Kültür Perspektifi

Karagöz ve Hacivat Almanya’da: Geleneksel Türk Tiyatrosunu Sahneye Taşıyan Çift

Almanya’da kurdukları sahne ve atölye ile Karagöz ve Hacivat geleneğini sahneye taşıyan Sibel ve Serkan Öztürk, hem üretici hem icracı olarak geleneksel Türk tiyatrosunu Avrupa’da canlı tutuyor. Kültür Perspektifi serisi için görüştüğümüz Öztürk çifti ile göç, kültürel hafıza ve sahne sanatları arasındaki bağı konuştuk.

Karagöz ve Hacivat Almanya’da: Geleneksel Türk Tiyatrosunu Sahneye Taşıyan Çift
Fotoğraf: Serkan & Sibel Öztürk. Değişiklikler: Perspektif.

Sibel ve Serkan Öztürk, Almanya’nın Essen şehrinde Atelier 916’yı açarak kendi galerilerini hayata geçirdiler. Burada hem kukla oyunları sahneliyor (Theater 916) hem de Karagöz ve Hacivat oyunu, ipli ve el kuklası gibi geleneksel Türk tiyatrosu eserlerini üretiyorlar. Çalışmaları, hem Almanya’daki Türk izleyicilere kültürel köklerini hatırlatıyor hem de Alman izleyicilere Türk sahne sanatlarını tanıtıyor. Ayrıca resim ve diğer sanatsal üretimleriyle, sahne ve görsel sanatları bir araya getiren özgün bir sanat pratiği yürütüyorlar.

Kendinizi ve ürettiğiniz sanatı tanıtabilir misiniz; sanata ilginiz ne zaman ve nasıl başladı, özellikle tiyatro ya da sahne sanatlarıyla ilk tanışmanız nasıl oldu?

Serkan Öztürk: Küçüklükten beri karikatür çizmeye ve tiyatroya karşı ilgim vardı. 16 yaşımda Ankara’da bir tiyatro kursuna gitmemle tiyatro hayatımın merkezine oturdu. Ardından çeşitli tiyatro, film ve dizi çalışmalarım oldu. Hayatımı asıl şekillendiren dönem, Ankara Büyükşehir Belediyesi bünyesinde yaptığımız çalışmalardı. Orada Geleneksel Türk Tiyatrosu, kukla ve Karagöz ve Hacivat ile tanıştım. Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun bir derya olduğunu ve oyunculuğu derinden şekillendiren bir tarafı bulunduğunu keşfettim. Eşim Sibel Öztürk’le de orada tanıştım. 1996 yılından beri birlikte çalışıyor ve üretiyoruz. Sibel’in varlığı benim tamamlayan yanım, eksikliğimi kapatan hayat arkadaşım. Bu manada kendimi çok şanslı hissediyorum.

Sibel Öztürk: “Çok küçükken” diye klişe bir sözle başlamak istemezdim ama doğru olan bu. İlkokula başlamadan önceydi sanırım; henüz okuma yazma bilmiyordum. Yaz tatilinde annemin memleketine gittiğimizde, benim gibi tatile gelen çocuklara her akşam minik tiyatro gösterileri yapıyordum, tabii şeker ve çikolata karşılığında. Sanatsal bir güdüden ziyade, içten gelen bir şeyler yapma ve yeteneklerini ortaya dökme arzusuydu galiba. Sonra lisedeyken İngilizce öğretmenimin teşvikiyle belediyenin konservatuvarına başvurdum ve ondan sonra da hiç bırakmadım. Ders aralarında herkes sınıftan çıkınca, içimdeki korkuları yenmek için sahneye çıkar ve adımlar atardım. Sahne benim için çok kıymetli; orada hem “hep” hem de “hiç” hissediyorum kendimi.

“Karagöz ve Hacivat’ı Hem Sahneliyoruz Hem de Atölyemizde Figürlerini Üretiyoruz”

Bugün Almanya’da sahne aldığınız Theater916 nasıl ortaya çıktı? Bu süreçte sizi en çok ne etkiledi veya motive etti?

Serkan Öztürk: Almanya’ya geldiğimizde, eşim Sibel’le birlikte Theater916’yı kurduk. İlk başlarda Almanya içinde ya da dışında davet edildiğimiz yerlerde kukla ve Karagöz gösterileri yapıyorduk. Daha sonra Almanca olarak da oynadığımız “Kitap Okumayı Sevmeyen Karagöz” oyununu sahneye koyduk. Bu oyunla, Almanya, Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerde kukla festivallerine katıldık. 2024 yılı başında Essen Kopstadtplatz’ta bulunan Atelier 916’yı açtık. Burada hem Karagöz ve Hacivat’ı sahneliyorum hem de resim çalışmalarımı sergiliyorum. Aynı zamanda vakit buldukça Sibel’le birlikte atölyeler yapıyor, oyunlar sahneliyoruz.

Bu süreçte beni en çok etkileyen şeylerden biri, geleneksel Türk tiyatrosunun ne kadar zengin bir mirasa sahip olduğunu bir kez daha fark etmek oldu. Bir insan sanatsal anlamda sadece deriden Karagöz ve Hacivat figürleri yaparak ömrünü geçirebilir. Biz yapıyor, oynatıyor ve isteyen olursa orijinal figürlerin satışını da gerçekleştiriyoruz. Bunun yanında ipli kukla ve el kuklası da üretiyoruz. Atelier 916’yı açmak ise beni son derece motive etti ve etmeye devam ediyor. Burada sanatın büyüleyici diliyle güzeli aramaya, kendimizi sanatsal anlamda keşfetmeye çalışıyoruz. Bunun için Allah’a şükrediyorum.

“Türkçe Oynadığımız Karagöz ve Hacivat Oyunlarında Bile Seyircilerin Çoğu Alman Olabiliyor”

Bir çift olarak birlikte yaratıcı süreç yürütmek nasıl bir deneyim? Ortak çalışırken hangi zorluklar ve avantajlar ortaya çıkıyor?

Sibel Öztürk: Serkan’la şehir tiyatrolarında tanıştık. Harika ve güvenli dostluğumuz zamanla aşka dönüştü. Mesleki anlamda olumlu ya da olumsuz, birbirimizi eleştirmekten hiç çekinmeyiz. Birlikte üretirken yaşadığımız fikir fırtınaları muazzam bir keyif. Serkan’ın sanatıyla yaşamı iç içe; uzaktan bakmak bile hayranlığımı artırırken, biz bunu birlikte yaşıyor ve üretiyoruz. Elbette olumsuz yanları da var. Mesela mesai saati yok. Özellikle bir çıkmaza girdiğimizde ya da çok yorulduğumuzda stresli olabiliyor. Ama itiraf etmeliyim ki bu durumlarda Serkan’ın profesyonel yaklaşımı çoğu zaman kurtarıcı oluyor.

Yaptığınız sanatın izleyiciyle nasıl bir etkileşim kurduğunu düşünüyorsunuz? Farklı izleyici grupları -örneğin Türkiye kökenli izleyiciler ve diğer Avrupa izleyicileri- sizin çalışmalarınızı farklı mı algılıyor?

Serkan Öztürk: Türk ailelere yönelik gösterilerde, bazı yetişkinlerin çocuklardan daha fazla eğlendiğine şahit oluyoruz. Pek çok yetişkin seyirci, oyun sonrasında çocukluğuna gittiğini, sanki memleketteymiş gibi hissettiğini söylüyor. Bu bizi ayrıca mutlu ediyor.

Avrupalı izleyiciler Karagöz’ün 500 yıllık bir geleneğe sahip olduğunu öğrendiklerinde oyunu bambaşka bir gözle izliyorlar. Alman kukla geleneğinde Kasper adında bir el kuklası var; bizdeki İbiş tiplemesine benzetilebilir. Ancak Karagöz ve Hacivat gibi deriden yapılan, boyanıp kesilen ve sopayla oynatılan bir kukla geleneği yok. Alman meslektaşlarımız Karagöz ve Hacivat’ı tanısa da klasik seyirci genellikle bilmiyor; tanıyınca da çok seviyor.

Almanların bu sanata gösterdiği ilgi bizi çok mutlu ediyor. Almanca oyunlar üzerine yoğunlaşırken, bir Türk anne Türkçe oyunumuz olup olmadığını sordu. Çocuğunun ana dilini kaybetmemesini istediği için Türkçe oyunlar da izlemesini arzu ediyordu. O anda “Neden sadece Almanca oynayalım?” diye düşündük ve Türkçe oyunlara da yöneldik. Hatta Almanların düzenlediği bir tiyatro festivalinde bizden özellikle Türkçe oynamamızı istediler. “Zaten Almanca çok oyun var, Türkçe de bir oyunumuz olsun.” dediler. İlginçtir ki yine de Alman seyirci sayısı Türk seyirciden fazlaydı. Festival yetkililerinin bu bakış açısı beni çok etkilemişti.

Çalışmalarınız sırasında sizi en çok duygulandıran geri dönüşler neler?

Sibel Öztürk: İzleyicinin oyun sonundaki memnuniyetini gözlerindeki bakıştan anlamak muazzam bir his. Kelimelerle insana dokunmak, bir kuklanın hareketiyle güldürmek… Farklı milletlerden insanları aynı anda duygulandırmak ve neşelendirmek tarif edilmesi zor bir duygu.

Sanatınızın temel motivasyonu nedir ve bu motivasyonu birlikte çalışırken nasıl paylaşıyorsunuz?

Serkan Öztürk: Benim için yeni bir şey üretmek ve daha önce söylenmemişi yakalamak önemli. Yaptığım sanatla insanlarda iz bırakmak istiyorum; bu izi hayırla anılmak olarak da düşünebilirsiniz. Birlikte üretmenin en güzel yanı da bu. Motivasyonumuzdan uzaklaştığımızda birbirimizi uyarırız. Ben bazen kolaya kaçabilirim, Sibel ise “Olmaz, daha iyisi için uğraşalım.” der. Daha iyisi olur mu, nasip meselesi; ama bize düşen bunun için çabalamak.

Almanya’da bu sanatı icra etmenin avantajları ve zorlukları neler? Özellikle kültürel farklılıklar ve izleyici beklentileri bağlamında.

Sibel Öztürk: Sanatçının dünyanın her yerinde benzer sıkıntılar yaşadığını düşünüyorum. Kültürel farklılıklar bizi ayırdığı kadar birleştiriyor da. Kültür büyük bir zenginlik ve biz bugüne kadar bunun avantajını yaşadık. Temelde insan olan her şey bir yerde kalp ile köprü kurunca insanın yargıları birden kalkıyor ortadan. Bizim yaşadığımız zorluk hiç şüphesiz dil meselesi. Çünkü tiyatro sahnesinde kullandığınız kelimelere ana diliniz kadar hakim olmanız gerekiyor. Vurgulamaya, eslere, nidalara kadar hâkim olmanız gerekiyor. Burada doğmadıysanız, en azından küçükken gelmediyseniz, dil hakimiyeti çok zor. İşte burada, o kırık Almancaya ve yanlış tonlamalara rağmen kalplerle kurduğunuz köprü imdadınıza yetişiyor.

Kendinizi nasıl bir sanatçı olarak tanımlıyorsunuz?

Serkan Öztürk: Ben iyi bir insan olmaya çalışıyorum. Bu iyiliğin içerisinde iyi bir kul olma gayreti de var elbette. Becerebildiğim ölçüde tabii. Kendimi Müslüman bir sanatçı olarak görüyorum. Türk kimliğimi de sahipleniyor, Anadolu’nun mümbit bakış açısı ve geleneğinden, sanatlarından beslenmeye çalışıyorum. Mesela Karagöz’ün içerisinde minyatür geleneğinin izleri var, tasavvufun çok belirgin etkileri var. Bunlardan o sanatla hemhâl olunca etkileniyorum elbette. Sizi arayışa yönlendiriyor. Daha beslenebileceğim neler var, hangi kaynaklar var diye keşfe çıkıyorsunuz. Keşfettikçe farklı kapılar açılıyor, ilhamlara sevk ediyor. Tezhip geleneğindeki dil, motiflerle yakaladığı mücerret sanatın derin anlamından faydalanabilir miyim diye düşündürüyor mesela. Ayrıca çocukluğumdan beri karikatürle uğraşıyorum. Bu uğraşlarımın hepsini kendi sanat potamda birleştirmeye çalışıyorum. Bu bakış açısı, arayış da bir dil oluşturuyor yaptığım sanatta. Ben, yerelden beslenen evrensel bir dille Avrupa’da da var olmak istiyorum.

Kimliğiniz yaptığınız sanatta nasıl bir rol oynuyor? Bunu çift olarak sahneye taşımak sizin için ne ifade ediyor?

Sibel Öztürk: Cinsiyet, din ve etnik köken ayrıştıran değil, birleştiren unsurlar. Sanat bu zenginliklere değer katan bir alan. Ben insanı merkeze alıyorum. Sanat insanı sınırlarından azat ediyor ve evrensel bir noktaya taşıyor. Çift olarak aynı dertleri yaşıyoruz; sahneye taşıdığımızda sesimiz daha gür çıkıyor.

Theater916 çerçevesinde geleceğe dair projeleriniz ve hedefleriniz nelerdir?

Serkan Öztürk; Varyete kukla dediğimiz ipli ve el kuklası üretimlerimiz devam ediyor. Şu an devam eden oyunlarımızın yanında “Destur” adlı yetişkinlere yönelik bir Karagöz oyunu hazırlığımız var. Yine yetişkinlere yönelik, seyircilerimizin bizi bu sefer “oyuncu” olarak görecekleri, komedi türünde bir tiyatro oyunumuzun metnini yazmaya devam ediyorum. Türkiye’deyken yazdığım bir film senaryomu romanlaştırmak gibi bir hayalim var, onu da bir an önce hayata geçirmek istiyorum. Yine bizim gibi Almanya’da olan yönetmen bir arkadaşımızla beraber gerçekleştirmeyi arzu ettiğimiz kısa ve uzun metraj film senaryolarımız var. Nasıl ve ne zaman olur bilmiyorum ama hedeflerimizden biri, Almanya’da yerleşik 200-300 kişilik bir tiyatro salonumuzun olması.

“Yeni Kukla Sanatçılarını Yetiştiren Bir Kurs Açmak İstiyoruz”

Bu sanata ilgi duyan genç çiftlere veya sanatçılara ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

Serkan Öztürk: ‘Bahane’ sanatın düşmanıdır. Sanatçı arkadaşlara ve elbette kendime de tavsiyem ‘bahaneyi bırak, bir şekilde üret, yenilen!’ demek olur. Dertlenmek, derdini anlatmak için üretmenin, başka bir deyişle doğum sancısı çekmenin sanatçının can suyu olduğuna inanıyorum. O nedenle bahane denilen canavar bizi tüketmeden biz onu yok etmenin bir formülünü bulmalıyız. Burada tiyatro kursu arayışında olan çok genç arkadaş var. Hayata henüz geçirmedik ama bizim de oyuncumuzu, yeni kukla sanatçılarımızı yetiştirebileceğimiz bir kurs hayalimiz var. Gençlere tavsiyem, zamanları varken bulduğu kurslara gitmeleri, kendini geliştirmeleri. Tiyatro oyunu seyretmeleri ve sanat aktivitelerini mümkün olduğunca takip etmeleri. Yeri gelmişken gençlere şu uyarımı da yapmam lazım; size büyük şeyler vadeden kurslara paranızı kaptırmayın. Mesela burada bir Türk girişimci(!) oyunculuk kursu açmış ve kursa katılanlara Türkiye’de dizilerde oynama şansı vadediyor. Bu çok büyük bir vaat ve hiç gerçekçi değil.

Son olarak, birlikte çalışmanın sizin için en değerli yanları neler? Ve izleyiciye iletmek istediğiniz ortak mesaj nedir?

Serkan Öztürk: Birlikte çalışmak başta da dediğim gibi benim için ‘tamamlanmak’ anlamına geliyor. Sibel, yaptığım bir işte fiziken olmasa bile, yönlendirmesiyle, eleştirisiyle  o işin içinde vardır. Mesela bir öykü yazarım, ilk okuyan Sibel olur. O beğenmezse o hikâye bitmiş olmaz benim için. Bu beni de geliştiren bir şey. Sibel için de durumun böyle olduğunu düşünüyorum. Bunun bereketini de hissediyorum ayrıca. Örneğin bir ressam, sanatını tek başına icra eder ve eskilerin deyimiyle meşveret etme ihtiyacı hissetmez. Ama tiyatro gibi kolektif üretilen bir sanat yapıyorsanız başka insanların da kanaatini dinlemeli, makul teklifleri değerlendirmelisiniz. Seyirciye mesajım, kendime dediğim gibi olsun; bahaneyi bırakın tiyatro seyredin. Sanat sever olun ve sanatı destekleyin. Essen civarında olanları da galerimizi ziyarete bekleriz.

Avrupa’da birçoğu göçmen kökenli olan Müslüman sanatçı ve zanaatkarlar, klasik İslam sanatlarından başlayıp çağdaş sanata kadar uzanan geniş bir yelpazede eserlerini üretiyorlar. Peki onları ve eserlerini ne kadar tanıyoruz? Kültür Perspektifi Serisi’nde sanat ve yaşama dair soruları muhataplarına soruyoruz. Serideki diğer söyleşilere buradan ulaşabilirsiniz.
TIKLA

Kübra Zorlu

Duisburg-Essen Üniversitesi’nde Medya Bilimleri alanında yüksek lisans eğitimini tamamlayan Zorlu, Perspektif yayın kurulu üyesidir.
Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler