Anatomi

Pronatalizm: Kim, Neden ve Kimin İçin Doğursun?

Pronatalizm, doğum oranlarını artırmayı hedefleyen bir politik yaklaşım olarak yeniden gündemde. Ancak bu çağrı yalnızca nüfus artışıyla mı ilgili? ABD’deki öjeni hareketinden Nazi Almanyasının nüfusu “saflaştırma” politikalarına uzanan bu tartışmalı düşüncenin izini sürüyoruz.

Pronatalizm: Kim, Neden ve Kimin İçin Doğursun?
Fotoğraf: shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

Hannah Arendt için natalite, yani her insanın hayatına doğumla başlaması, aynı zamanda politik düşüncenin de başlangıcıdır. Çünkü insanlar, doğmuş olmaları hasebiyle bir başlangıca, bir siyasi harekete gebedir.[1]

Pronatalizm ise bu potansiyel fikrin üzerine bina edilmiş bir siyaset. Kelime anlamı olarak “doğumu desteklemek, doğum yanlısı olmak” gibi manalara geliyor. Politik ideoloji olarak da doğum oranlarının artmasını teşvik etmek anlamına gelen pronatalizm, salt bu şekilde tanımlandığında biraz yanıltıcı olabilir. Çünkü ne Osmanlı İmparatorluğu’nda ne Nazi Almanyasında ne de erken dönem Amerika’da bu görüşün savunucuları, doğum oranlarının herkes için veya ne pahasına olursa olsun artmasını destekliyordu. Peki o zaman pronatalizm nedir? Pronatalizm takipçileri kimin, ne şartlarda doğurmasını ve kimlerin doğmasını istiyor?

Modern Devlet ve Pronatalizm

Modernite öncesi devlet için tebaa oldukça önemliydi. Neticede vergi alınacak ve savaşa asker yetiştirilecekti. Modern devlet ise özneleriyle ilişkisini yeniden tanımlayarak onları devlet tarafından ruhu, disiplini ve eğitimi şekillendirilecek bireyler olarak kurguladı. Aynı zamanda “toplum” diye bir kavram da inşa etti.

Devlete tâbi topluluklar yalnızca ülke sınırları içinde yaşayan halktan ibaret değildi. Sayımlarla kayıt altına alınması gereken, etnisite ve din temelinde sınıflandırılan, yalnızca bireysel olarak şekillendirilmesi yetmeyip nüfus politikaları aracılığıyla yönlendirilmeleri gereken gruplar hâline geldiler. Dolayısıyla, bir siyasal ideoloji olarak pronatalizmden söz ettiğimizde ne geçmişin çok çocuklu ailelerini ne de “Ben, diğer milletlere karşı ümmetimin çokluğuyla övünürüm” diyen Resûlullah’ı kastediyoruz. Bu anlamda modern pronatalizm, bireysel tercihler üzerine değil; araçsallaştırdığı belirli bir nüfusu artırırken başkalarını azaltma hedefi üzerine kurulu.

Pronatalizmin Tarihi

Bu yazıda ele alındığı şekliyle pronatalizmin tarihi, ulus-devletlerin doğuşuyla eş zamanlı bir gelişim gösterir. Besim Ömer Paşa gibi geç Osmanlı dönemi düşünürleri, doğum oranlarını artırmanın toprak kayıplarıyla azalan nüfusu ikame edebileceğini savunurken başlangıçta Müslüman tebaanın nüfus artışına odaklanmıştır.

Ancak yükselen milliyetçilik hareketleriyle birlikte bu eğilim, zamanla Müslüman nüfustan ziyade “Türk ırkının” nüfusunu artırma yönüne evrilir.[2] Artık devlet adamları ve düşünürler, yalnızca “Türk ve Müslüman” evlatların niceliksel artışıyla yetinmemektedir. Bu nesillerin “gürbüz ve sağlıklı” yetişmesi devletin sorumluluğu hâline geldiği için, “ideal anneliğe” dair rehber kitaplar ve makaleler kaleme alınır.[3] Doğumların evlerden hastanelere, ebelerden doktorlara taşınmasının ve kürtajın yasal düzenlemelerle yasaklanmasının temelinde de bu biyopolitik kaygılar yatar.

Nazi Almanyasının; Yahudileri, Romanları ve diğer muhalif grupları sistematik olarak yok ederken “Aryan” halkın üremesine saplantılı bir ilgi göstermesinin temelinde bu ideoloji yer almaktadır. Bu doğrultuda evliliği kolaylaştıran maddi destekler, kürtajın yasaklanması ve çok çocuklu anneliğin nişanlarla ödüllendirilmesi gibi nicelik odaklı teşvikler devreye sokulmuştur.

Ancak Nazi pronatalizminin en uç örneği olan “Lebensborn” projesi, bizzat Heinrich Himmler tarafından “Efendi Irk” (Master Race) yaratmak amacıyla kurulmuştur.[4] SS denetiminde yürütülen bu program; sosyal mühendislik, refah yardımları ve ilerleyen yıllarda işgal edilen topraklardan gerçekleştirilen sistematik çocuk kaçırma eylemlerinin karanlık bir bileşimi hâline gelmiştir.

Nazilerin Sosyal Mühendislik Programı: Lebensborn Nedir?

Almanya’daki doğum oranlarının düşüşe geçmesi ve nüfusu “saflaştırma” arzusuyla hayata geçirilen bu program, başlangıçta iki temel strateji üzerinden ilerledi. SS bünyesinde kurulan yüksek standartlı özel doğum klinikleri, öncelikle SS subaylarının eşlerine hizmet verse de asıl hedef kitlesi bekâr “Ari” kadınlardı. Nazi yönetimi, bu kadınlara tam bir gizlilik içinde ve toplumsal baskıdan uzak doğum yapma imkânı sunarak hem kürtajın önüne geçmeyi hem de doğacak çocukların tamamen Nazi ideolojisiyle yoğrulmuş bir çevrede büyümesini amaçlıyordu. Ancak bu evlere kabul edilmek hiç de kolay değildi. Ebeveynlerin en az üç kuşak öncesine giden şecereleriyle “ırksal saflıklarını” kanıtlamaları ve titiz tıbbi muayenelerden geçerek herhangi bir kalıtsal hastalık taşımadıklarını belgelemeleri zorunluydu.

İkinci Dünya Savaşı’nın derinleşmesi ve Alman cephesindeki kayıpların artmasıyla birlikte program, başlangıçtaki sınırlarını aşarak çok daha radikal ve karanlık bir boyuta evrildi. Alman nüfusunu takviye etmek amacıyla “Ari kan” arayışı Almanya dışına taşındı. Bu dönemde “saf Nordik” kabul edilen Norveç halkı özel bir hedef hâline geldi ve Alman askerleri Norveçli kadınlarla çocuk sahibi olmaya teşvik edilerek binlerce “Lebensborn” çocuğunun doğmasına yol açıldı.

Programın en trajik safhası ise Doğu Avrupa’da, özellikle Polonya ve Sovyetler Birliği’nde icra edilen sistematik çocuk kaçırma eylemleriydi. “Ari” fiziksel özelliklerine sahip binlerce çocuk ailelerinden koparılarak Lebensborn merkezlerine taşındı. Burada isimleri değiştirildi ve aileleri tarafından terk edildikleri yalanına inandırıldılar. “Irksal sınavları” geçenler sadık Nazi ailelerine evlatlık verilirken, bu standartlara uymayan veya ideolojik asimilasyona direnç gösteren çocuklar toplama kamplarının insafına terk edildi.

