Rohingya Soykırımı Davasında Duruşmalar Başladı: UAD’nin Kararı Emsal Olabilir
Uluslararası Adalet Divanı’nda başlayan ve üç hafta sürecek sözlü duruşmalar, yalnızca Myanmar’ın Rohingyalara yönelik politikalarını değil; soykırım kastının hangi ölçütlerle ispatlanacağı ve hangi delillerin yeterli sayılacağı gibi uluslararası hukukun kritik sınırlarını da yeniden tartışmaya açıyor.
12 Ocak 2026 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı (UAD), “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin Uygulanmasına İlişkin Dava” (Gambiya / Myanmar) kapsamında sözlü yargılamalara başlandı. Üç hafta sürecek bu süreç boyunca Divan, Gambiya’nın 2019 yılında kuruma sunduğu başvuru çerçevesinde, Myanmar’ın kendi toprakları içinde yaşayan Rohingya etnik azınlığına yönelik muamelesinin, 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüklerini ihlal edip etmediğine ilişkin iddiaları dinleyecektir.
Bu dava, emsal niteliğinde bir davadır. İlk kez UAD, doğrudan zarar görmemiş bir devlet tarafından, kitlesel insan hakları ihlallerine dayalı olarak açılan bir uyuşmazlığın esasına girme fırsatı bulacaktır. Daha önce Soykırım Sözleşmesi’ne dayalı olarak görülen UAD davaları –Bosna-Hersek / Sırbistan ve Hırvatistan / Sırbistan– doğrudan zarar gören devletler tarafından açılmıştı. Gambiya / Myanmar davası, Divan’ın 2012 tarihli Belçika / Senegal kararından da ayrılmaktadır. Söz konusu karar, zarar görmemiş devletlerin erga omnes partes nitelikteki yükümlülüklere dayanarak dava açma ehliyetini tanımış olsa da, kitlesel vahşet suçları bakımından devlet sorumluluğunu konu almamıştı.
Bu dava aynı zamanda, “kitlesel müdahale” döneminde esas hakkında karara bağlanacak ilk dava olacaktır; zira UAD Statüsü’nün 63. maddesi uyarınca, taraf olmayan 11 devlet davaya müdahil olmuştur. Mahkemenin Gambiya / Myanmar davasında temel meseleler hakkında vereceği kararlar, hâlihazırda UAD önünde derdest olan diğer Soykırım Sözleşmesi davaları –Güney Afrika / İsrail ve Ukrayna / Rusya dâhil- bakımından da önemli sonuçlar doğuracaktır.
Bu yazı, duruşmalar ilerledikçe özellikle dikkat edilmesi gereken temel meselelerin ana hatlarını çizmektedir: Soykırım kastının nasıl tartışıldığı, maddi vakıaların ve delillerin nasıl değerlendirileceği ve talep edilen hukuki giderimin niteliği ile kapsamı. UAD’nin yerleşik uygulamasına göre, tarafların sunduğu yazılı beyanlar aleni duruşmaların başlamasıyla birlikte Mahkemenin internet sitesinde yayımlanmaktadır. Bu belgeler, aşağıda ele alınan hususlara da önemli ölçüde ışık tutacaktır.
Myanmar’ın Soykırımla Suçuyla Yargılanan Eylemleri
Myanmar’ın batısındaki Rakhine Eyaleti’nde yaşayan Müslüman bir etnik azınlık olan Rohingyalar, uzun süredir devlet destekli ayrımcılık ve baskıya maruz kalmaktadır. 2016 ve 2017 yıllarında, Myanmar silahlı kuvvetleri Tatmadaw tarafından yürütülen ve “temizlik operasyonları” olarak adlandırılan askerî harekâtlar sırasında Rohingyalara yönelik şiddet dramatik biçimde tırmanmıştır. Bu operasyonlar, resmî olarak Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu (ARSA) adlı silahlı grubun koordineli saldırılarına yanıt olarak gerekçelendirilmiştir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi tarafından kurulan Myanmar Bağımsız Uluslararası Gerçekleri Araştırma Mekanizması’nın raporuna göre, söz konusu operasyonlar temkinli bir tahminle dahi 10 bine varan ölüme yol açmıştır. Askerî operasyonlar yaygın cinsel şiddet vakaları ve konutlar ile mülklerin sistematik biçimde tahrip edilmesiyle de karakterize edilmiştir. Bunun sonucunda yaklaşık 700 bin Rohingya Bangladeş’e kaçmış; Myanmar içinde kalan Rohingya nüfusunun büyük bölümü ise ülke içinde yerinden edilmiştir.
UAD’nın Aldığı Geçici Tedbirler
Gambiya, 11 Kasım 2019’da Myanmar aleyhine UAD nezdinde dava açmış ve eş zamanlı olarak geçici tedbir kararı talep etmiştir. Aralık 2019’da yapılan duruşmaların ardından Mahkeme, 23 Ocak 2020 tarihinde Myanmar aleyhine geçici tedbirler uygulanmasına hükmetmiştir. Mahkeme, Rohingyaların hâlen “son derece kırılgan” bir durumda olduğunu ve Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki haklar bakımından telafisi imkânsız ciddi bir zarar riski bulunduğunu tespit etmiştir. Karar, Myanmar’a soykırım fiillerini önleme, delilleri muhafaza etme ve alınan önlemlerin uygulanmasına ilişkin düzenli rapor sunma yükümlülüğü getirmiştir. Myanmar’ın yargı yetkisi ve kabul edilebilirliğe ilişkin ön itirazları ise Temmuz 2022’de reddedilmiştir.
Gambiya Soykırım Kastını Nasıl İspatlamaya Çalışacak?
UAD içtihadında soykırım suçunun “olağanüstü ağırlıkta” bir isnat olduğunu ve bu nedenle “tam ve kesin delillerle” ispatlanması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur (Bosna-Hersek / Sırbistan, paragraf 209). Soykırımın ispatında en zorlayıcı unsur, soykırım kastının (genocidal intent) ortaya konulmasıdır. Yalnızca soykırımın maddi unsurunun (actus reus)- örneğin grubun üyelerinin öldürülmesi ya da ağır bedensel veya zihinsel zarar verilmesi—tespit edilmesi yeterli değildir. Buna ek olarak, söz konusu fiillerin, grubun tamamını ya da bir bölümünü, sırf o grup olduğu için yok etme niyetiyle işlendiğinin de gösterilmesi gerekir (dolus specialis; Soykırım Sözleşmesi, madde II).
Uygulamada, soykırım kastına ilişkin iddialar neredeyse her zaman dolaylı veya çevresel delillere dayanmaktadır. Gambiya, Divan’a sunduğu başvurusunda, Myanmar’ın Rohingyalara yönelik “hukuki hakların sistematik biçimde inkârı” ile Rohingyaları bir grup olarak insanlıktan çıkarmayı amaçlayan “nefret kampanyalarına” devletin aktif katılımının, soykırım kastının göstergesi olduğunu ileri sürmektedir (Başvuru, paragraf 31). Gambiya’ya göre bu unsurlar, 2016 ve 2017 yıllarında yürütülen “temizlik operasyonları”nın bağlamını oluşturmaktadır. Söz konusu operasyonlar; çocuklar da dâhil olmak üzere sivillere yönelik hedefli saldırıları (paragraflar 58, 79–83), “tüm Rohingya köylerinin sistematik biçimde yakılıp yıkılmasını” (paragraflar 54, 84) ya da etnik açıdan karma köylerde yalnızca Rohingya evlerinin yok edilmesini (paragraf 90) içermektedir.
UAD, davranış örüntüsüne dayanarak soykırım kastı çıkarımı yapılabilmesi için, bu çıkarımın “söz konusu fiillerden makul olarak çıkarılabilecek tek çıkarım” olması gerektiğini belirtmiştir (Hırvatistan / Sırbistan, paragraf 148). Son yıllarda Milanovic (2025) ve Haque (2026) gibi hukukçuların “tek makul çıkarım” standardını açıklığa kavuşturmaya yönelik takdire şayan çabalara rağmen -ki bu kavram yalnızca soykırım hukukuna özgü değildir (örneğin bkz. Korfu Boğazı Davası, Esas, s. 18)- UAD’nin bu standardı nasıl uyguladığı hâlen ciddi bir belirsizlik kaynağı olmaya devam etmektedir. Davanın önceki bir aşamasında Myanmar, iddia edilen eylemlerine ilişkin herhangi bir makul alternatif açıklamanın varlığının, soykırım kastı tespitini zorunlu olarak dışladığını ileri sürer görünmüştür (CR 2019/19, s. 28, paragraf 22). Ancak bu dar yorum, Essawy (2024) ve bu alandaki başka isimlerden (2025) gelen doktrinde güçlü eleştirilerle karşılanmıştır.
Gambiya’nın soykırım kastı meselesine tam olarak nasıl yaklaşacağını henüz kesin biçimde bilmek mümkün olmasa da, bu konu davaya yapılan müdahale beyanlarının merkezinde yer almıştır. Örneğin Kanada, Danimarka, Fransa, Almanya, Hollanda ve Birleşik Krallık tarafından sunulan ortak deklarasyon, UAD’nin soykırım suçunun taşıdığı özel ağırlığı tanıyan, ancak soykırım kastı çıkarımı için öngörülen eşiği neredeyse ulaşılamaz hâle getirerek soykırım tespitini fiilen imkânsızlaştırmayan dengeli bir yaklaşım benimsemesinin hayati önem taşıdığını vurgulamaktadır (paragraf 51). Ortak deklarasyon ayrıca, bu devletlerin soykırım kastının tespitinde ilgili gördükleri çok sayıda unsuru sıralamaktadır; bunlar arasında cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin yaygınlığı, çocuklara yönelik fiiller ve zorla yerinden etme uygulamaları yer almaktadır (paragraflar 63–74).
İrlanda’nın müdahillik deklarasyonu da “tek makul çıkarım” testini ele alarak, soykırım kastının, silahlı çatışma bağlamında düşmanı yenme gibi başka devlet hedefleriyle birlikte var olabileceğini ve bunun soykırım kastı tespitini engellemediğini savunmaktadır (paragraflar 33–38). Benzer biçimde Belçika’nın deklarasyonu, silahlı çatışmanın varlığının ve bu bağlamda sıklıkla ileri sürülen askerî gerekçelerin, soykırım kastının tanınmasına engel teşkil etmediğini göstermeyi amaçladığını ifade etmektedir (paragraf 22). Nitekim bir soykırım politikası, başka bir amaca ulaşmanın aracı olarak da benimsenmiş olabilir. Müdahil devletlerin, UAD’nin İçtüzüğü’nde yapılan son değişiklik uyarınca sözlü duruşmalara katılmayacak olmaları dikkate alındığında, tarafların bu devletlerce ortaya konulan pozisyonlarla ne ölçüde hesaplaşacağı ayrıca izlenmesi gereken bir husustur.
Mahkeme önündeki diğer materyaller bakımından, Myanmar Bağımsız Uluslararası Gerçekleri Araştırma Mekanizmasının (IIFFMM) nihai raporu, soykırıma ayrılmış ayrıntılı bir bölüm içermektedir (paragraflar 1388-1441). UAD’nin “tek makul çıkarım” testini izleyen bir analiz sonucunda IIFFMM, “soykırım kastı çıkarımına imkân tanıyan unsurların mevcut olduğu” sonucuna varmıştır (paragraf 1441). Bu çerçevede duruşmaların—hatta davanın—kilit meselesi, Gambiya’nın Myanmar’daki durumun, Divan’ın eski Yugoslavya bağlamındaki davalarda olgulara dayanarak soykırım kastının tespit edilemediği durumlardan neden farklı olduğunu UAD’ye nasıl anlatacağı olacaktır. Gambiya, Mahkemeyi hukuki yaklaşımını yeniden gözden geçirmeye mi davet edecektir, yoksa mevcut testin bu davada delillerin bütününe bakıldığında nasıl karşılandığını mı ortaya koyacaktır?
Mahkeme Maddi Vakıaları Nasıl Tespit Edecek?
Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Soykırım Sözleşmesi’ne dayalı önceki davalarında, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından oluşturulmuş kapsamlı bir delil kayıtlarından yararlanma imkânına sahipti. Ancak bu davada aynı imkâna sahip olmayacaktır; zira Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdindeki yargılamalar henüz erken bir aşamadadır ve Myanmar Geçici Devlet Başkanı Min Aung Hlaing hakkında çıkarılması talep edilen tutuklama emrine ilişkin başvuru hâlen bekletilmektedir.
Durum Tespit Raporları
Bu nedenle Gambiya’nın davası, başta Myanmar Bağımsız Uluslararası Gerçekleri Araştırma Mekanizması (IIFFMM) olmak üzere Birleşmiş Milletler’in gerçekleri araştırma raporlarına büyük ölçüde dayanacaktır. 2019 ve 2025 yıllarında başka bir bağlamda da ortaya koyduğum üzere, Mahkeme, bu tür materyallerde yer alan bulgulara sıklıkla kayda değer bir itibar göstermiştir; her ne kadar çekişmeli, mahkeme benzeri bir süreçte elde edilen delillerle kendisini daha rahat hissettiğini de ifade etmiş olsa da.
Bu nedenle, tarafların UAD’nin, IIFFMM belgeleri de dâhil olmak üzere, üçüncü taraflarca hazırlanmış gerçekleri araştırma raporlarına ne ölçüde ağırlık vermesi gerektiği konusunu nasıl ele alacakları önem taşımaktadır. Myanmar’ın, bu raporların doğruluğunu, güvenilirliğini, bütünlüğünü ve tarafsızlığını hedef alması; özellikle de IIFFMM’nin ilgili bölgelere fiilen erişim sağlayamamış olmasına vurgu yapması beklenebilir. Nitekim UAD, kısa süre önce Kırım’daki etnik ayrımcılığa ilişkin Ukrayna’nın Rusya’ya karşı açtığı davada, bu durumu temkinli yaklaşmayı gerektiren bir unsur olarak açıkça belirtmiştir (31 Ocak 2024 tarihli karar, paragraf 215).
Buna karşılık Myanmar, savaş suçlarının işlendiğini ancak soykırımın söz konusu olmadığını tespit eden kendi soruşturma organının bulgularına Mahkeme’nin itibar etmesini de talep edebilir. Gambiya’nın, Myanmar’ın IIFFMM ya da diğer üçüncü taraf gözlemcilerin maddi vakıa tespitlerini zayıflatmaya yönelik bu tür girişimlerine nasıl karşılık vereceği, yakından izlenmeyi hak etmektedir.
Tanık ve Uzman Beyanları
Bununla birlikte, Mahkeme önündeki deliller yalnızca gerçekleri araştırma raporlarıyla sınırlı olmayacaktır. UAD’nin basın açıklamasında belirtildiği üzere, duruşma programı maddi vakıa tanıklarının dinlenmesine ayrılmış dört kapalı oturum içermektedir. Bu tanıkların Gambiya tarafından mı yoksa Myanmar tarafından mı çağrıldığı açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, en muhtemel senaryo, Gambiya’nın Mahkeme’nin Rohingya topluluğunun üyelerini doğrudan dinlemesini amaçlamasıdır. Bu tanıklar, kendi yaşadıklarına ya da Rakhine Eyaleti’nde Rohingya azınlığının karşı karşıya kaldığı genel koşullara ilişkin beyanlarda bulunabilirler. Her ne kadar UAD nezdinde maddi vakıa tanıkları nadir görülse de, önceki Soykırım Sözleşmesi davalarındaki duruşmalarda da bu tür tanıklıklara yer verilmiştir.
Buna ek olarak Mahkeme’nin duruşma takvimi, bir aleni oturumun (22 Ocak Perşembe günü) bir uzmanın dinlenmesine ayrıldığını ortaya koymaktadır. Uzmanın kimliği, sunacağı beyanın niteliği ya da hangi tarafça çağrıldığı henüz bilinmemektedir. Bununla birlikte UAD, bir dizi konuda uzmanlıktan fayda sağlayabilir. Bunlar arasında, Myanmar’da Facebook’un oynadığı önemli rol ve devlet makamları tarafından Rohingyalara karşı etnik nefreti körüklemek amacıyla Facebook hesaplarının kullanıldığı iddiaları yer almaktadır; zira davanın bir bölümünün bu meseleye odaklanacağı kuşkusuzdur. Diğer olasılıklar arasında, Rohingya etnik grubunun Rakhine Eyaleti’ndeki tarihsel varlığına ilişkin tartışmalar ya da Tatmadaw operasyonlarının etkisini ortaya koymak amacıyla uydu görüntülerine dayanan jeo-uzamsal istihbarat yer alabilir.
Ayrıca, IIFFMM’nin çalışmalarına ilişkin soruların sağlıklı biçimde yanıtlanabilmesi ve bu konuların varsayımlara bırakılmaması için, UAD’nin Mekanizma’nın bir üyesini doğrudan dinleme fırsatı bulması da faydalı olabilirdi. Bu açıdan bakıldığında, yalnızca bir uzmanın dinlenmesinin öngörülmüş olması, şaşırtıcıdır.
Son olarak, yargılama sırasında hâkimlerin taraflara yönelteceği sorulara özellikle dikkat edilmesi gerekecektir; zira bu sorular, dosyadaki olası boşlukları gidermeyi hedefleyebilir ve maddi vakıaların tespitinde belirleyici bir rol oynayabilir.
Gambiya Nihai Olarak Ne Tür Bir Mağduriyet Giderimi Talep Edecek?
Gambiya, Divan’a sunduğu başvurusunda, UAD’den Myanmar’ın Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki çeşitli yükümlülüklerini ihlal ettiğinin tespit edilmesini talep edeceğini belirtmiştir. Bu ihlaller arasında, soykırımı önleme ve cezalandırma yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi de yer almaktadır. Gambiya ayrıca, Myanmar’ın faillerin yargılanmasını ve cezalandırılmasını sağlamaya zorlanmasını ve Rohingya mağdurlarının yararına tazmin edici nitelikte giderimlere hükmedilmesini isteyeceğini ifade etmiştir. Başvuruya göre bu giderim, zorla yerinden edilmiş Rohingyaların “güvenli ve onurlu geri dönüşünü” mümkün kılacak ve tam vatandaşlık ile insan haklarına saygıyı güvence altına alacak önlemleri de kapsamalıdır (paragraf 112).
Bu tür bir giderim, fiilen Myanmar’ın iç hukukunda reform yapmasını, Rohingyalara tam vatandaşlık haklarının tanınmasını ve diğer insan hakları güvencelerinin tesis edilmesini gerektirecektir. Bununla birlikte, Gambiya’nın UAD’den Myanmar’ın parasal tazminat ödemesine ya da el konulmuş toprakların iadesi gibi başka iade edici nitelikte fiilleri yerine getirmesine hükmetmesini isteyip istemeyeceği henüz net değildir. Bu dava, doğrudan zarar görmemiş bir devletin bu denli geniş kapsamlı giderimler talep etmesinin muhtemel olduğu ilk Uluslararası Adalet Divanı davası olması nedeniyle, tarafların argümanlarının, UAD’nin hükmedebileceği giderimin niteliği veya kapsamına ilişkin olası sınırlar üzerinde yoğunlaşıp yoğunlaşmayacağı da henüz belirsizdir.
