1994’teki El-Halil Katliamının Faili Baruch Goldstein Kimdir?
25 Şubat 1994’te Filistin’in El-Halil kentindeki İbrahim Camii’nde gerçekleşen katliam, münferit bir saldırıdan ziyade derin ve örgütlü bir ideolojinin kanlı bir tezahürüydü. Baruch Goldstein adlı İsrailli teröristin gerçekleştirdiği bu saldırı, aradan geçen yıllara rağmen El-Halil’de Filistinlilerin gündelik yaşamını belirleyen kalıcı ve yapısal sonuçlar üretmeye devam ediyor.
25 Şubat 1994’te, İsrail’in 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria’daki El-Halil (Hebron) kentinde bulunan Haremü’l-Halil ya da diğer ismiyle İbrahim Camii, Filistin tarihinin en kanlı saldırılarından birine sahne oldu. Sabah namazı sırasında cemaate ateş açan Baruch Goldstein adlı Yahudi yerleşimci terörist İbrahim Camii’nde onlarca Filistinliyi öldürdü. Bununla birlikte bu terör eylemi, Filistin’deki El-Halil şehrinin kaderini ve şehirdeki yaşamın ritmini de kökten değiştirdi.
Katliam ve sonrasında çıkan olaylarda 67 Filistinli hayatını kaybetti, 300’den fazla kişi ise yaralandı. Peki bu korkunç katliamı gerçekleştiren Baruch Goldstein kimdi? Bu saldırı, tekil bir cinnet hâli miydi, yoksa daha derin ve örgütlü bir ideolojinin ürünü müydü?
Üç Din İçin Kutsal Bir Şehir: El-Halil
El-Halil, İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik için kutsal kabul edilen şehirlerden biridir. Bu şehirde yer alan İbrahim Camii’nin altında yer aldığına inanılan mağarada, Hz. İbrahim ve eşi Sare, oğlu Hz. İshak ve eşi Rebeka, Hz. Yakup ve eşi Lea ile Hz. Yusuf’un kabirlerinin bulunduğuna inanılır.
Bu nedenle El-Halil, Müslümanlar için Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra en kutsal dördüncü şehir olarak kabul edilir. Yahudiler açısından ise Kudüs’ten sonra ikinci en kutsal merkezdir. Haremü’l-Halil, Yahudi inancına göre Mescid-i Aksa’da bulunduğuna inanılan Süleyman Mabedi’nden sonra yeryüzündeki en kutsal mabettir.
İsrail’in 1967’de Batı Şeria’yı işgal etmesinin ardından El-Halil, sistematik bir Yahudileştirme politikasının merkezine dönüştü. Filistinlilere ait tarım arazileri İsrail tarafından “kamulaştırıldı”. Kentin çevresine ve içine Yahudi yerleşimleri kuruldu. Haremü’l-Halil çevresinde arkeolojik kazılar yapıldı, karşısına sinagog ve Yahudi okulu açıldı.
1980’de İbrahim Camii’nin yönetimi Müslümanlardan alınarak İsrail makamlarına devredildi. Caminin büyük bir bölümü Yahudi ibadetine tahsis edildi ve Müslümanların ibadet saatleri kısıtlandı, öncelik Yahudilere verildi. Böylelikle gerilim, yıllar içinde adım adım büyüdü.
Yerleşimcilerin Gölgesinde İbrahim Camii
1994 yılının şubat ayında, Müslümanların Ramazan ayı ile Yahudilerin Purim Bayramı aynı döneme denk geldi. Purim, Yahudilerin antik Pers İmparatorluğu’ndaki saldırıdan kurtuluşunu anan, coşkulu kutlamalarla geçen bir bayramdır.
Bu çakışma, zaten gergin olan El-Halil’deki atmosferi daha da sertleştirdi. Yahudi yerleşimciler, her Ramazan ayında olduğu gibi Filistinlilere yönelik saldırgan tavırlar sergiledi. Güvenlik önlemleri sıklaştırıldı. Ancak bu önlemler, Filistinliler için daha çok baskı ve kontrol anlamına geliyordu.
Ancak 25 Şubat sabahı camiye girişlerde alışılmadık bir durum vardı. Normalinden daha az İsrail askeri bulunuyordu ve kontroller hızlandırılmış, kadınlarla erkekler ayrı bölümlere yönlendirilmişti. Bu alışılmış bir uygulama değildi.
Sabah namazının farzı sırasında, rükûya varıldığı anda ateş başladı.
On Dakika Boyunca Süren Katliamda Onlarca Can
Baruch Goldstein, İsrail ordusu üniforması giymişti. Elinde otomatik silah vardı ve kalın kulaklıklar takmıştı. Caminin içerisinde namaz kılmakta olan Filistinlilere yaklaşık on dakika boyunca ateş eden Golstein, saldırı esnasında birden fazla kez şarjör değiştirdi. İnsanlar kaçacak yer bulamamıştı. Çığlıklar, tekbir sesleri ve silah gürültüsü caminin taş duvarlarında yankılanmıştı.
O ana tanıklık eden Filistinliler, İsrail askerlerinin caminin kapılarını kilitlediğini, insanların kaçmasını ve dışarıdan yardım gelmesini engellediğini aktardı. İsrail ordusu bu iddiaları reddetmiş olsa da katliamın ertesi günü caminin zeminlerinin tazyikli suyla yıkanması, delillerin yok edildiği yönünde ciddi soru işaretleri doğurdu.
Goldstein, sonunda cemaat tarafından etkisiz hâle getirildi ve bir yangın söndürücüyle vurularak öldürüldü. Katliam sırasında caminin içinde 29 Filistinli şehit oldu, yaklaşık 150 kişi yaralandı. Takip eden günlerde çıkan çatışmalarda Filistinli ölü sayısı 67’ye yükseldi. İsrailli ölü sayısı ise 9 olarak kaydedildi.

El-Halil Katliamı’nın ardından Kudüs’te protesto yapan Filistinlilere müdahale eden İsrailli askerler. Fotoğraf: Wikimedia Commons.
Baruch Goldstein’ın Karanlık İdeolojisi
Bu katliamı gerçekleştiren terörist Baruch Goldstein, 1956’da New York’un Brooklyn semtinde Ortodoks bir Yahudi ailesinde doğdu. Yahudi okullarında eğitim gördü ve ardından Albert Einstein Tıp Fakültesi’nden mezun oldu.
Genç yaşlarından itibaren aşırı sağcı haham Meir Kahane’nin etkisi altındaydı. Kahane’nin kurduğu Yahudi Savunma Ligi (JDL), antisemitizmle mücadele iddiasıyla ortaya çıkmış, ancak şiddet içeren eylemleriyle tanınmıştı. Goldstein bu yapının aktif bir üyesiydi.
1982’de İsrail’e göç ederek El-Halil’in hemen yanındaki Kiryat Arba Yahudi yerleşimine yerleşti. İsrail ordusunda yedek asker ve acil servis doktoru olarak görev yaptı. Ancak zamanla Filistinlilere yönelik nefreti belirginleşti. Tanıklara göre Goldstein, Filistinli hastaları tedavi etmeyi reddediyordu.
Goldstein, Kahane’nin kurduğu Kach Partisi’nin de aktif bir üyesiydi. Parti, Filistinlilerin zorla sürülmesini ve tüm toprakların Yahudi egemenliğine geçmesini savunuyordu. İsrail’de yasaklanmış olsa da bu partinin ideolojisi, yerleşimci çevrelerde yaşamaya devam ediyordu.
“Bir Gün Araplardan İntikam Alacak”
Goldstein’ın tehlikeli olduğu, İbrahim Camii’ndeki korkunç saldırıdan çok daha önce de belliydi. Aylar önce Goldstein, İbrahim Camii’ndeki seccadelere asit dökmüş ve halılarda büyük delikler açmıştı. Aynı dönemde camide ibadet eden altı Filistinliye de saldırmıştı.
Öyle ki Filistinli yetkililer, dönemin İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’e resmî mektup göndererek Goldstein’ın yarattığı tehlikeye dikkat çekmişti. İsrail iç istihbarat servisi Şin Bet, Kach hareketine sızdırdığı bir ajan aracılığıyla Goldstein’ın “bir gün Araplardan intikam alacağını” söylediğini raporlamıştı.
Buna rağmen Goldstein görevine devam etti. Caminin çevresindeki güvenlik düzenini ve askerlerin konumlarını iyi biliyordu. Tüm bunlara rağmen, o dönemin aranan aşırılık yanlıları listesinde dahi bulunmuyordu.
Katliamdan sonra olay İsrail tarafından derinlemesine soruşturulmadı. Fail öldüğü için dosya mahkemeye taşınmadı. Soru işaretleri ise bugüne dek ortada kaldı.
Katliam Sonrası Filistinlilerin Maruz Kaldığı Muamele
Katliamın ardından İbrahim Camii yaklaşık dokuz ay boyunca kapatıldı. Açıldığında ise cami, fiilen ikiye bölünerek alanın yaklaşık yüzde 60’ı Yahudilere, yüzde 40’ı ise Müslümanlara tahsis edildi. Katliam sonrası uygulanan “güvenlik önlemleri”, kısa süreli bir tedbir olmaktan çıkarak Filistinliler için kalıcı bir cezalandırma rejimine dönüşmüştü.
Haremü’l-Halil Camii’ne giden yollar, kontrol noktalarıyla çevrildi. Bugün ise İbrahim Camii’nde ibadet etmek isteyen Filistinliler, silahlı askerlerin kimlik kontrollerinden geçmek, üst aramasına maruz kalmak ve kimi zaman saatlerce beklemek zorunda bırakılıyor. Caminin girişine yerleştirilen üç ayrı kontrol noktası, sadece fiziksel bir engel değil, psikolojik bir baskı aracı hâline gelmiş durumda. Tanıklara göre bazı günler askerler, ibadet için gelen Filistinlilerin geçişlerine keyfî gerekçelerle izin vermiyor. Filistinlilerin sadece namaz kılma istekleri, çoğu zaman askerî bir prosedürün parçası hâline getiriliyor.
Minarelerin Yahudi bölümünde kalması nedeniyle İbrahim Camii’nde ezan bile izne bağlanmış durumda. Camide ezan okunabilmesi için imamın her gün İsrail askerlerinden izin alması gerekiyor. Buna karşın yılda yaklaşık 600 kez ezanın engellendiği de belirtiliyor. Bu da bir sene içinde İbrahim Camii’nde neredeyse üç aya denk gelen bir ezan sessizliği yaşandığı anlamına geliyor.
Katliamın Bedelini Kim Ödedi?
İsrail hükümeti, saldırının hemen ardından Goldstein’ı “yalnız hareket eden bir fanatik” olarak nitelendirdi ve olayı resmen kınadı. Ancak alınan önlemlerin bedelini yine Filistinliler ödedi. Katliamın ardından İsrail ordusu, El-Halil’de uyguladığı politikayı “sterilizasyon” olarak tanımladı. Bu, güvenlik gerekçesiyle Filistinlilerin kamusal alanlardan sistematik biçimde uzaklaştırılması anlamına geliyordu. Yasaklanan sokaklar, kapatılan pazarlar ve sürekli yapılan gece baskınları, şehrin sosyal dokusunu derinden parçaladı.
1997’de imzalanan Hebron Anlaşması ile şehir H1 ve H2 olarak ikiye ayrıldı. H2 bölgesi, yani tarihî merkez ve Haremü’l-Halil çevresi İsrail’in kontrolüne geçti. Binlerce Filistinli bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Geride kalanlar ise günlük yaşamda sürekli bir baskı ve kontrol altında yaşamaya devam ediyor.
El-Halil’in kalbi sayılan Şüheda Caddesi, Goldstein katliamından sonra şehrin dönüşümünün en çarpıcı sembolü hâline geldi. Saldırının hemen ardından yüzlerce işletmeye bir gecede kapatma emri verildi. Filistinlilere ait 520’den fazla dükkân kepenk indirdi ve bir daha açılamadı.
Caddeye bakan evlerde yaşayan Filistinliler, yerleşimcilerin saldırılarına maruz kaldı. Taşlar, şişeler ve bazen evlerin içine atılan çöpler, günlük hayatın “sıradan” bir parçası hâline geldi. Filistinli aileler, balkonlarını demir parmaklıklarla kapatarak âdeta kafes içinde yaşamaya zorlandı.
Bugün Şüheda Caddesi’nde yalnızca birkaç Filistinli aile yaşamaya devam ediyor. Onlar için her gün, Goldstein katliamının ardından kurulan ayrımcı düzen ve sürekli gözetimin yeniden hatırlatılması anlamına geliyor.

Baruch Goldstein’in bir ziyaret mekânı hâline gelen mezarı. Fotoğraf: Andrew V Marcus – Shutterstock.
Azizleştirilen Bir Katil: Goldstein
Baruch Goldstein öldükten sonra bile El-Halil üzerindeki etkisini kaybetmedi. Kiryat Arba’daki mezarı, aşırı sağcı yerleşimciler için âdeta bir hac mekânına dönüştü. Mezar taşında Goldstein, “kutsal doktor” ve “Tanrı’nın şehidi” olarak tanımlandı. Üzerine Goldstein’in “İsrail halkı, Tora ve toprak uğruna hayatını verdiği” yazıldı. 1999 yılında İsrail hükümeti bu gayriresmî türbeyi kaldırdı. Ancak Goldstein’ın mezar hâlâ aşırı sağcı yerleşimciler tarafından ziyaret edilmeye devam ediyor. Katliamın üzerinden çeyrek asırdan fazla bir süre geçmesine rağmen, Purim Bayramı’nda mezar başında toplanan radikal gruplar dualar ediyor, kutlamalar yapıyor ve danslar düzenliyor.
Goldstein’ın temsil ettiği ideoloji, Kahanizm, günümüzde de İsrail siyasetinde dolaylı olarak etkisini sürdürüyor. Otzma Yehudit gibi partiler, Meir Kahane’nin mirasını sahipleniyor ve parti lideri Itamar Ben-Gvir’in politik duruşu, Kahane ve Goldstein’ın ideolojik çizgisinden beslendiği şeklinde yorumlanıyor. Bu durum, Goldstein’ın ölümünden sonra bile ideolojik mirasının yerleşimci hareket ve İsrail siyasetinde yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.
Her Gün Yeniden Yaşanan Katliam
Dönemin İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, İbrahim Camii’ndeki bu terör eyleminin hemen ardından “kan ve gözyaşından sonra barışa dönülmesi gerektiğini” dile getirmişti. Ne var ki bir buçuk yıl sonra Rabin, Goldstein’ın ideolojik çizgisinden beslenen başka bir Yahudi aşırılık yanlısı tarafından öldürüldü. Bu cinayet, İsrail’de aşırı sağ ideolojilerin ne kadar derinlere kök saldığını bir kez daha gösterdi.
El-Halil Katliamı, kutsal bir mekânda işlenen bir suçtan çok daha fazlasıydı. İdeolojinin şiddete dönüştüğü ve cezasızlığın kalıcı ayrım rejimlerine zemin hazırladığı bir dönüm noktası oldu. Goldstein’ın aşırıcı ve Filistinlilere yaşam hakkı tanımayan ideolojisi, 1994 yılında yalnızca onlarca masum insanın hayatına mal olmadı. Bugün de şehirde yaşayan Filistinliler için bu katliam hâlâ canlı bir hafıza olma niteliğini sürdürüyor. Nitekim bugün El-Halil’e gittiğinizde geçmek zorunda kaldığınız her kontrol noktasında, İbrahim Camii’nde susturulan her ezanda ve kapatılmış dükkânların her birinde bu korkunç katliamın izleri hissediliyor.