İran

ABD’nin Savaşı Duygusuzlaştıran Yeni Dili: “Meme” Kültürü ve Oyunlaştırılmış Şiddet

ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını video oyunu estetiği ve "meme" kültürüyle (esprili görsellerle) sunması, savaşın bağlamını geri plana iterken şiddeti sıradanlaştırıyor; böylece kamuoyunun hem olan biteni kavrama hem de bu ölümler karşısında duygusal tepki geliştirme kapasitesi zayıflıyor.

ABD’nin Savaşı Duygusuzlaştıran Yeni Dili: “Meme” Kültürü ve Oyunlaştırılmış Şiddet
İran'a yönelik savaş kapsamında Beyaz Saray tarafından paylaşılan bazı propaganda görselleri. | Fotoğraflar: The White House X hesabı. Kolaj: Perspektif.

Son günlerde milyonlarca kişi, Beyaz Saray tarafından paylaşılan ve ABD’nin İran’daki hedeflere yönelik saldırılarını gösteren bir videoyu izledi. Ancak bu görüntüler yalnızca Call of Duty oyununu andırmakla kalmadı; gerçek saldırı kayıtları ile oyundan alınmış görüntüler iç içe geçirilmiş, hatta performansı ödüllendiren ve başarı hissi simüle eden “killstreak”animasyonları bile eklenmişti.

Hükûmetler giderek daha fazla savaşları video oyunlarının ve internetteki “meme” (esprili viral görüntüler) içeriklerin görsel diliyle anlatıyor. Bu yaklaşım yalnızca şiddeti sıradanlaştırmakla kalmıyor; aynı zamanda insanların bu şiddetin kurbanları için yas tutmasını da zorlaştırıyor, çünkü yaşanan acıya karşı verdiğimiz tepkileri adeta uyuşturuyor.

Bu bir iletişim tercihi olmanın ötesinde, şiddeti nasıl yorumladığımızı şekillendiren bir taktik. Dahası, kimin ölümünün gerçekten “ölüm” olarak algılanacağını sessizce belirleyen bir çerçeve kuruyor.

@whitehouseAmerica stays undefeated♬ original sound – The White House

Savaşın Esprili Görsellere ve Viral İçeriğe Dönüştürülmesi

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda saldırıları ve “Operation Epic Fury” adı verilen geniş çaplı askerî operasyonu sitayişle karşıladı. Bu durum, askeri sözcülük ile savaş meraklısı bir dil arasındaki mesafeyi giderek ortadan kaldırıyor.

Beyaz Saray’ın videosu tekil bir örnek değil. Sosyal medyada askerî görüntüler giderek daha fazla oyun klipleri ya da meme formatında dolaşıma giriyor: nişangâh grafikleri eklenmiş drone saldırıları, tempolu müzik eşliğinde sunulan patlamalar… Hatta İç Güvenlik Bakanlığının (DHS) bir ICE operasyonu videosu, Pokémon tema müziğiyle paylaşılmıştı.

Ancak bu içerikleri viral yapan özellikler, görüntülerin arkasındaki gerçekliği de düzleştiriyor. Kritik bağlam çoğu zaman kayboluyor: Hedef kimdi? Siviller zarar gördü mü? Saldırı hukuka uygun muydu? Bu sorular, 20 saniyelik bir videoda neredeyse hiç yer bulmuyor.
Oysa savaşın görsel dili asla masum değildir. İnsanlara nasıl hissetmeleri gerektiğini de ima eder. Sorun, hükûmetlerin bu dili bilinçli şekilde oyun estetiğine yaklaştırmasıyla büyüyor. Çünkü bu dilin içinde “sonuç” yoktur.

Meme kültürü de bu durumu derinleştirir. İroni ve mizah, yapısal olarak yas duygusuna karşıttır. Temel işlevleri mesafe yaratmaktır. Şiddet bir şaka ya da “öne çıkan anlar” videosu gibi dolaşıma girdiğinde, onun duygusal gerçekliğine erişmek zorlaşır. Savaş hâlâ görülür, ancak artık aynı şekilde hissedilmez.

Savaşları Canlı Yayından Veren CNN’den Günümüzün Call of Duty Kliplerine

Bir zamanlar “CNN etkisi” olarak adlandırılan olgu, Vietnam’dan Somali’ye uzanan savaşların televizyon aracılığıyla evlere taşınmasına dayanıyordu. Acı görüntüler, uzak çatışmaları görünür kılar ve hükümetler üzerinde ahlaki baskı oluştururdu.

Bu model kusurlu ve seçici olsa da temel mantık şuydu: “Görmek” hissetmeye, hissetmek ise hesap verebilirliğe yol açar. Kamera olay yerinde kalır, muhabir ölenlerin adını söyler, izleyiciye gördüğünü anlaması için zaman tanınırdı.

Bu yapı, sosyal medya öncesinde bile çözülmeye başlamıştı. 1991 yılındaki Körfez Savaşı yeni bir estetik getirdi: Yukarıdan çekilmiş, hedeflerin yeşilimsi ekranlarda soyut şekillere dönüştüğü “nokta atışı” saldırılar.

İnsan bedeni kadrajdan silindi; yerini “akıllı bomba” ve “cerrahi saldırı” gibi teknolojik hassasiyet vaadi aldı. Amerikalı eleştirmen Susan Sontag, bu dönüşümün izleyicileri askeri sonuçlardan çok askeri teknolojiye odaklanacak şekilde eğittiğini vurgulamıştı.

@whitehouseThis regime will soon learn that NO ONE should challenge the strength and might of the United States Armed Forces.♬ original sound – The White House

Yası Tutulamayan Ölüler

Filozof Judith Butler, bazı hayatların yas tutulmaya “değer” görülmesini mümkün kılan koşulu “yas tutulabilirlik” (grievability) olarak tanımlar. Her ölüm eşit şekilde yas tutulmaz; bazı bedenler, kültür ve siyaset tarafından ahlaki ilginin dışında bırakılır. Beyaz Saray’ın kullandığı görsel dil, insanları birer oyun avatarı gibi çerçeveliyor. Oysa oyun avatarları doğası gereği yas tutulacak varlıklar değildir; onlar hedeflerdir, “öldürme skorları”dır.

28 Şubat’ta Minab’daki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na düzenlenen ABD hava saldırısında çoğu 12 yaşın altındaki kız çocukları olan 175’ten fazla kişi öldürüldü. Ancak bu çocuklar Beyaz Saray’ın içeriklerinde hiç yer almadı. Konu gündeme geldiğinde Başkan Trump, okulun İran tarafından bir Tomahawk füzesiyle vurulmuş olabileceğini öne sürdü ve ardından “Bu konuda yeterince bilgiye sahip değilim. Rapor ne gösterirse onunla yaşamaya hazırım.” dedi.

Hegseth ise Pentagon’un sivilleri korumaya yönelik birimini dağıttı ve askerî operasyonların uluslararası hukuka uygunluğunu denetleyen hukukçuları görevden aldı; bu isimleri “engelleyici unsurlar” olarak nitelendirdi. Oysa savaşın demokratik denetimi yalnızca bilgiye değil, ahlaki tepkiye de bağlıdır: Olanların gerçekten önemli olduğunu hissedebilme kapasitesine.

Duygusal Tepkileri Engelleyen Bu İletişim Stratejisine Karşı Ne Yapılabilir?

Memeler dolaşmaya devam edecek. Hükümetler, kalabalık dijital alanlarda dikkat çekmek için yarışmayı sürdürecek. Ancak başlangıç noktası, meselenin ne olduğunun farkına varmaktır. Sorun sadece viral videoların bağlamdan yoksun olması değil; kullanılan görsel dilin, sağlıklı bir kamusal tartışma için gerekli duygusal tepkileri baştan engellemesidir.

Sivil kayıpların önlenmesi üzerine çalışmış eski bir ABD özel operasyon hedefleme uzmanı olan Wes J. Bryant durumu şöyle özetliyor: “En azından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel ölçekte oluşturmaya çalıştığımız kurallar ve normlardan uzaklaşıyoruz. Artık hiçbir hesap verebilirlik yok.”

İzleyiciler de durup düşünmeyi öğrenebilir. Sadece ne olduğunu değil, izledikleri formatın onlara neyi hissetmelerini engellediğini ve kimin hakkında bu mesafeyi yarattığını sorgulamak gerekir. Bu soru, ciddiyetle sorulduğunda hesap verebilirliğin başlangıcıdır.

Savaş, bir “öne çıkan anlar” videosu olarak yaşanmaz. Savaş; kayıp, belirsizlik, yas ve geri döndürülemez yıkım olarak deneyimlenir. Bu gerçeği yeniden hatırlamak, bir medya okuryazarlığı meselesinden çok ahlaki bir sorumluluktur.

NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 12 Mart’ta The Conversation‘da yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.

Dr. Daniel Baldino

Dr. Daniel Baldino, Notre Dame Üniversitesi (Fremantle) bünyesinde Avustralya dış, savunma ve güvenlik politikaları ile istihbarat çalışmaları alanında uzmanlaşmış bir siyaset bilimcidir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler