Avusturya’daki başörtüsü tartışmalarını otuz yıldır takip ediyorum. Otuz yıldır bu tartışmalar aynı noktada dönüp duruyor. Bu süre zarfında, köklü biçimde yerleşmiş kendi dininden kurtarılması gereken çaresiz ve baskı altındaki kadın anlatısına karşı yorulmadan mücadele eden sayısız Müslüman kadına tanıklık ettim. Müslüman kadınlar, yalnızca dinî bir emri günlük yaşamlarında görünür biçimde yerine getirdikleri için otomatik olarak baskı altında, çaresiz, hatta tehdit olarak algılanmaya karşı çıkıyorlar.

Bu kadınlar, dinleriyle kurdukları ilişkide İslam’ın kendilerine tanıdığı eğitim, boşanma, mülkiyet ve manevi eşitlik gibi güvence altına alınmış haklara işaret ediyorlar. Birçokları için başörtüsü takmak, yalnızca bir geleneğin benimsenmesinden ibaret değil; bilinçli ve özgürleştirici bir pratiğin ifadesi. Başörtüsünü, kendileri açısından güç, onur ve kişisel özerklik kaynağı olarak gördükleri, Allah’a duydukları derin bağlılık nedeniyle takıyorlar.

Buna rağmen bu kadınlar, kamusal tartışmalarda süregelen bir şüphecilikle karşı karşıya kalıyorlar. Anlattıkları deneyimler çoğu zaman yapısal bir asimetriyle karşılanıyor: İlgili kişilerin bizzat yaşadıkları gerçeklik dışarıdan yeniden yorumlanıyor ve kendi muhakeme yetenekleri sorgulanıyor. İslam gibi son derece heterojen bir din söz konusu olduğunda toplumsal rol kalıplarına yönelik eleştiriler hızla genelleştirilirken Müslümanların farklı yaşam biçimleri kamusal tartışmalarda göz ardı ediliyor.

Müslüman kadınlar bu tartışmalarda yalnızca çeşitli argümanlara değil, aynı zamanda köklü biçimde yerleşmiş İslam karşıtı yakıştırmalara karşı da mücadele ediyorlar. Söyledikleri değersizleştiriliyor, entelektüel birikimleri görmezden geliniyor ve dinî pratikleri dışarıdan yorumlanıyor. Epistemik adaletsizliğin özü tam da budur: Toplumsal önyargılar kadınların dış görünüşlerinin nasıl anlaşılması gerektiğini belirlerken ilgili kişilerin kendi kimliklerini yorumlama ve tanımlama hakkı ellerinden alınır.

Müslüman kadınlar hakkında ne denli büyük bir kesinlikle hüküm verilmesi dikkat çekici. Bu kadınların açıklamaları, yalnızca baskı altındaki kadın imajını doğruladığı sürece kabul görüyor. Buna karşı çıktıklarında ise henüz kendi ezilmişliklerinin farkına varamamış kadınlar olarak değerlendiriliyorlar. Böylece her türlü itiraza karşı kendisini bağışık hâle getirmiş bir yorumlama kalıbı ortaya çıkıyor.

Eğitim alanında otuz yılı aşkın deneyime sahip bir eğitimci olarak, dinî gerekçelerle başörtüsü takmaya zorlandığı için eğitimini yarıda bırakan tek bir kadınla bile karşılaşmadım. Buna karşılık, İslami yaşam biçimlerini görünür biçimde sürdürme kararları nedeniyle sistematik ayrımcılığa, dışlanmaya ve cesaret kırıcı tutumlara maruz kalan sayısız genç kadınla karşılaştım. Burada sembolik bir değersizleştirme biçimi kendisini gösteriyor: Bu kadınların bireysellikleri, entelektüel kapasiteleri ve kişisel gelişim arzuları yok sayılıyor. Geleceklerinin önündeki engel dinleri değil, toplumdaki hâkim kesimin hoşgörüsüzlüğüdür.

Bu kadınların birçoğunun ayrımcılığa ve yapısal engellere rağmen inançlarına bağlı kalması, en azından kısmen inançlarından beslenen bir psikolojik dayanıklılığa sahip olduklarını gösteriyor.

Yasak Yoluyla “Kendi Kaderini Tayin Hakkı”

Aralık 2025’te Avusturya Ulusal Meclisi, bu kez devlet okulları ve özel okullarda 14 yaşından küçük kız çocuklarını kapsayan yeni bir başörtüsü yasağını kabul etti. Yasak, 1 Eylül 2026’da yürürlüğe girdi. Hükûmet partileri Avusturya Halk Partisi (ÖVP), Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ) ve NEOS’un yanı sıra muhalefetteki Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) de düzenlemeye destek verdi. Yalnızca Yeşiller yasaya karşı çıktı. FPÖ’ye göre ise yasak yeterince kapsamlı değildi: Parti, yasağın kadın öğretmenleri ve okullarda çalışan diğer personeli de kapsayacak şekilde genişletilmesini talep etti.

Somut yasak hükmü, Okulda Eğitim Kanunu’nda yapılan değişikliğin bir parçası olarak, SchUG’nin 43a maddesinin birinci fıkrasında yer alıyor. Üstelik bu hüküm, ironik biçimde, “Çocukların Yaşlarına Uygun Gelişim ve Kendilerini Gerçekleştirme Özgürlüklerinin Korunması” başlığı altında düzenlenmiş.

Kanunda kelimesi kelimesine şu ifadeler yer alıyor:

“Çocuğun üstün yararı doğrultusunda tüm kız ve erkek öğrencilerin mümkün olan en iyi şekilde gelişmelerini ve kendilerini gerçekleştirmelerini sağlamak ve özellikle kız çocuklarının kendi kaderlerini tayin etme haklarını, eşitliğini ve görünürlüğünü teşvik etmek amacıyla, 14 yaşını doldurmamış kız öğrencilerin İslami geleneklere göre başı örten bir başörtüsü takmaları yasaktır.”

Demek ki kız çocuklarının kendi kaderlerini tayin etme hakkı, onların dinî bir tercihinin yasayla yasaklanması yoluyla güvence altına alınacak. Siyasi gerekçelendirmelerde bu çelişkinin neredeyse hiç rahatsızlık yaratmıyor görünmesi oldukça dikkat çekici.

Bu, Avusturya’da bir hükûmetin Müslüman kız çocuklarının özgürlüğünü bir yasak aracılığıyla güvence altına alabileceğine inandığı ilk örnek değil. Daha 2019 yılında ilkokula giden kız çocuklarına yönelik bir başörtüsü yasağı yürürlüğe konulmuştu. Aralık 2020’de Anayasa Mahkemesi bu yasayı anayasaya aykırı bularak iptal etti. Yasa, din özgürlüğüyle bağlantılı olarak eşitlik ilkesini ve devletin dinî ve dünya görüşleri karşısında tarafsız kalma yükümlülüğünü ihlal ediyordu. Şimdi ise yaş sınırının genişletildiği yeni bir girişim söz konusu. Yeni düzenlemenin anayasaya uygun olup olmadığı hâlâ açıklığa kavuşmuş değil. Anayasa Mahkemesinin 2027 yılının ilk yarısında bir karar vermesi bekleniyor.

Siyasi tartışmalar, dinî veya toplumsal baskı gibi karmaşık bir meselenin kıyafet yasağıyla çözülebileceği izlenimini yaratıyor. Kız çocuklarının dinî ya da ailevi baskı altında kalabilecekleri tartışmasız bir gerçek. Bu tür durumlar pedagojik müdahaleleri ve gerektiğinde devletin korumasını gerektirir. Ancak genel nitelikli bir yasak, gerçekten baskı altında tutulan bir kız çocuğuyla kendi dinî inancı doğrultusunda hareket eden bir kız çocuğu arasında ayrım yapmıyor.

Kendi kaderini tayin etme hakkı, devletin bir insanın yerine geçerek onun için hangi kararın doğru olduğuna hükmetmesi anlamına gelmez. Bu hak, insanların kendi kararlarını verebilecek duruma gelmelerini sağlamak ve onları gerçek baskılardan korumak anlamına gelir. Bu iki hususu birbirine karıştıranlar, devletin koruma yükümlülüğünü bireyler üzerinde vesayet kurma yetkisine dönüştürür. Başörtüsünü kendi inancıyla takan bir kız çocuğu, onu çıkarmaya zorlandığında kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmış olmaz.

Küçük Kız Çocuklarının Başörtüsü Üzerinden Yapılan Siyaset

Bu yasağın gerçekten yalnızca kız çocuklarının korunmasını mı amaçladığı, yoksa aynı zamanda devletin yaptırım gücünü sergilemeye mi hizmet ettiği sorusu kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Başörtüsü, uzun zamandır entegrasyon, din ve aidiyet konularındaki toplumsal çatışmaların üzerine yansıtıldığı bir simgeye dönüşmüş durumda. Siyaset, bu meselelerin karmaşıklığıyla yüzleşmek yerine, tam da koruduğunu iddia ettiği kız çocuklarını hedef alan bir yasağa başvuruyor.

Böylece Müslüman kız çocukları, ne kendilerinin yol açtığı ne de yönünü belirleyebildikleri siyasi bir çatışmanın içine çekiliyor. Dinî kıyafetlerine, başkalarının belirlediği toplumsal ve siyasi anlamlar yükleniyor. Onların başörtüleri üzerinden toplumsal normlar ve kadınların özgürleşmesinin nasıl yorumlanacağına kimin karar vereceği tartışılırken kendi inançları neredeyse hiç dikkate alınmıyor.

Müslüman kadınlara yönelik toplumsal tartışmalarda onlarca yıldır varlığını sürdüren önyargı, böylece devlet tarafından meşrulaştırılmış yeni bir boyut kazanıyor: Bu kadınların dinî tercihlerinin kendi inançlarının bir ifadesi olamayacağı, aksine mutlaka karar verme ehliyetinden yoksun olmalarından ve dinî baskıdan kaynaklandığı düşüncesi. Dolayısıyla yasak yalnızca dinî bir pratiği sınırlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda bu pratiğe ilişkin belirli bir toplumsal yoruma devlet eliyle fiilî geçerlilik kazandırıyor.

Bunun sonuçları hiç de soyut değil. Yasak, doğrudan okul hayatına müdahale ediyor. Öğretmenler, ilgili kız çocuklarından başörtülerini çıkarmalarını istemekle yükümlü. Tekrarlanan ihlallerde okul yönetimi ve eğitim makamlarıyla görüşmeler yapılıyor. Nihayetinde veliler idari para cezalarıyla ve çocuk ve gençlik yardım kurumlarına çocuğun tehlikede olduğuna ilişkin bildirimde bulunulması ihtimaliyle karşı karşıya kalıyor. Viyana Eğitim Müdürlüğünün verdiği bilgilere göre yalnızca Viyana’da 9 Ekim 2026 tarihine kadar 85 görüşme gerçekleştirildi ve ilçe idari makamlarına 18 ihbar yapıldı.

Bu sayıların arkasında gerçek çocuklar ve aileler bulunuyor. Kız çocuklarının dinî kimliklerinin görünür olması, resmî makamların yürüttüğü işlemlerin konusu hâline geliyor; eğitimciler ise siyasi kararların uygulayıcılarına dönüşüyor. Bu durum, okul, çocuklar ve ebeveynler arasındaki güven ilişkisine ciddi zararlar verebilir. Özellikle gerçekten baskı altında olan bir kız çocuğunun öncelikle güvenebileceği bir kişiye, kolay erişilebilir desteğe ve ciddi durumlarda etkili devlet korumasına ihtiyacı vardır. Nitelikli ve bağımsız bir İslami manevi rehberlik hizmeti de bu konuda önemli katkılar sağlayabilir.

Buna bir de yasağın topluma verdiği mesaj ekleniyor. Entegrasyon Bakanı her ne kadar amacın kız çocuklarını görünür kılmak olduğunu ısrarla vurgulasa da başörtüsünü kendi inançları doğrultusunda takan kız çocuklarına verilen mesaj şu: Sen olduğun hâlinle okulda görünür olamazsın. Burada dinî kimliğin damgalanması söz konusu ve bu durum, kız çocuklarının kendi kaderlerini tayin etme haklarını güçlendirme iddiasıyla bağdaştırılması güç bir çelişki oluşturuyor.

Temel haklara ilişkin meseleler de din özgürlüğünün ötesine uzanıyor. Ebeveynlerin çocuklarını dinî ve ahlaki açıdan yetiştirme hakkı da bu düzenlemeden etkileniyor. Bu hak, diğer düzenlemelerin yanı sıra Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 18. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi kapsamında korunuyor. Bu hakların devletin koruma yükümlülüğü ve çocuğun üstün yararıyla nasıl dengeleneceği henüz kesin olarak açıklığa kavuşturulmuş değil. Buna rağmen yasağın siyasi çevreler tarafından böylesine büyük bir özgüvenle kadınların özgürleşmesi açısından bir kazanım olarak sunulması daha da dikkat çekici.

Devletin Vesayetine Karşı Okul Grevi

Gençlerin devletin bu yorumunu itirazsız kabul etmediği 9 Ekim 2026 tarihinde görüldü. Viyana’da yüzlerce öğrenci başörtüsü yasağını protesto etmek için sokaklara çıktı. Diğer eyaletlerde de protesto çağrıları yapıldı. Bu noktada sosyal demokrasi içindeki çelişki de dikkat çekici: SPÖ, Ulusal Mecliste yasağın kabul edilmesine destek verirken partiye yakın gençlik örgütleri protestonun düzenlenmesine katıldı.

Okul grevi, gençlerin yalnızca siyasi kararların konusu olmak istemediklerini, özgürlüğün ve kendi kaderini tayin etmenin ne anlama geldiği konusunda söz sahibi olmak istediklerini ortaya koyuyor. Böylece, yasayı eleştirenlere göre düzenlemeye damgasını vuran vesayetçi anlayışa tam da kendileri karşı çıkıyorlar.

Gençler rahatsız edici bir soru soruyor: Devletin talimatıyla saçlarını açmak zorunda bırakılan Müslüman bir kız çocuğu ne kadar özgürdür ve kendi hayatına dair karar verme hakkına ne ölçüde sahiptir? Üstelik diğer dinlere mensup çocukların dinî kıyafetleri benzer bir yasağa tabi değilken neden özellikle Müslüman kız çocuklarının dinî bir tercihi bu kadar kolaylıkla kendi kararlarını verebilme yeterliliğinden yoksun olmalarının bir göstergesi olarak yorumlanıyor?

Gençleri kendi kararlarını verebilen bireyler olarak yetiştirmesi gereken okul kurumu, tam da bu noktada devletin vesayet uyguladığı bir yere dönüşüyor. Okulun, öğrencilerin kendi inanç ve kanaatlerini geliştirmelerini ve bağımsız kararlar almalarını sağlaması gerekiyor. Ancak aynı zamanda belirli bir dinî tercih söz konusu olduğunda öğrencilerin kendi muhakeme yetenekleri yok sayılıyor. Burada, yalnızca çocuğun üstün yararına atıfta bulunularak giderilemeyecek pedagojik bir çelişki bulunuyor.

Devletin bu müdahalesi, Müslümanlara onlarca yıldır kuşkuyla yaklaşan ve onların dinî yaşam biçimlerini temelinden sorgulayan toplumsal bir tutumla örtüşüyor. Mevcut yasak da bu kalıbı devam ettiriyor.

Böylece Müslüman azınlığı sürekli kendisini savunmak ve haklılığını kanıtlamak zorunda bırakan siyasi bir kısır döngü ortaya çıkıyor. Aynı önyargıları tekrar tekrar çürütmek, aynı hakları yeniden savunmak, topluma aidiyetlerini sürekli gerekçelendirmek… Bir yasak henüz aşılmışken tartışma yeniden başlıyor. Siyaset bu tür yasaklarla güç gösterisi yaparken doğrudan etkilenenler kendilerini savunma konumuna itiliyor. Toplumun geleceğini eşit haklarla birlikte şekillendirmek yerine hakları için tekrar tekrar mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Siyasi açıdan bakıldığında, bu yolla güç gösterisi yapmak oldukça kolay. Ancak bunun bedelini doğrudan etkilenen insanlar ödüyor.

Nihayetinde mesele başörtüsünden çok daha fazlasıyla ilgili. Mesele, Müslüman kız çocukları için özgürlüğün ve özgürleşmenin ne anlama geldiğine kimin karar verebileceği sorusu. Bu çocukların inançları, toplumsal beklentilerle çeliştiğinde de ciddiye alınacak mı? Kendi kaderini tayin etme hakkını yalnızca kendi düşünceleriyle örtüştüğü durumlarda geçerli kabul edenler, başkalarının özgürlüğünü değil, kendi yorumlarının belirleyici olma hakkını savunmuş olurlar.