Savaşın sona ermesi Lebensborn’un etkilerini silmeye yetmedi; aksine geride on yıllarca sürecek yıkıcı bir miras bıraktı. Üçüncü Reich çökerken dosyaların imha edilmesi, binlerce çocuğun gerçek kökenini asla öğrenememesine ve ömür boyu sürecek derin bir kimlik krizine hapsolmasına neden oldu. Öte yandan, Norveç gibi işgalden kurtulan ülkelerde bu çocuklar ve anneleri toplum tarafından “vatan haini” olarak damgalandı. On yıllar boyunca fiziksel ve sözlü tacize maruz kalan bu kuşak, tarihe “Utanç Çocukları” olarak geçen ağır bir travmanın sessiz tanıkları oldular.

Öjeninin Doğuşu ve Entelektüel Kökenleri

Lebensborn ve benzeri nüfus saflaştırma girişimlerinin arkasında, daha “üstün” genetik özelliklere sahip bireylerin üremesi yoluyla “ideal” bir toplum yaratma arzusu yatar. Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton tarafından “bilimsellik” maskesi altında savunulan, seçici üreme yoluyla ırkı ıslah etme düşüncesi, literatürde öjeni (eugenics) olarak terimselleşmiştir.[5]

Galton, öjeni kavramını Yunanca “iyi doğmuş” anlamına gelen eugenes kelimesinden türetmiştir. Bu akımın destekçileri, öjeninin insan evrimini bilinçli bir şekilde kontrol edebileceğine inanıyordu. Galton, zekâ gibi soyut toplumsal niteliklerin kalıtımın doğrudan bir sonucu olduğunu savundu. Darwin’in “güçlü olanın hayatta kalması” prensibiyle paralel olarak, toplumsal yapıda da yalnızca “üstün” ırkların başarılı olabileceğini ileri sürdü. Bu dönemdeki öjenik fikirler; Avrupalı düşünürlerin ırk, sınıf ve cinsiyet konularındaki önyargılarının sözde bilimsel verilerle meşrulaştırılma çabasını yansıtmaktadır.

Öjeni; ırk, sınıf ve cinsiyet hiyerarşilerini yalnızca biyolojik verileri çarpıtarak değil, bu elitizmi sosyal bilimler üzerine inşa ederek kurmuştur. “Doğal seçilim” terminolojisinin ilk kez Darwin değil, İngiliz sosyolog Herbert Spencer tarafından kullanılmış olması bu bakımdan tesadüf değildir. Erken dönem antropologlar da “Sosyal Darwinizm” fikrini hevesle benimsemiş; tüm insanlığın benzer bir gelişim seyri izlediğini iddia ederken Beyaz Avrupalıları “medeniyetin zirvesi”, ötekileştirdikleri halkları ise “ilkel, barbar veya vahşi” olarak nitelemekten geri durmamışlardır. Irk fikrinin bu şekilde “bilimselleşmesiyle”, toplumların zamanla medenileşeceği inancı yerini; kalıtımın değişmez ve “iflah olmaz” bir gerçeklik olduğu düşüncesine bırakmıştır.[6]

Amerikan Modeli ve Nazi Almanyası ile Bağlantılar

Öjeni günümüzde ağırlıklı olarak Nazi rejimiyle ilişkilendirilse de bu durumun arkasında, yıkılmış bir rejimi günah keçisi ilan ederek diğer aktörlerin kendilerini aklama çabası yatar. Oysa 1920’li ve 30’lu yıllarda Amerika Birleşik Devletleri, öjeni alanında küresel bir lider konumundaydı. Amerikalı öjenistler; engelliler, yoksullar ve etnik azınlıklar gibi “uygunsuz” (unfit) olarak nitelendirdikleri grupların üremesini engelleyerek “ırksal iyileştirme” hedefliyorlardı. Özellikle Kaliforniya, Nazi rejimi için somut bir emsal teşkil etti. Naziler iktidara geldiğinde Kaliforniya, eyalet yasaları uyarınca binlerce kişiyi halihazırda zorla kısırlaştırmıştı. Nazi bilim insanları, propaganda çalışmalarında Kaliforniya’nın bu “öncü” çalışmalarından övgüyle bahsetmişlerdir.

Bu ideolojik bağ, finansal desteklerle de pekiştirilmiştir. Rockefeller ve Carnegie gibi Amerikalı vakıflar, hem Weimar Cumhuriyeti hem de Nazi döneminin ilk yıllarında Alman araştırmacılara ciddi fonlar sağlamıştır. Bu mali destekler, Joseph Mengele’nin akıl hocası Otmar Freiherr von Verschuer gibi isimlerin “ırk hijyeni” çalışmaları yürüttüğü Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nü doğrudan finanse etmiştir.[7]

Irkın ıslahı düşüncesi o yıllarda tahmin edilenden daha yaygındı ve tarihin “kötü adamlarıyla” sınırlı değildi. Feminist araştırmacı ve akademisyen Kyla Schuller’in de belirttiği gibi, Margaret Sanger gibi beyaz feministlerin doğum kontrolü hareketlerinin kökeninde de öjenik düşünceler yatmaktaydı.[8] Planned Parenthood (Planlı Ebeveynlik Federasyonu)’un kurucusu olan Sanger’a göre; fiziksel engelliler, akıl hastaları, psikopatlar, yoksullar, alkolikler ve “istihdam edilemez” olarak görülen geniş bir kitle çocuk sahibi olmaya “layık” değildi.

Öjenistler; “moron” ve “embesil” gibi bugün hakaret olarak kullanılan terimleri, zihinsel kapasite seviyelerini sınıflandırmak için icat etmişlerdi. Geniş bir kapsama sahip olan “geri zekalı” (feebleminded) teşhisi ise sadece zihinsel engellileri değil, aynı zamanda yoksul ve eşcinsel kadınları da sistem dışına itmek için kullanılan hukuki ve tıbbi bir araçtı.

Pronatalizm Yeniden mi Doğuyor?

Aradan geçen yıllarda, hem Nazi rejimiyle özdeşleşen bu ideolojilere atfedilen utanç hem de ırkçılığın -daha doğrusu ırkçılığı açıkça itiraf etmenin- toplumsal bir bedelinin olmasıyla öjeni düşüncesi marjinalleşmiş ve tarihteki sorunlu fikirler arasındaki yerini almıştır. Peki, durum böyleyken bu fikirle yakından bağlantılı olan pronatalizm hareketi nasıl tekrar yükselişe geçti?

Aslında her pronatalist siyasetin temelinde, belirli bir grubu güçlendirme fikri yatar. Bu fikir her zaman açıkça telaffuz edilmese de bir ölçüde görünürdür. Antropolog Şafak Kılıçtepe, Türkiyeli Kürt kadınlar arasında yürüttüğü tüp bebek araştırmasında, mülakat yaptığı bazı kadınların, “Bu klinik size göre değil” denilerek kapıdan geri çevrildiğinden bahseder.[9] Ben de İstanbul’da doğum üzerine etnografik bir çalışma yürütürken, Cumhurbaşkanı’nın “üç çocuk” söylemini öven bir hekimin, aynı konuşma içerisinde Suriyelilerin “tavşan gibi üremesinden” yakınmasına hayretle tanıklık etmiştim.

Avrupa ve Amerika’da yükselen sağ popülizmle birlikte, pronatalizm artık çok daha yüksek sesle dillendiriliyor. Göçmen nüfusun “yerli” nüfusu geçmesine dair kaygılar seçim süreçlerini şekillendirirken; Yeni Zelanda’daki Christchurch saldırganı manifestosunda “Mesele doğum oranları, mesele doğum oranları, mesele doğum oranları” diyerek bu saplantıyı dile getiriyordu.[10]

Benzer şekilde, yakın zamana kadar Donald Trump’ın en büyük destekçilerinden olan iş insanı Elon Musk, dünya nüfusundaki düşüşü insanlığın önündeki en büyük tehdit olarak nitelendiriyor. Musk, belki de kendi zekasına duyduğu hayranlığın bir sonucu olarak, farklı kadınlardan olan en az 14 biyolojik çocuğuna babalık ederek bu görüşünü pratiğe döküyor.

Çok çocuk sahibi olmayı teşvik eden dinî ve politik argümanlarla güçlenmiş bir pronatalizm, bugün pek çok ülkede yükselişte. Peki, bu teşvikler insanları çocuk sahibi olmaya gerçekten ikna edebilir mi?

Araştırmalar gösteriyor ki, istenmeyen gebeliklerin günden güne azaldığı modern dünyada, çiftleri çocuk sahibi olmaya ikna eden temel unsurlar geleceğe duydukları güven ve maddi güvenceler.[11]

Devlet teşvikleri, hâlihazırda çocuk sahibi olmak isteyen bir aile için cesaret verici olabilir; ancak bu yöntemlerin ne toplam doğum oranları ne de bireylerin yaşam boyu sahip oldukları çocuk sayısı üzerinde kayda değer bir etkisi bulunuyor. Bu politikalar pratikte işe yaramıyor; çünkü bir çocuğu doğumdan 18 yaşına kadar yetiştirmenin maliyeti bu denli yüksekken, sunulan küçük maddi destekler bu büyük ekonomik yükün yanında “devede kulak” kalıyor.

Kaynaklar:

  • [1] Arendt, İnsanlık Durumu, 1958.
  • [2] Erkaya-Balsoy, Kahraman Doktor İhtiyar Acuzeye Karşı, 2015.
  • [3] Besim Omer Akalin, Sıhhatnümay-ı Aile Yahud Baba-Ana-Çocuk, 1887 ve Çocuk Büyütmek, 1925.
  • [4] Ziegler, Herbert F. “FIGHT AGAINST THE EMPTY CRADLE: NAZI PRONATAL POLICIES AND THE SS-FÜHRERKORPS.” Historical Social Research / Historische Sozialforschung, no. 38, 1986, pp. 25–40.
  • [5] The National Human Genome Research Institute (NHGRI), Eugenics: Its Origin and Development (1883 – Present).
  • [6] Baker, Lee D. From Savage to Negro: Anthropology and the Construction of Race, 1896-1954. 1st ed., University of California Press, 1998.
  • [7] Weiss, Sheila Faith. “The Loyal Genetic Doctor, Otmar Freiherr von Verschuer, and the Institut Für Erbbiologie Und Rassenhygiene: Origins, Controversy, and Racial Political Practice.” Central European History, vol. 45, no. 4, 2012, pp. 631–68.
  • [8] Schuller, Kyla. The Trouble with White Women : A Counterhistory of Feminism / Kyla Schuller. First edition. New York, NY: Bold Type Books, 2022.
  • [9] Kılıçtepe, Ş. (2019). Reproductive technologies, pronatalism and ethnicity: An ethnography of situated reproduction in Turkey [Yayımlanmamış doktora tezi]. Indiana University.
  • [10] Munn, Luke. Red Pilled: The Far-Right’s Alternative Universe. transcript Verlag, 2023.
  • [11] Guzzo, Karen Benjamin, Anna Belykh, Wendy D. Manning, Monica A. Longmore, Peggy C. Giordano, and Sara Roza. 2025. “Perceptions of the Future and Pregnancy Avoidance in the U.S.” Population Research and Policy Review 44(36).

Ferhan Güloğlu

Doğum antropolojisi alanında çalışan Ferhan Güloğlu, doktora derecesini Georg Washington Üniversitesinde edinmiştir. Güloğlu, “Filistin’de Güvenli Doğum” adlı girişimin koordinatörlüğünü sürdürmektedir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler