Gelsenkirchen Soygununun Anatomisi: Mağdurdan Faile Çevrilen Türkler
Almanya’nın Gelsenkirchen şehrinde yaşanan hırsızlık, tüm ülkeyi sarstı. 3.000’den fazla kiralık kasanın soyulduğu, toplam zararın tahminlere göre 100 milyon avro civarında olduğu bu hırsızlığın mağdurlarından birçoğu ise Türk’tü. Bir soygunun anatomisini ve mağdurlara “kara para aklama” ithamlarıyla üretilen ırkçı stereotiplerin izini sürelim.
Gelsenkirchen şehir merkezinde, dükkânlar ve konutların iç içe geçtiği işlek bir meydanda bulunan Sparkasse-Buer şubesi, tahminlere göre 27 Aralık 2025’te büyük bir soygunun hedefi oldu. “Tahminlere göre” diyoruz; zira soygunun tam olarak hangi gün gerçekleştiği, faillerin kim olduğu ve maddi zararın boyutu hâlâ netlik kazanmış değil.
Ancak bu soygun, maddi kaybın ve güvenlik açıklarının çok ötesine uzanan bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Siyasilerin ve medyanın olayı ele alış biçimi, neredeyse “Hırsızın hiç mi suçu yok?” sorusunu sorduracak ölçüde mağdurları hedef tahtasına oturttu. Şimdi, bu soygunun hem nasıl gerçekleştiğini, hem de sonrasında nasıl tartışıldığını mercek altına alalım.
Gelsenkirchen’deki Devasa Soygun Nasıl Gerçekleşti?
Almanya’nın önde gelen bankalarından Sparkasse’nin Gelsenkirchen-Buer şubesinde 27 Aralık 2025 sabahı bir yangın alarmı devreye girdi. Saat 06.15 sularında olay yerine ulaşan polis ve itfaiye ekipleri bankayı kontrol ettiler. Ancak büyük olasılıkla o esnada, binanın alt katında bulunan ve binlerce kasanın yer aldığı bölümde suçüstünde olan hırsızları fark edemediler.
Almanya’da Noel tatilinin başlamasıyla ülke âdeta sessizliğe bürünmüştü. İlk yangın alarmından iki gün sonra, 29 Aralık 2025 gecesi saat 03.58’de itfaiyeye ikinci bir alarm ulaştı. Olay yerine gelen ekipler, bankanın alt katında bulunan kiralık kasaların büyük bir soygunun hedefi olduğunu ancak bu sırada fark edebildiler.
İlk bulgulara göre hırsızlar, banka binasına bitişik olan yer altı otoparkından girerek önce bir arşiv odasına ulaşmıştı. Buradan, özel bir matkap yardımıyla bitişikteki kasa bölümüne ilerlemişlerdi. Çelik takviyeli beton duvarda açılan devasa delik, soygunun boyutunu da gözler önüne seriyordu.
Basit bir hırsızlık eyleminden çok, son derece organize ve kapsamlı bir operasyonu andıran bu soygunda, bankanın alt katında bulunan ve toplam 3.250 müşteri tarafından kullanılan kiralık kasaların yüzde 95’inden fazlası boşaltıldı. İlk tahminlere göre, kasalarda bulunan 30 ila 100 milyon avro değerindeki altın, mücevher ve nakit para hırsızlar tarafından ele geçirildi. Bu yönüyle Gelsenkirchen’deki soygun, Alman kriminal tarihinin en büyük hırsızlık vakalarından biri olarak kayıtlara geçti.
Malvarlıklarını evlerinde güvenli bir şekilde saklayamayacağını düşünen ya da yatırımını altın gibi değerli madenlerde tutmayı tercih eden insanlar için başvurulan kiralık kasaların soyulması, ülke genelinde bir şok dalgası oluşturmuştu. Fakat bu şok, soygun haberiyle de bitmedi.
Soygun İçeriden Sızdırılan Bilgilerle mi Yapıldı?
Banka soygunları, kamuoyunun her zaman ilgisini çeker. Bunun nedeni banka hırsızlıklarında soyguncuların ele geçirdiği yüksek maddi tutar değil; üstün güvenlik önlemleriyle korunan bu mekânların hedef alınmasının, bir yandan faillerin teknik becerisine, diğer yandan da gözü kara bir cesarete işaret etmesidir.
Gelsenkirchen’deki soygun da bu nedenle, neredeyse bugüne kadar çekilmiş tüm soygun filmlerinin senaryosunu andıran, son derece sıra dışı bir hırsızlık operasyonu olarak dikkat çekti. Hırsızlar, duvarı delebilmek için büyük ekipmanları belli ki farklı zamanlarda olay mahalline taşımış ve saklamışlardı. Hareket sensörlerini kapatmış, önceden bir kapıyı manipüle etmiş, duvarı delmekte kullandıkları matkabı soğutmak ve oluşan tozun yayılmasını -dolayısıyla alarm sistemlerini tetiklemesini- engellemek için de kadınlar tuvaletinden su çekmişlerdi. Hırsızlığın gerçekleştiği aracın plakası bile profesyonel bir sahtelikle üretilmişti.
Soygun âdeta nokta atışıydı: Hırsızlar 3 binden fazla kiralık kasayı tek tek açarken, içi boş olan kasalara dokunmamış; yalnızca altın, bilezik ve mücevher bulunan kasaları hedef almışlardı. Bu kasalardan çıkan belge, pasaport ve benzeri “değersiz” evraklar ise etrafa saçılarak geride bir yığın oluşturmuştu. Tüm bu ayrıntılar, soygunun içeriden sızdırılan bilgilerle ve son derece profesyonel bir planlamayla gerçekleştirildiğine dair bulguları güçlendiriyordu.
Gut zwei Wochen nach dem #Millionen–#Einbruch ist das Foyer der #Sparkasse in #Gelsenkirchen-Buer wieder geöffnet. Kunden haben damit wieder Zugang zu den #Geldautomaten. Die Filiale selbst bleibt weiterhin geschlossen. Auch der Bereich der #Kundenschließfächer ist weiter… pic.twitter.com/NVonRH9oDo
— RTL WEST (@RTLWEST) January 15, 2026
Soygunun Ardından Yaşanan Bürokratik Tıkanma
Gelsenkirchen soygununun ayrıntıları, ancak gerçekleştikten iki gün sonra kamuoyuna yansımaya başladı. Hafta sonu kiralık kasalarının olduğu banka şubesinin soyulduğunu öğrenen yaklaşık 200 kişi, bilgi alabilmek umuduyla bankanın önünde toplandı. Kısa süreli bir arbedenin ve yoğun bilgi kirliliğinin ardından, Sparkasse soygunun üzerinden üç gün geçtikten sonra bir açıklama yaparak, “Polisle yakın iletişim halindeyiz.” dedi.
Bu esnada Gelsenkirchen Polisi, “Özel Yapılanma Organizasyonu” adı verilen bir birim aracılığıyla yaklaşık 300 polisle soruşturmayı yürütüyordu. Ancak banka, soruşturma sürecinde gerekli iş birliğini sağlayamıyor ve bilgileri hem polise hem de hırsızlık mağduru müşterilerine çok yavaş aktarıyordu. Bunun üzerine Essen Savcılığı’ndan arama emri çıkarıldı ve 6 Ocak 2025’te soygunun gerçekleştiği banka şubesine polis bir baskın düzenleyerek arama yaptı. Bu aramanın amacı, müşteri verilerinin güvence altına alınmasıydı.
Alman bürokrasisinin azizliği bir kez daha kendisini göstermişti. Bu gecikme ve koordinasyon eksikliği süresince, hırsızlar büyük olasılıkla kilolarca altın ve değerli eşyayla birlikte Almanya’dan çıkıp izlerini kaybettirmişlerdi bile.
Kasalardaki “Şüpheli” Mal Varlığı
Tam da bu noktadan sonra ilginç bir şey oldu. Her dört kişiden birisinin yabancı olduğu, 25 bine yakın Türkiye kökenlinin yaşadığı Gelsenkirchen’de, bir banka soygununda nasıl bu kadar fazla paranın çalınabileceği tartışılmaya başlandı. Medyaya hızlıca bu hırsızlığın hedefinin belki de “çetelerin paraları” olduğu, kiralık kasaların kara para aklama mercii olarak kullanıldığı yönünde ithamlar dolaşıma sokuldu.
Öyle ki Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti İçişleri Bakanı Herbert Reul (CDU), hırsızların bu bankada bu kadar fazla değerli eşya olduğunu bildiklerini söyleyerek şöyle dedi: “Bu kasalardaki malvarlıkları, bazı klanlara ait olabilir ya da dürüst vatandaşların tasarrufları olabilir. Yaşlı yabancı uyruklu kişilerin birikimleri de olabilir. Belki bu kişiler, haklarını ve sigorta sorumluluklarını tam olarak anlamamış ve ailelerinin tüm mirasını bu kasalara koymuşlardır. Bu kadar çok kasanın bulunduğu bir yerde, hepsinin tek bir türden olması mümkün değil.”
Böylece İçişleri Bakanı’nın doğrudan ifadesiyle, kasalarda tutulan ve hırsızların çalıp götürdüğü mal varlıkları, bir anda kirli paranın karıştığı, şüpheli bir kaynak olarak görülmeye başlandı. Sözde kriminel insanların kaçırdıkları vergilerle ya da kim bilir nereden nasıl elde ettikleri servetleri bu kasalara yığdığı algısı kamuoyunu domine etti.
Bununla birlikte her beş kişiden birinin sosyal yardım ile geçindiği Gelsenkirchen’de, “büyük ihtimalle” sosyal yardım alan insanların da devletten gizledikleri mal varlıklarını bu kasalarda tuttuğu öne sürüldü. Öyle ki Gelsenkirchen Jobcenter müdürü Anke Schürmann-Rupp, Focus’a yaptığı açıklamada, “veri güvenliği nedeniyle sosyal yardım alan kimlerin bu bankada kasalarının olup olmadığının araştırılamayacağını” söyledi.
Böylece eyaletin sosyal yardım bağımlılığı en yüksek olan Gelsenkirchen’de, bankanın müşterilerine sağlamakla mükellef olduğu güvenlik sorgulanmazken şu soru akıllarda yankılanmaya başladı: Hırsızları bu denli profesyonel bir soyguna iştahlandıracak büyüklükte bir mal varlığı Gelsenkirchen’de nasıl mümkün olabilir?
“Fakir Şehir Gelsenkirchen” Algısı ve Göç Kökenlilerin Kriminalize Edilmesi
Soygun mağdurlarından biri olan E.T., Gelsenkirchen’de doğup büyümüş, dört nesildir orada yaşayan genç bir akademisyen. Kamuoyundaki tartışmalardan kendisini korumak amacıyla ismini vermek istemeyen ve Perspektif’e konuşan E.T., düğünündeki takılarını kiraladığı kasada muhafaza ettiğini belirtiyor. Soygunla birlikte 60 bin avro civarında kaybının olduğunu söyleyen E.T., özellikle Gelsenkirchen’deki yabancı kesime yönelik ön yargılara oldukça öfkeli.
Almanya’nın en fakir şehri olarak manşetler yer alan şehrin yalnızca son 10 senedir bu durumda olduğunu vurgulayan E.T. şunları anlatıyor: “Gelsenkirchen, Almanya’nın ağır sanayisini taşıyan, her ilçe ve kasabasında sanayi işçilerinin olduğu, fabrikaların işlediği bir şehirdi. Bu şehir sanki yıllardır fakirliğin pençesindeymiş gibi konuşuluyor. Bu doğru değil.”
Gerçekten de Gelsenkirchen’in tarihi zenginliklerle dolu. Son senelerde Almanya’nın en yoğun işsizlik oranına sahip olsa da bu şehir, bir zamanlar Alman endüstrisinin ve madenciliğin en görkemli şehirlerinden biriydi. Almanya’daki sanayisizleşme süreci sonucunda ülkenin yaşam standardı sıralamasında sondan birinci olan Gelsenkirchen, bir zamanlar kömür madenciliğinin göz bebeğiydi. Öyle ki şehirde turlar düzenleyen Olivier Kruschinski’ye göre 150 yıl önce Gelsenkirchen’in de içinde yer aldığı Ruhr havzası, dönemin Silikon Vadisi gibi bir prestije sahipti.
Bununla birlikte işler Almanya’da beklendiği gibi gitmedi. Hırsızlığın olduğu Buer ilçesindeki Zeche Hugo isimli taş kömürü madeni 2000 yılında kapatıldı. Yine bu şehirde faaliyet gösteren çelik şirketi Thyssenkrupp ise Asya’dan gelen ucuz rekabet nedeniyle faaliyetlerini durdurdu.
Ruhr havzasındaki bu acı verici dönüşüm, Gelsenkirchen’i de bir endüstri bölgesinden işsizliğin pençesindeki fakir bir şehre dönüştürdü. Endüstrisizleşme ile kapanan iş yerleri yeni istihdam olanaklarıyla telafi edilmeyince nüfusu 1958’de 380 bin olan ve dünyaca tanınmış FC Schalke 04 takımının anavatanı olan Gelsenkirchen, göç vererek 260 bin nüfusa kadar düştü.
E.T. soygunla birlikte Gelsenkirchen’deki özellikle göçmen insanlara yönelik “kara para” ithamlarının bu bağlamda tamamen hatalı olduğunu söylüyor: “Benim dedem Gelsenkirchen’de 35 sene madende çalıştı. Babam yıllarca yer altında çalıştı. O kasalarda, benim dedem ve babam gibi insanların yıllarca cehennem sıcağında çalışarak yaptıkları birikim ve alın teri vardı. Bunu görmeyip sanki herkes kara para aklıyormuş, o kasalardaki paralar çalıntı paralarmış gibi bir dil kullanılması doğru değil.”
Hayatı boyunca madende çalışmış bir insanın birikim yapmasının doğal olduğunu söyleyen E.T., Gelsenkirchen’de özellikle göç kökenlilerin her zaman sefalet içinde yaşamadığını da ekliyor: “Ruhr havzası, Almanya’nın kalkınmasına öncü olmuş bir şehir. Bu şehrin emekçilerinin yanı sıra, dünyanın en büyük altıncı futbol takımı olan Schalke futbolcularının da kiralık kasaları bu soygunda boşaltıldı.”
Tam da burada soygun, “yabancı”ların sözde şüpheli mal varlıkları olduğu iddiasıyla yeniden kriminalize edilmesine olanak tanıdı.Tabiri caizse soruşturma, çok da uğraşmaya gerek olmadığı, zaten çalınan mal varlıklarının göçmenlerin “kara paraları” olduğu gibi bir ithamın gölgesinde başladı. Bu iddialarla âdeta şöyle deniliyordu: “Bu kadar güvenlik önlemi almak, endişelenmek veya tazminatı konuşmak gereksiz. Kasalarda zaten suçlu insanların paraları vardı!”
Mağdurlardan yeniden zanlı üreten bu tehlikeli ve önyargılı bakış açısı, Almanya’nın kamu yayıncısı WDR’in “Gelsenkirchen’de Sparkasse Soygunu: Kiralık Kasalarda Kara Para mı Bulunduruluyordu?” başlıklı haberiyle de pekişti.
Sonuç olarak kamuoyu, odak noktasını hırsızlığa, güvenlik tedbirlerine ve soygun sonrası bürokratik aksaklıklara değil, çoğunluğu Türk olan mağdurların sözde şüpheli gelir kaynaklarına çevirdi. Bu yaklaşım, Köln Keupstraße’deki NSU terör örgütünün düzenlediği bombalı saldırının ardından, kurbanların sözde çetelerle bağlantılı olduğu yönündeki ırkçı yargılara çok benziyordu.
Mağdurlar Kayıplarını Tazmin Edebilecek mi?
Soygunun ardından oluşan bu kamuoyu algısı, mağdurlar için iç açıcı bir atmosfer sunmasa da E.T. sürecin sonunda adaletin sağlanabileceğine inanıyor: “Ortada çok büyük bir güvenlik ihmali olduğu açık. Beni hırsızlar değil, hizmet aldığım bankanın beni koruyamaması ilgilendiriyor. Bu nedenle bilirkişi raporları hazırlandıktan sonra banka ile görüşecek, eğer zararımız tazmin edilmese de dava açacağız.”
Bu esnada Almanya’daki Türk topluluğu içinde umutsuzluk yayan birçok içeriğin de dolaştığını söyleyen E.T., sosyal medyada “Mağdurlar hiçbir şey alamazlar” şeklinde felaket tellallığı yapan sözde uzmanların ifadelerinin kafa karıştırdığını ekliyor.
E.T.’ye göre bu tarz söylemler oldukça tehlikeli: “Bana kalırsa birçok insan hırsızlık mağdurlarını korkutup haklarını aramaları engellemeye çalışıyor. Burada mesele kaybımızın karşılanmasının yanında bizim hakkımızı aramamız. Biz bir soyguna maruz kaldık. Güvendiğimiz bir kurum, bizim alın terimizi ve birikimlerimizi koruyamadı. Sonrasında da ihmallerle dolu bir süreç yaşadık. Ardından da medyada sanki kara para aklayan insanlar gibi görüldük. Çalınan birikimlerimizin geri gelmesi kadar ben bu durumun hesabını sormakla da ilgileniyorum.”
Sparkasse Soygunları ve Emsal Davalar
Daha önce 2021 yılında Hamburg-Norderstedt’teki Sparkasse’nin kiralık kasalarına yönelik soygunda da 600 kasa boşaltılmış, mağdurlar bunun üzerine bankaya yetersiz güvenlik tedbirleri nedeniyle dava açmıştı. Burada da hırsızlar bankanın üstündeki bir dairenin beton tavanından delici kullanarak kasa odasına girmiş, 40 milyon avro tutarında bir soygun gerçekleştirmişlerdi. Hırsızlığın üzerinden 2 yıl geçtikten sonra Hamburg Eyalet Mahkemesi, bankayı bir mağdura tazminat ödemeye mahkûm etmişti.
Gelsenkirchen’deki mağdurların kayıplarını ne zaman tazmin edebileceği ise belirsiz. Olayın üzerinden 1 ay geçtikten sonra, Ocak 2026’nın sonunda üç mağdur Sparkasse’nin Gelsenkirchen şubesine karşı ilk davayı açtı. Essen Eyalet Mahkemesi’ne başvuran bu üç kişi, kiralık kasalardaki mal varlıklarını kanıtlayabilen kimselerdi. Davacılardan biri, kasasında yaklaşık 400.000 Euro nakit para bulunduruyordu. Önceden sattığı dairenin tutarı olan bu parayı kanıtlayabiliyordu. Bir diğer davacı ise orta ölçekli bir şirketin yöneticisiydi. Kasasında bir Rolex saat, mücevher ve yaklaşık 120.000 Euro değerinde nakit bulunuyordu. Üçüncü müşteri ise 50.000 Euro değerindeki birikiminin delillerini sunmuştu.
WDR’e konuşan mağdurların avukatı Daniel Kuhlmann’a göre bu üç davanın diğer mağdurlara da emsal teşkil etmesi hedefleniyor. Bankanın mağdurlarla anlaşmaya yanaşmaması durumunda yeni davaların açılması da olası. Zira avukat yüzlerce müştekinin vekaletini almış durumda.