Son olarak, Gambiya’nın Kasım 2019’da bu davayı açmasından bu yana Myanmar’daki durumun dramatik biçimde değiştiği hatırda tutulmalıdır. Ocak 2021’de gerçekleştirilen askerî darbe sonucunda, Aung San Suu Kyi liderliğindeki seçilmiş hükümet devrilmiş; Suu Kyi yeniden hapsedilmiştir. Darbenin ardından ülke ekonomik kaosa ve iç savaşa sürüklenmiş; halk savunma güçleri ile silahlı etnik gruplar, ülkenin önemli bölümlerinde kontrolü kaybeden askerî cunta yönetimine karşı silahlı mücadeleye girişmiştir. Bu genel kriz, Myanmar’da daha güçlü koruma talep eden tek etnik azınlık Rohingyalar olmadığı için, onların özgül durumunun görece arka planda kalmasına da yol açmış görünmektedir.
Bu gelişmeler UAD davasını nasıl etkileyebilir? Myanmar, 2019 yılında UAD’yi geçici tedbirler almaktan vazgeçirmeye çalışırken, etnik uzlaşıyı teşvik etmeye yönelik adımlar attığını ve askerî personelin bazı suçlardan sorumlu tutulmasına ilişkin çabalar yürüttüğünü ileri sürmüştü (23 Ocak 2020 tarihli karar, paragraf 73). Myanmar’ın, Gambiya’nın soykırım kastına ilişkin iddialarını çürütmeye çalışırken bu tür beyanları sürdürüp sürdüremeyeceği belirsizliğini korumaktadır.
Ayrıca Gambiya’nın, Ocak 2020’de hükmedilen ve hâlen yürürlükte olan geçici tedbirlere Myanmar’ın uymadığı yönünde yeni iddialar ileri sürüp sürmeyeceği de dikkatle izlenmelidir. Myanmar, o tarihten bu yana düzenli raporlama yükümlülüğü altında olmakla birlikte, UAD’ye sunduğu raporlar gizli kalmıştır ve Gambiya şimdiye dek yeni ya da revize edilmiş geçici tedbirler talep etmek üzere UAD’ye yeniden başvurmamıştır çünkü UAD, ancak yakın zamanda İçtüzüğü’nde yaptığı bir değişiklikle, gelecekteki davalarda bu tür raporların kamuya açık hâle getirilmesini öngörmüştü. Buna karşılık İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ile Birleşik Krallık’taki Burma Rohingya Organizasyonu (BROUK) gibi sivil toplum kuruluşları, Myanmar’ın geçici tedbirlere tam olarak uymadığı görüşünü dile getirmiştir.
2026 Sonuna Kadar Mahkeme Kararı Çıkabilir
Gambiya / Myanmar davasında uzun süredir beklenen sözlü duruşmaların -davanın başlamasından yedi yıl sonra- nihayet yapılması, Gambiya’nın Rohingyalar için adalet sağlama yönündeki çabalarında önemli bir dönüm noktasıdır. Bu gelişme aynı zamanda, davanın esasına ilişkin bir kararın 2026 yılının sonuna kadar verilmesinin de mümkün hâle geldiği anlamına gelmektedir. Bununla birlikte Gambiya davayı kazansa dahi, kuşatma altındaki askerî yönetimin, somut herhangi bir giderim sağlamaya fiilen muktedir olmaması ihtimali bulunmaktadır; üstelik böyle bir irade göstermesi de pek olası görünmemektedir. Bu nedenle Rohingyalar açısından gerçek bir telafi, Myanmar’daki daha geniş çaplı krizin -demokratik yönetime dönüş dâhil- bir şekilde çözüme kavuşmasına kadar ertelenebilir.
Bununla birlikte Gambiya / Myanmar davası, daha geniş bir hukuki ve siyasal anlam da taşımaktadır. Dava, Uluslararası Adalet Divanına, özellikle silahlı çatışma ya da karşı-ayaklanma koşullarında soykırım hukukunu açıklığa kavuşturmak açısından kritik ve zamanında bir fırsat sunmaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere, mahkeme heyetinin vereceği karar yalnızca Rohingyalar bakımından değil, diğer çatışmalarda soykırım nedeniyle devlet sorumluluğunun nasıl değerlendirileceği konusunda da önemli sonuçlar doğuracaktır. Güney Afrika ve İsrail’in bu süreci yakından izleyeceği kuşkusuzdur.
NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “The Rohingya Case Gets a Hearing” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır.