Dördüncü Yılında Ukrayna Savaşı ve Avrupa’nın Sınavı
Dört yıl önce kısa süreceği düşünülen Ukrayna Savaşı, bugün Avrupa’nın güvenlik düzenini yeniden şekillendiren uzun bir çatışmaya dönüşmüş durumda. Ukrayna ayakta kalırken, Avrupa kendi kapasitesi ve sınırlarıyla yüzleşiyor. Peki geçtiğimiz dört yılda Ukrayna'daki savaş Avrupa'da neleri gün yüzüne çıkarttı?
Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik tam ölçekli işgali başladığında, birçok Batılı lider ve uzman Kiev’in günler içinde düşeceğini öngörüyordu. Nitekim savaş öncesi dönemde Batı medyasında ve istihbarat değerlendirmelerinde başkentin “72 saat içinde düşebileceği” yönünde yaygın beklentiler dile getiriliyordu.
Dört yıl sonra ise savaş hâlâ sürüyor; Ukrayna yıprandı, ancak ayakta. Rusya hedeflerine tam olarak ulaşamamış olsa da sahadaki çıkmaz derinleşti ve Ukrayna’daki savaş Avrupa’nın güvenlik mimarisini kökten dönüştürdü. Bugün gelinen noktada bu savaş yalnızca Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ilgilendirmiyor. Ukrayna aynı zamanda Avrupa’nın stratejik özerkliği, savunma kapasitesi ve siyasi birlik iddiasının da bir testi hâline gelmiş durumda.
Direniş ve Yıpranma Arasında Ukrayna
Dört yılın ardından savaşın en dikkat çekici yönü, Ukrayna’nın beklenenden çok daha uzun süre direnebilmiş olması. Rusya başlangıçta hızlı bir zafer öngörürken, Kiev düşmedi ve cephe hattı bugün hâlâ başkentten kilometrelerce uzakta. Ukrayna yalnızca hayatta kalmakla kalmadı; aynı zamanda Avrupa’nın en tecrübeli ordularından birine dönüştü.
Ancak bu tabloyu yalnızca “direniş başarısı” olarak okumak yanıltıcı olur. Sahadaki gerçeklik daha karmaşık: Ukrayna son yıllarda sınırlı ilerleme kaydedebildi, başarısız bir karşı taarruz süreci yaşadı ve ciddi insan gücü kayıpları verdi. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’e göre 55 bin asker hayatını kaybetti. Bağımsız tahminler Rus tarafında 300 bin civarında kayba işaret ediyor.
Bu noktada savaşın belirleyici unsurlarından biri insan kaynağı krizi. İlk yıllardaki gönüllü mobilizasyon dalgası zayıflamış durumda. Cepheye gitmeye hazır idealist gönüllülerin sayısı azalırken, zorunlu mobilizasyon giderek daha zor ve tartışmalı hâle geliyor. Nitekim son dönemde hem artan firar vakaları hem de yeni asker bulmadaki zorluklar, Ukrayna ordusunun kapasitesini doğrudan etkileyen yapısal bir sorun hâline gelmiş durumda.
Buna rağmen Ukrayna toplumunda dikkat çekici bir “normalleşme içinde direniş” hali gözleniyor. Kiev’de hayatın büyük ölçüde devam etmesi, açık restoranlar ve dolu caddeler savaşın gündelik hayatla iç içe geçtiğini gösteriyor. Bu durum bir yandan toplumsal dayanıklılığın göstergesi, diğer yandan da uzun süreli savaşın yeni norm hâline geldiğinin işareti.
Öte yandan savaşın insani maliyeti artmaya devam ediyor. On binlerce sivil kayıp, milyonlarca yerinden edilmiş insan ve sistematik altyapı saldırıları, Ukrayna toplumunda derin bir travma yaratmış durumda. Sağlık sistemine yönelik binlerce saldırı ve yaygın travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) vakaları, savaşın yalnızca askeri değil, aynı zamanda toplumsal bir yıkım süreci olduğunu ortaya koyuyor.
Bu bağlamda en kritik soru ise şu: Bu savaş nasıl bitecek?
Mevcut tablo, kısa vadede net bir askerî zafer ihtimalinin zayıf olduğunu gösteriyor. Ateşkes ihtimali konuşulsa da bunun kalıcı bir barışa dönüşüp dönüşmeyeceği belirsiz. Dahası, artık birçok Avrupalı için ateşkes bile yalnızca “bir sonraki savaşın hazırlığı” olarak görülüyor.
Ukrayna’daki Savaş, Avrupa’nın Savaşı
Geçen dört yıl içinde en belirgin dönüşüm, Avrupa’nın rolünde yaşandı. ABD’nin desteğinin belirsizleşmesi ve özellikle Donald Trump’ın yeniden ABD Başkanı seçilmesinin ardından gelen geri çekilme eğilimi, Avrupa’yı Ukrayna’nın ana destekçisi hâline getirdi.
Bugün Avrupa Birliği ve üye devletleri toplamda Ukrayna’ya sağlanan mali ve insani yardımın yaklaşık %90’ını ve askerî desteğin büyük bölümünü karşılıyor. 2025 yılında Avrupa’nın Ukrayna’ya yaptığı askerî yardımda %67, finansal ve insani yardımda ise %59 artış kaydedildi. Ancak bu güçlü destek tablosu aynı zamanda ciddi kırılganlıklar barındırıyor.
İlk olarak, Ukrayna’nın savaş ekonomisi büyük ölçüde Avrupa finansmanına bağımlı hâle gelmiş durumda. AB’nin sağladığı dev kredi paketleri Kiev’in ayakta kalmasını sağlarken, bu desteklerin siyasi pazarlıklara açık olması önemli bir risk yaratıyor. Özellikle Macaristan’ın bu paketleri veto tehdidiyle bloke etmesi, Avrupa içindeki bölünmelerin savaşın gidişatını doğrudan etkileyebileceğini gösteriyor.
Avrupa’nın destek kapasitesi ile siyasi karar alma süreçleri arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunuyor. Yardımlar çoğu zaman geç iletiliyor, yetersiz kalıyor ve uzun siyasi müzakerelerin ardından ortaya çıkıyor. Nitekim çeşitli analizler, Avrupa’nın Ukrayna’ya sağladığı askerî desteğin “koordinasyonsuz, yavaş ve yetersiz” olduğunu vurgularken, finansman paketlerinin de aylar süren siyasi tartışmalar nedeniyle geciktiğini ortaya koyuyor. Bu durum, Avrupa’nın ekonomik gücü ile jeopolitik etkinliği arasındaki açığı görünür kılıyor.
Üçüncü olarak, Avrupa’nın Ukrayna’ya verdiği destek aynı zamanda bir stratejik bağımlılık ilişkisi yaratıyor. Ukrayna’nın savaş kapasitesi büyük ölçüde bu dış desteğe bağlı. Bu da Kiev’in manevra alanını sınırlarken, Avrupa’nın siyasi tercihlerinin sahadaki askerî sonuçları doğrudan belirlemesine yol açıyor. Bununla birlikte Avrupa’da kamuoyu desteği genel olarak devam ediyor ve Avrupa liderleri Ukrayna’dan vazgeçmiş değil. Ancak bu destek giderek daha fazla stratejik hesaplarla şekilleniyor: Ukrayna’ya yardım artık yalnızca bir dayanışma meselesi değil, Avrupa’nın kendi güvenliği için yapılan bir yatırım olarak görülüyor.
Avrupa’nın Güvenlik Dönüşümü
Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrası güvenlik anlayışını kökten değiştirdi. En çarpıcı örnek ise Almanya’nın ilan ettiği “Zeitenwende” yani tarihsel dönüm noktası. Berlin, 100 milyar avroluk savunma fonu oluşturdu, silah ihracatı konusundaki tabularını kırdı ve NATO’nun doğu kanadında askerî varlığını artırdı. F-35 savaş uçakları, Arrow 3 hava savunma sistemi ve yeni zırhlı araç alımları, Almanya’nın hızla yeniden silahlandığını gösteriyor.
Bu dönüşüm yalnızca Almanya ile sınırlı değil. Avrupa genelinde savunma bütçeleri arttı, yeni finansman araçları oluşturuldu (EDIP, SAFE) ve savunma sanayii kapasitesi genişletilmeye çalışılıyor.
Ancak tüm bu çabalara rağmen Avrupa’nın savunma dönüşümü hâlâ tamamlanmış değil. En kritik sorunlardan biri, Avrupa’nın hâlâ Ukrayna’nın ihtiyaç duyduğu bazı temel sistemleri özellikle hava savunma sistemlerini yeterli ölçekte üretememesi. Bu nedenle Avrupa ülkeleri kısa vadede ABD’den silah alıp Ukrayna’ya aktarmaya devam ediyor. Bu durum, Avrupa’nın sıkça dile getirdiği “stratejik özerklik” hedefi ile gerçek kapasitesi arasındaki farkı ortaya koyuyor.
Savunma sanayiinde de benzer bir sorun var. Avrupa şirketleri üretimlerini artırsa da uzun vadeli sipariş belirsizliği, siyasi yönlendirme eksikliği ve koordinasyon sorunları sektörde ciddi bir belirsizlik yaratıyor. Buna ek olarak, Avrupa’nın güvenlik mimarisi içinde AB ile NATO arasındaki uyumsuzluk dikkat çekiyor. Ukrayna’nın acil ihtiyaçları çoğu zaman NATO mekanizmaları üzerinden karşılanırken, AB’nin finansman koşulları bu süreci yavaşlatabiliyor.
Daha geniş çerçevede ise savaş, Avrupa’yı temel bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Avrupa neyi savunuyor? Sadece mevcut düzeni korumayı mı, yoksa daha güçlü ve dönüştürücü bir siyasi proje geliştirmeyi mi? Bu soru, Ukrayna’nın olası AB üyeliği tartışmalarında da somutlaşıyor. Kiev için üyelik, ekonomik olmanın ötesinde aynı zamanda güvenlik garantisi anlamına geliyor. Ancak AB içinde bu sürecin nasıl ve ne hızda ilerleyeceği konusunda hâlâ belirsizlikler var.
Bu savaş, Avrupa’yı yeniden silahlanmaya zorladı. ABD’ye bağımlılığını sorgulattı. Siyasi birlik kapasitesini test etti ve kıtanın güvenlik mimarisini yeniden şekillendirdi. Ancak Avrupa hâlâ bir geçiş sürecinde. Ne tam anlamıyla stratejik bir aktör hâline gelmiş durumda ne de eski güvenlik düzenine geri dönebilir.
Bu nedenle Ukrayna savaşı, Avrupa’nın ne tür bir güç olmak istediğine dair bir varoluşsal sınav. Bu sınavın sonucu ise savaşın sonucundan bağımsız olarak önümüzdeki yıllarda Avrupa siyasetinin yönünü belirleyecek.