Kültür

Günümüz Irkçılığının Bir Kökeni: Avrupa’nın Endülüs Mirasını Yok Sayması

Avrupa’nın kendini Antik Yunan’dan Aydınlanma’ya uzanan kesintisiz bir miras olarak anlatısı, Endülüs’ün belirleyici rolünü sistematik biçimde dışarıda bırakıyor. Bu tarihsel silme, bugün Müslümanların Avrupa’da “yabancı” olarak konumlandırılmasının da zihinsel zeminini oluşturuyor.

Günümüz Irkçılığının Bir Kökeni: Avrupa’nın Endülüs Mirasını Yok Sayması
Granada şehrindeki Elhamra Sarayı'nın havadan görünümü. | Fotoğraf: Mazur Travel - Shutterstock.

Avrupa’nın sanat, kültür ve felsefe tarihi üzerine yapılan tartışmalarda sürekli karşıma çıkan bir soru var: Endülüs bölümü neden eksik? Kenarda bir unsur olarak değil, bir dipnot olarak değil; Avrupa’nın modernliğini doğuran yüksek kültürün kurucu unsurlarından biri olarak neden yer almıyor?

İber Yarımadası’ndaki sekiz yüzyıllık İslam hâkimiyeti; filozoflar, hekimler, astronomlar, mutasavvıflar ve şairler yetiştirmiştir. Bu isimlerin eserleri, skolastik düşünce geleneğinden Rönesans’a, oradan Alman romantizmi ve klasik düşüncesine kadar Avrupa düşüncesini temelden etkilemiştir. Buna rağmen Endülüs, Avrupa düşünce tarihinin büyük anlatılarında bir yabancı unsur, Doğulu bir ara bölüm, Avrupa’nın kendini bulabilmesi için aşması gereken bir şey olarak görünür. Bu dışlama artık bir dikkatsizlik değildir. Aksine bilinçli bir inşanın sonucudur.

Gasp Edilen Endülüs Mirasının Günümüze Dolaylı Aktarımı

Osmanlı tarihçisi, şair ve devlet adamı Ziya Paşa bu durumu 1860 yılında açık biçimde dile getirir. Ona göre İslam Endülüsü, Osmanlı dünyasında bile bir masal gibi anlatılmakta; kulaktan kulağa aktarılmasına rağmen gerçek bir tarih olarak görülmemektedir. Bu durum, Endülüs’e dair son izler de tamamen hafızalardan silinene kadar devam etmiştir. Paşa’ya göre bunun nedeni şuydu: O dönemde “fanatik Hristiyanlar” kitapları yakmıştı. Arapça kaynaklardan geriye kalanlar ise Avrupa kütüphaneleri üzerinden ve Latince çeviriler aracılığıyla yeniden İslam dünyasına ulaşabilmişti.

1860 yılında Endülüs tarihini yazmak isteyen biri Fransızca, İngilizce ve Arapça kaynaklara başvurmak zorundaydı. Bu şu anlama gelir: Avrupa, Endülüs’e ait bilgiyi önce muhafaza etmiş, ardından Latinceye çevirmiş, kendi bilim tarihine dahil etmiş ve nihayetinde İslamî kökenini silmiştir. Kökler kesilmiş, meyveler korunmuştur.

Ziya Paşa’nın bir varsayımı özellikle dikkat çekicidir ve akademik olarak incelenmelidir: Montesquieu’nün Kanunların Ruhu Üzerine adlı eserinde ileri sürdüğü, Batı Hristiyanlarının Hristiyanlıkları nedeniyle Müslümanlardan daha hoşgörülü oldukları iddiasını ele alır. Ziya Paşa’ya göre bu iddia tarihsel olarak savunulamaz:

“Hristiyanlar, farklı inanç sahiplerine özgürlük tanıma geleneğini ne kendi içlerinde Protestanlara karşı ne de Amerika’da yerli halklara karşı uygulamışlardır; buna karşılık Müslümanlar bu geleneği Endülüs’te Hristiyan ve Yahudi topluluklara karşı uygulamışlardır. Hristiyanlar bu geleneği ancak dinî pratiklerinden uzaklaşıp felsefeye yöneldiklerinde geliştirmişlerdir.”

Paşa’nın bu son derece keskin ifadesi, Avrupa üstünlüğüne dair kolonyal teoriyi ifşa eder ve aynı zamanda Avrupa’nın gurur duyduğu hoşgörünün tarihsel olarak Hristiyanlıktan değil, İslam yüksek kültürüyle karşılaşmadan doğduğunu gösterir.

Bilim Tarihini Yazan Sâid el-Endelüsî’nin Medeniyet Ölçütü: Bilgiye Yönelmek ya da Yönelmemek

Orada neyin kaybedildiğini anlamak için, Endülüs’te neyin düşünüldüğünü okumak gerekir. Toledo kadısı Sâid el-Endülüsî, 1068 yılında insanlık tarihinin ilk salt bilim tarihi eserini yazdı: Tabakâtü’l-Ümem. Bir âlim olan El-Endülüsî, farklı halkları ve toplumları din, köken ya da ten rengine göre değil, tek bir ölçüte göre sınıflandırır: Bir toplumun bilgiye yönelip yönelmemesi.

