Bombalanan Beyrut’tan Bir Mektup: “Almanya Dış Politikada Kendi Sesini Yeniden Bulmalı”
İsrail’in Lübnan’daki saldırıları sivil altyapıyı hedef alırken, Almanya’nın uluslararası hukuk söylemi ile fiili tutumu arasındaki mesafe yeniden tartışılıyor; Avrupa’nın ABD-İsrail hattından ne ölçüde bağımsız bir dış politika kurabileceği sorusu giderek keskinleşiyor.
Kendimi bu satırları artık Beyrut’tan değil, -mesleki evim olan- Beyrut hakkında yazarken buluyorum. Beyrut benim derinden bağlı olduğum, yirmi beş yılı aşkın süre önce doktora tezimin konusu olan ve Eylül 2023’ten bu yana Orient-Institut Beirut’un (OIB) direktörlüğünü yürütme onuruna sahip olduğum bir şehir. İsrail ile Hizbullah arasındaki asimetrik savaş 2 Mart 2026’da yeniden alevlendiğinde ve Lübnanlı sivilleri bir kez daha Beyrut’un güneyinden, bir önceki savaşın yıkıntıları arasından kaçmaya zorladığında, Alman Büyükelçiliği kriz seviyesini “3a”ya yükseltti. Bu endişe verici yeni bir dip noktasıydı: 2024 sonbaharındaki İsrail kara harekâtı sırasında bile yalnızca “2c” seviyesine ulaşılmıştı. Bunun sonucunda eşim, görevlendirilmiş meslektaşlarım ve ben ülkeyi terk etmekle talimatlandırıldık.
OIB 1961’den bu yana burada faaliyet gösteriyor. Yeşil Hat (1949 Ateşkes Sınırları) üzerinde geçen on beş yıllık iç savaşı atlattı; 2020’deki liman patlamasından ise neyse ki yalnızca süslemeli pencereleri ve ahşap kaplamaları zarar görmüş şekilde çıktı. Son altmış beş yılın tüm krizlerine dayanıklılık gösterdi. Zokak el-Blat’taki tarihî villamız, Goethe Enstitüsüne birkaç adım mesafede, 145 bini aşkın eserden oluşan bir kütüphaneye ev sahipliği yapıyor ve otuzdan fazla çalışan ile araştırmacıya çalışma alanı sunuyor. 12 Mart 2026’da ve 18 Mart gecesi yeniden roketler en yakın çevreye isabet etti.
Hizbullah ile Savaştığını Söyleyen İsrail, İki Üniversite Personelini ve Katolik Rahibi Öldürdü
Enstitünün hemen yanında, 2 Mart 2026’da bir okul yeniden yüzlerce yerinden edilmiş insan için sığınak hâline geldi. Çalışanlarımız, güneydeki kasaba ve köylerden üzerlerindeki kıyafetlerden başka neredeyse hiçbir şey olmadan gelen onlarca aile ferdini evlerinde ağırlıyor. Öğrenciler ve eski stajyerler, şehirdeki yardım kuruluşlarında ve aşevlerinde gönüllü olarak çalışıyor. Enstitü ise şu anda, güney banliyölerini terk etmek zorunda kalan güvenlik görevlilerimizi ve ailelerini barındırıyor.
İsrail’in bombardımanı artık sivil kurumları da es geçmiyor. 14 Mart’ta bir insansız hava aracı saldırısı, Beyrut-Hadath’taki devlet üniversitesinin Refik Hariri kampüsünde iki profesörü kampüs avlusunda öldürdü. 9 Mart’ta ise Katolik bir rahip olan Père Pierre al-Rahi, güneydeki köyünde topçu ateşi sonucu hayatını kaybetti; Papa XIV. Leo’nun özel temsilcisi geçtiğimiz hafta sonu taziye için bölgeyi ziyaret etti.
İsrail ordusu dört yüz Hizbullah üyesinin öldürüldüğünü iddia ediyor, ancak “Lavender” ve “Gospel” gibi yapay zekâ programları “üyeliği” nasıl belirleyebilir? Bu sistemler, doğrulanmamış olasılık hesaplarından öteye geçemiyor. Bu tür bir savaş yürütme biçimi uluslararası hukuku ihlal etmektedir. Lübnan Sağlık Bakanlığına göre 2 Mart’tan bu yana aralarında yüzden fazla çocuğun da bulunduğu 1.000’den fazla kişi hayatını kaybetti. Hristiyanlar da Müslümanlar da koruma, güvenlik ve umuttan yoksun bırakılmış durumda. Bu durum, uluslararası toplum kararlı bir şekilde harekete geçmedikçe sürecek.
Uluslararası Hukukun Bir Kez Daha Çiğnendiği “Dördüncü Körfez Savaşı”
Birinci Körfez Savaşı, Saddam Hüseyin’in 1980’de İran’a yönelik işgaliyle başlayan ve sekiz yıl süren bir çatışmaydı; Saddam bu adımı, yeni kurulan İslam Cumhuriyeti’nin zayıflığından faydalanmak amacıyla attı. İran rejimi de bu savaş sırasında “stratejik derinlik” doktrinini geliştirdi. Reagan yönetimi ise “çifte çevreleme” (dual containment) politikası izleyerek önce Irak’ı, ardından İran’ı silahlandırdı (“Irangate” ve “Tanker Savaşı”); nihayet 1988’e gelindiğinde Saddam hem mühimmatını hem de petrol rezervlerini tüketmişti.
1990-91’deki İkinci Körfez Savaşı’nı hatırlayacak yaştayım. O dönemde İskenderiye’de Arapça öğreniyordum ve Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher, müzakereler için Mısır’ın bu liman kentine gelmişti. Öneri, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi karşılığında Suudi Arabistan’ın petrol üretimini kısmaktı. Böylece yükselen petrol fiyatları Irak’ın yeniden inşasını finanse edecekti. Saddam bunu reddetti. Kuveyt’in petrol sahaları haftalarca yandı; dumanın kokusunu Mısır’da bile hissedebiliyorduk. Saddam’ın Kuveyt’i ilhakı uluslararası hukukun açık bir ihlaliydi ve Almanya’nın da aralarında bulunduğu otuzdan fazla devletin yer aldığı, Birleşmiş Milletler yetkisiyle oluşturulmuş bir koalisyon tarafından karşılık buldu. George Bush Sr. dönemin hukuki çerçevesi içinde hareket etti.
Ancak hukuka uygun kararların bile bir bedeli vardır: Suriye’nin koalisyona katılması karşılığında Başkan Hafız Esed’e, savaşın yıprattığı Lübnan üzerinde askerî kontrol kurması için zımni bir yeşil ışık yakıldı. 1991’deki bu anlaşma, her iki ülkeyi de otuz yıl boyunca şekillendirdi; Suriye’yi İran ve Hizbullah’ı birbirine bağlayan anti-emperyal “Direniş Ekseni”nin merkezi hâline getirdi. Ancak Esed rejiminin çökmesi ve Suriye’de Sünni bir milis grubunun iktidara gelmesiyle bu eksen kırılmış durumda. Buna rağmen Şam’daki yeni yönetim, şu ana kadar İsrail tarafından Hizbullah’a karşı harekete geçmeye provoke edilmedi. Şam sessizliğini koruyor; Suriye hatta yerinden edilmiş Lübnanlıları kabul ediyor.
2003’teki Amerikan-İngiliz Irak işgali -Üçüncü Körfez Savaşı- herhangi bir yetkiye dayanmıyordu ve uluslararası hukukun ihlaliydi. Dünya genelinde milyonlar protesto gösterileri düzenledi. Dönemin Dışileri Bakanı Joschka Fischer (1998-2005), Fransız mevkidaşı Dominique de Villepin’in desteğiyle, Almanya’nın karşı çıkışını “İkna olmuş değilim.” sözleriyle dile getirirken haklıydı. Bu tutum bir zayıflık göstergesi değil, olgun ve bağımsız bir dış politikanın ifadesiydi. Almanya’nın uluslararası itibarını güçlendirdi ve nihayetinde transatlantik ilişkileri koparmadı. Ancak Irak, o işgalin etkilerinden hâlâ tam olarak kurtulabilmiş değil.
Almanya Lübnan İçin Daha Fazlasını Yapmalı ve Kendi Sesini Bulmalı
Lübnan’da insanlar, Alman hükûmetinin İsrail’in kara harekâtına karşı çıkmasından -görünüşe göre uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini yeniden hatırlamasından- şaşkınlık duyuyor. Ancak İsrail bombaları hiçbir engelle karşılaşmadan ve ayrım gözetmeksizin düşmeye devam ederken -köprüleri ve yolları yıkarken, kritik altyapıya zarar verirken ve tüm köyleri boşaltırken- bu söyleme tam anlamıyla güven duymuyorlar.
Nevaf Selam liderliğindeki Lübnan hükûmeti aktif ve somut desteği hak ediyor. Bu hükûmet -belki de Lübnan’ın son on yıllarda gördüğü en nitelikli yönetim- hukukun üstünlüğünü, egemenliği ve ülkenin ulusal savunması üzerinde devlet kontrolünü temsil ediyor. İşlevsiz bir devleti devralmış durumda ve Avrupa’nın desteğine acil biçimde ihtiyaç duyuyor. Bu destek olmadan, devlet artan gerilimin baskısı altında çökecek – ve onunla birlikte istikrar için kalan son gerçekçi umut da ortadan kalkacaktır.
Almanya, İspanya ve Arap Körfez ülkeleri gibi Avrupalı ortaklarıyla birlikte, Washington ve Tel Aviv’in militarist politikalarından açıkça mesafe koymalıdır. Avrupa, başkalarının gündemleri için araçsallaştırılmasına izin vermemelidir. AB üyesi devletler, tıpkı Almanya ve Fransa’nın 2003’te yaptığı gibi, bağımsız ve güvenilir bir ses geliştirmelidir. Bu tutum Amerikan karşıtlığı değildir; aksine bir demokrasinin, anayasası ve uluslararası hukuk doğrultusunda hareket etmesinin temel bir gereğidir. Alman anayasasının 25. maddesi, uluslararası hukuku devlet aklının ve müttefiklerin tercihlerinin üzerinde konumlandırır. Nitekim Almanya, Nazi yönetiminin dehşetinden sonra ancak uluslararası hukuku açık biçimde benimsemesi sayesinde uluslararası topluma yeniden kabul edilmiştir.
1948’den bu yana Orta Doğu’daki sekizinci savaş olan bu çatışma sona erdirilmelidir. Barış, uluslararası hukukun sağlam zemini üzerinde müzakere edilmeli ve nihayet bölgedeki istikrarsızlığın temel nedenlerini ele almalıdır.
NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “Letter from Beirut On War, International Law and Good German Foreign Policy” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında yayımlanmaktadır.