMM) tarafından hazırlanan “Britanya Medyasının Durumu 2025: Müslümanlar ve İslam Temsili” başlıklı rapor 9 Mart 2026 tarihinde yayımlandı. Raporda 2025 yılı boyunca 30 büyük Britanya haber kuruluşunda yayınlanan 40.913 haber sistematik biçimde tarandı. Raporun öne çıkan bulguları, yıllardır dile getirilen “algı sorunu”nu ilk kez bu ölçekte somutlaştırıyor: İncelenen içeriklerin neredeyse yüzde 50’si, yani Britanya’da yayımlanan 20 bin haber Müslümanlar hakkında ön yargılar içeriyor. Ayrıca içeriklerin yüzde 70’i, Müslümanları ve İslam’ı olumsuz yönler veya davranışlarla ilişkilendiriyor.
Müslümanlara Karşı Ön Yargı Nasıl Tanımlanıyor?
CfMM’in raporda ele aldığı hâliyle “ön yargı” ölçülebilir bir yöntem üzerinden kurgulanmış durumda. Rapora göre medyada Müslümanlarla ilgili yayımlanan bir içerik “ön yargılı” sayılabilmek için beş göstergeden en az ikisini; “çok ön yargılı” sayılabilmek için ise dört veya beşini taşımak zorunda. Bu beş gösterge ise şu şekilde listeleniyor: Müslümanlara dair olumsuz çağrışım/çerçeveleme, genelleme, çarpıtma/hatalı temsil, bağlam eksikliği ve problemli başlıklar. Bu hâliyle rapor, Müslümanlara yönelik tekil “kötü örnekler” üzerinden değil; kalıp ve örüntüler üzerinden tartışmayı mümkün kılıyor.
Raporun önemli bir tespiti de ön yargının medya ekosisteminde eşit dağılmadığı yönünde. CfMM, belirli sağ eğilimli yayınlarda ön yargı göstergelerinin daha yüksek bulunduğunu; özellikle The Spectator, GB News, The Daily Telegraph, The Jewish Chronicle, Daily Express, The Sun, Daily Mail ve The Times gibi mecralarda Müslümanlara dair “zararlı örüntülerin” daha belirginleştiğini söylüyor.
Daha da önemlisi, Müslümanlarla ilgili en yüksek derecede ön yargılı içeriklerin küçük bir alt grupta yoğunlaştığı anlaşılıyor. CfMM raporu, en yüksek düzeyde taraflılık içeren kategoriye giren içeriklerin çoğunun az sayıda yayın tarafından üretildiğini; “çok ön yargılı” içeriklerin yüzde 85,6’sının ilk 10 yayın tarafından geldiğini belirtiyor.
Buna karşılık rapor, “çok ön yargılı” içerik oranı çok düşük olan medya platformlarına örnekler de veriyor: Prospect Magazine (yüzde 0), ITV (yüzde 0,5), Metro (yüzde 0,8), BBC (yüzde 0,9) ve PA (yüzde 0,9) gibi medya platformlarında Müslümanlarla ilgili “çok ön yargılı” içerikler diğerlerine kıyasla daha az. Bu karşılaştırma, yüksek hacimli haber üretimi ile yüksek ön yargı arasında zorunlu bir bağ olmadığı anlamına da geliyor. Özetle editoryal kültür ve denetim, Britanya medyasında Müslümanlarla ilgili haberlerin ön yargılı olup olmadığı konusunda fark yaratan değişkenler.
Veriler Britanya’daki Müslüman Karşıtlığıyla İlgili Ne Söylüyor?
Britanya’da Müslümanlara dair medya temsili meselesini önemli hâle getiren bir diğer şey ise, ülkedeki Müslüman karşıtı nefretin eş zamanlı artışı. İçişler Bakanlığı’nın İngiltere ve Galler’de nefret suçlarına dair yayınladığı rapora göre Mart 2024/25 döneminde hedef alınan ve dinî mensubiyeti kaydedilebilen vakalarda Müslümanlar 4.478 olayla dine dayalı nefret suçlarının yüzde 45’inde hedef konumunda.
Aynı rapor, Müslümanları hedef alan dine dayalı nefret suçlarında 2.690’dan 3.199’a yükselişle yüzde 19 artış olduğunu da kaydediyor.
Sivil izleme tarafında, İslamofobi vakalarını izleyen kuruluş Tell MAMA’nın 2024 verileri hem hacim hem de saldırganlık düzeyi açısından alarm verici düzeyde. Kurum, 2024’te kendisine 6.313 Müslüman karşıtı nefret vakası raporlandığını; 2023 ila 2024 yıllarının toplamında 10.719 bildirim alındığını ve bunun 9.604’ünün doğrulandığını bildiriyor.
Daha çarpıcı olan ise Müslüman karşıtı vakaların artış hızı: Tell MAMA, doğrulanmış vakaların 2022’ye kıyasla iki yılda yüzde 165 arttığını, sokakta gerçekleşen vakaların 2022’ye göre yüzde 120 yükseldiğini ve sokakta “tehditkâr davranış” kategorisindeki vakaların 2023’ten 2024’e yüzde 715 arttığını belirtiyor.
Bu sayıların arkasında vakaları tetikleyen bazı dinamikler de var. Özellikle uluslararası krizler, yerel şiddet olayları sonrası sosyal medyadaki dezenformasyon dalgaları ve siyasi dilin sertleşmesi Müslüman karşıtı vakaların artışını hızlandırıyor. Fakat hangi tetikleyici olursa olsun, sonuçta Müslümanların gündelik güvenliği doğrudan etkileniyor.
Journalist and author @OborneTweets doesn't mince his words on @cfmmuk's findings: "This authoritative and fair-minded study is a sobering and scrupulous reminder of the prejudice British Muslims have to endure. And it's getting worse. Much worse." #SofM2025
Download the report… pic.twitter.com/TklWwdv8dy
— The Centre for Media Monitoring (CfMM) (@cfmmuk) March 9, 2026
Müslümanlara Dair Medya İmgeleri Neden Önemli?
Peki medyada Müslümanlara ve İslam’a dair anlatı ile sokaktaki nefret arasında bir ilişki var mı? Cambridge Üniversitesinin bir çalışması, ana akım medyanın Müslüman topluluklar hakkındaki haber dilinin Britanya’da Müslümanlara yönelik artan düşmanlık atmosferine katkı sunduğunu ifade ediyor.
Nicel deneysel araştırmalar da benzer bir yöne işaret ediyor: The Journal of Politics’te yayınlanan bir çalışma, anket deneylerinde Müslümanlara dair olumsuz haber temsillerinin Müslümanlara yönelik düşmanlığı ve onları hedef alan kısıtlayıcı politikalara desteği artırabildiğini; olumlu temsillerin ise daha zayıf etkiler ürettiğini bulguluyor.
Bu, “her olumsuz haber nefret üretir” demek anlamına gelmese de; Müslümanların sürekli ve tek yönlü olumsuz haberlerde ele alınması, toplumun belli kesimlerinde normalleştirme ve meşrulaştırma etkisi yaratabilir.
Nitekim CfMM raporunun “örnek olay” aktarımı da bu mekanizmanın nasıl çalıştığını somutlaştırıyor: Al Jazeera’nın aktardığı bir örnekte, Donald Trump’ın “Londra’da şeriat” iddiası bazı yayınlarda dolaşıma sokuluyor. Metro gibi bazı mecralar iddiayı doğrulama/çürütme çabası gösterirken, bazı yayınlar iddiayı daha “inandırıcı” biçimde ele alabiliyor. Buradaki kırılma noktası da haberin konusundan daha ziyade haberciliğin doğrulama, bağlam ve dil disiplini ile ilgili.
IPSO, Royal Charter ve Ofcom’un Sınırı: Şikâyetler Toplanıyor Ama Düzenleme Yapılmıyor
Burada öne çıkan bir diğer soru ise şu: Britanya medyasında bu ölçekte bir “anlatı sorunu” varken, neden yıllardır aynı tartışmayı yapıyoruz? Bu sorunun cevabı biraz da medya mimarisinde saklı.
2011’de News of the World telefon dinleme skandalının ardından Britanya’da basın etiği ve düzenlemesini incelemek üzere Sir Brian Leveson öncülüğünde bir soruşturma hayata geçirilmişti. “Leveson Soruşturması” olarak bilinen bu soruşturmanın önerileri üzerine medya platformlarına yönelik bir “bağımsız öz-düzenleme ve tanınma” modeli şekillendirildi. Bu modelde basın kuruluşlarının bağımsız düzenleyiciler aracılığıyla kendilerini denetlemesi ve bu düzenleyicilerin dış bir tanıma mekanizması tarafından onaylanması öngörülüyordu.
Ancak pratikte basın platformlarının çok büyük kısmı gönüllü bir yapıya yöneldi. Bağımsız Basın Standartları Organizasyonu (IPSO) isimli kurum, yani Birleşik Krallık’taki en büyük basın öz-düzenleyicisi ve çok sayıda ulusal gazete ile dergiyi kapsayan kuruluş da bu çerçevede ortaya çıktı. Bununla birlikte IPSO resmî akreditasyon için başvurmadı. Mevcut durumda hükümet ise medya platformlarının kendilerine yönelik düzenlemeler gerçekleştirmesini “basın özgürlüğü için önemli” görüyor ve bu nedenle basın düzenleyicilerinin işleyişine müdahil olmuyor.
Bununla birlikte Britanya medyasında gerekli öz‑düzenleme mekanizması ise çalışmıyor. Basın Tanıma Kurulu (PRP) tarafından yayımlanan kapsamlı inceleme, 2018-2022 arasında IPSO’nun (kapsam dışı/üçüncü taraf başvurular ayıklandıktan sonra) medya platformlarına dair şikayetlerin sadece yüzde 3,82’sini soruşturduğunu ve yalnızca yüzde 0,56’sını haklı bulduğunu raporluyor. Ayrıca IPSO’nun hiç para cezası kesmediğini ve anlamlı yaptırımlar uygulamadığını da vurguluyor.
Bu düzenleme tablosu, Birleşik Krallık’ın iletişim düzenleyicisi Ofcom’un (Office of Communications; Türkiye’de RTÜK, Almanya’da Die Medienanstalten) “güçlü olduğu alan” ile “hiç yetkisinin olmadığı alan” arasındaki farkı büyütüyor. Ofcom, yayıncılık alanında Broadcasting Code aracılığıyla içerik standartlarını uyguluyor. Örneğin nefret söylemine ilişkin Rule 3.2 (nefret söylemi içeren materyalin yayınlanmaması, bağlam istisnası) ve haberlerde gereken doğruluk / gereken tarafsızlık ilkeleri (Rule 5.1) bu çerçevenin parçaları.
Ofcom, yayıncılığı lisanslar ve bu kod üzerinden içerik standartlarını denetler. Ancak aynı standartlar gazete ve birçok online haber sitesine otomatik olarak uygulanmaz. Bu alanda temel mekanizma basın öz-düzenlemesidir. Sonuç olarak, TV veya radyoda yaptırım doğurabilecek bir nefret söylemi ya da belli kesimlerin aşırı bağlamlarda ele alınması, basın ve çevrimiçi basında çoğu zaman yalnızca sınırlı bir şikâyet prosedürüyle karşılaşır.
“İslamofobi” ve “Müslüman Karşıtı Düşmanlık” Kavramları
Düzenleme ve yaptırım kadar önemli bir diğer mesele ise kullanılan kavramlara dair tarifler. Britanyalı Müslümanlarda Dair Tüm Partilerden Parlamenter Grubu (APPG on British Muslims) tarafından geliştirilen çalışma tarifi, İslamofobiyi “kökleri ırkçılıkta olan ve Müslüman olan ya da Müslüman olarak algılanan kimseleri hedef alan bir ırkçılık türü” olarak tanımlıyor. Bu tanım, meselenin yalnızca dine yönelik eleştiri değil, çoğu zaman ırksallaştırma ve kimliği hedef alma boyutunu da görünür kılıyor.
Hükümet ise 10 Mart 2026’da, “İslamofobi” (“Islamophobia”) terimi yerine “Müslüman karşıtı düşmanlık” (“anti-Muslim hostility”) başlığıyla yasal açıdan karşılığı olmayan bir tanım açıkladı. Bu tanım üç paragrafta anlatılıyor: Müslümanlara (veya Müslüman olduğu varsayılanlara) yönelik şiddet, tehdit veya taciz gibi suçlar; Müslümanları kolektif ve sabit olumsuz özelliklerle damgalayan ön yargılı stereotipleştirme; kurumlar içindeki pratik ve ön yargılar da dahil olmak üzere Müslümanları dezavantajlı kılmayı amaçlayan hukuka aykırı ayrımcılık.
Bu bağlayıcı bir yasa değil, kurumlar için bir “rehber araç” olarak sunuluyor. Ayrıca inançların eleştirilmesi veya alaya alınmasının hukuken mümkün olduğu özellikle vurgulanıyor.
Ancak yeni tanımın, APPG on British Muslims tarafından geliştirilen 2018 İslamofobi tanımının seyreltilmiş bir versiyonu olduğu yönünde eleştiriler de gündeme geldi. Eleştiriler ayrıca sürecin İngiliz Müslüman toplumunun geniş kesimleriyle yeterli istişare yapılmadan yürütüldüğünü ileri sürüyor.
Özellikle Birleşik Krallık’taki en büyük Müslüman temsil kuruluşu olan Britanya Müslüman Konseyi (MCB), tanımın hazırlanma sürecinde şeffaflık ve anlamlı topluluk katılımının eksik olduğunu belirterek bu aşamada tanımı destekleyemeyeceğini açıkladı. MCB, sivil toplum kuruluşlarına ve kamu kurumlarına, 2018’de APPG on British Muslims tarafından geliştirilen ve 800’den fazla kuruluş, 100’ün üzerinde akademisyen ve dönemin iktidardaki Muhafazakâr Parti hariç tüm büyük siyasi partileri tarafından desteklenen İslamofobi tanımının Birleşik Krallık’ta hâlâ en yaygın kabul gören çerçeve olduğunu hatırlattı.
Bu tercihin “daha zayıf” olabileceğine dair kaygılar iki noktada toplanıyor:
- “İslamofobi” yerine “düşmanlık/hostility” ifadesinin seçilmesi, ırksallaştırma ve “Müslümanlık göstergeleri” üzerinden ayrımcılığı kavramsal olarak geri plana itebilir.
- Tanımın yasal mevzuatta yer almıyor olması, uygulamada parçalı bir benimsemeye yol açabilir. Tanımın “ırk” unsuruna açık bir referans içermemesi de dikkat çekiyor ve bu durum çalışma grubu içinde dahi ihtilaf konusu oldu.
Politika Önerileri ve Avrupa’daki Türkiyeli Müslümanlara Çağrı
Bu yazının iddiası, “medya kötü” gibi kolay bir genelleme değil. Aksine CfMM’nin bulguları, iyi örneklerin mümkün olduğunu ve bazı kurumların düşük “aşırı ön yargı” oranlarıyla bunu gösterdiğini söylüyor. O hâlde soru, “mümkün olanı norm hâline getirecek” bir kamu politikası çerçevesi olup olamayacağı.
Bu bağlamda bazı öneriler şu şekilde özetlenebilir:
- Ofcom’un erişiminin (en azından büyük ölçekli online haber sitelerini kapsayacak biçimde) güncellenmesi; yayıncılıkta uygulanan “gereken doğruluk / gereken tarafsızlık ilkeleri” yaklaşımının dijital haber ekosistemine uyarlanması.
- Nefret söylemiyle ilgili Rule 3.2 gibi standartların, platformlar arası tutarlı bir çerçevede ele alınması ve “haber” formatının arkasına saklanan açık nefretin yaptırımsız kalmaması.
- “Tarif” meselesinde netlik: APPG’nin ırkçılık vurgusunu içeren “İslamofobi” tanımı ile hükümetin “Müslüman karşıtı düşmanlık” yaklaşımı arasındaki farkların açıkça tartışılması; uygulanabilir ve ölçülebilir bir çerçevenin benimsenmesi.
- Basın hesap verebilirliğinin yalnızca gönüllü öz‑düzenlemeye bırakılmaması; PRP’nin işaret ettiği etkinlik sorunları dikkate alınarak, şikâyet‑soruşturma‑yaptırım zincirinin güçlendirilmesi.
9 Mart 2026’da Londra’da Parlamento’da düzenlenen CfMM rapor lansmanını yerinde izlerken, salondaki ortak duygunun şu olduğunu gördüm: Bu mesele “temsil”den ibaret görülüp ertelendiğinde, bedeli sokakta ödeniyor. CfMM’nin raporu yalnızca bir araştırma değil; toplumun tamamına, özellikle de Müslümanlara, “Müslümanlar medyada nasıl anlatılıyor ve bunun sonuçları nedir?” sorusunu tekrar soran bir uyarı metni.
Avrupa’daki Türkiyeli Müslüman cemaatler için çağrı da burada başlıyor. Britanya medyasında üretilen anlatılar, sosyal medya ve dijital platformlar üzerinden hızla kıta geneline taşınıyor. Almanya’dan Hollanda’ya, Fransa’dan Avusturya’ya benzer kalıplar birbirini besliyor. Bu yüzden:
- Nefret suçlarını ve ayrımcılığı görünür kılmak (resmî başvuru ve güvenilir izleme kanallarıyla),
- Yanlış bilgiye karşı medya okuryazarlığını yaygınlaştırmak,
- Seçilmiş temsilcilerden ve düzenleyici kurumlardan hesap sormak,
- İyi habercilik örneklerini desteklemek Müslümanların medya bağlamında taşıdığı demokratik sorumluluğunun bir parçası olacaktır.