Bilimlere yönelmiş toplumları “Allah’ın seçkinleri” olarak adlandırır; çünkü: “Onlar, insanı insan yapan erdemleri elde etmek için güçlerini kullanmışlardır. Âlimler karanlığı aydınlatan ışıklardır ve onlar olmadan dünya yaşanmaz olurdu.” el-Endülüsî, bunu bir Müslüman kadı olarak yazar; -çoğu zaman söylenendiği gibi- inancına rağmen değil, doğrudan İslam’dan hareketle. Eser besmele ile başlar, Allah’a hamd ile sona erer ve arada Yunan filozoflarının, Hint matematikçilerinin, Pers astronomlarının ve Endülüslü âlimlerin eşit düzlemde yer aldığı evrensel bir bilim tarihi sunar.

“Galiçyalılar” -bu ifadeyle Endülüs’ün kuzeyindeki Hristiyanları kasteder- ve kıtanın geri kalanındaki Hristiyanlar, ona göre bilimlerle ilgilenmemekte ve bu nedenle “insanlıktan ziyade hayvani olana daha yakın” bulunmaktadır. El-Endelüsî bunun ötesine geçerek bilgiye yönelik bu ilgisizlik karşısındaki şaşkınlığını dile getirir. Ağır iklim koşulları altında yaşayan toplumların bilgiye yönelmemesi anlaşılabilir; ancak Endülüs’ün kuzeyi ve kıtanın geri kalanındaki ılıman iklim koşulları, bilgiye yönelmeyi mümkün kılmaktadır. Ancak 700 yıl sonra Fransa’da Voltaire ve Almanya’da Johann Gottfried Herder (yani el-Endelüsî’nin “Kıta” olarak adlandırdığı yerlerin düşünürleri) iklimin halklar ve zihniyet üzerindeki etkisini tartışacaktır.

El-Endelüsî’de dikkat çeken bir diğer husus şudur: Bir Müslüman olarak Yunanları putperestler şeklinde değil, hakikate giden yolda ilerleyen insanlar olarak okur. Pisagor’u, felsefeyi Hz. Süleyman’dan öğrenmiş biri olarak görür. Yunan filozof Empedokles’in Şam’da Lokman Hekim’den ders aldığına inanılır. Aristoteles ise âlimlerin hocasıdır (muallim-i evvel). Bu eşleştirmeler dindar bir sahiplenme değil, tüm aklın nihayetinde aynı kaynağa dayandığı inancının ifadesidir.

El-Endelüsî, peygamberlerden Yunan düşünürlerine, oradan Bağdat’taki İslam âlimlerine ve nihayet Endülüs’e uzanan bir kültür tarihi inşa eder. Bu, hiçbir kültür sınırı tanımayan, kesintisiz bir bilgi çizgisidir. Avrupa tarih yazımının kopardığı tam da bu çizgidir. Bu çizgi yalnızca reddedilmemiş, aynı zamanda Müslümanların kendilerini bu kültürel zincirin bir parçası olarak görme anlayışı da ellerinden alınmıştır. Müslümanlar yabancılaştırılmış, oryantalize edilmiş ve kendilerini nasıl tanımlamaları gerektiği dışarıdan belirlenmeye çalışılmıştır. Avrupa kültür tarihine yaptıkları büyük, belirleyici ve yön verici katkının, onların ya da herhangi birinin anlayışının parçası olmasına izin verilmemiştir. Ve hayır: El-Endelüsî münferit bir istisna değildir; Endülüs’te daha büyük bir bütünün parçasıdır.

Bir Düşünce Okulu Olarak Endülüs

Endülüs’ün en önemli âlimleri, birbirinden kopuk dâhilerden oluşan bir topluluk değil; kuşaklar boyunca aktarılan ve derinleştirilen bir düşünce okulu ve geleneği oluşturuyordu. Ibn Bâcce, İspanya’nın ilk Müslüman filozofu olarak Endülüs Aristoteles geleneğini kurdu ve şu radikal soruyu ortaya attı: İnsan, kusurlu bir toplumda yaşarken yine de ruhen ve karakter bakımından nasıl yetkinleşebilir? İbn Tufeyl bu düşünceyi felsefi anlatısında sürdürerek, ıssız bir adada tek başına yaşayan bir insanın yalnızca kendi aklıyla Tanrı bilgisine ulaşabileceğini anlattı. İbn Rüşd ise Aristoteles külliyatının tamamını yorumladı ve böylece Avrupa’nın hocası hâline geldi; Avrupa ona basitçe “Yorumcu” adını verdi, tıpkı Aristoteles’e “Filozof” demesi gibi.

İbn Arabi, bu rasyonalist akımın mistik karşı kutbu olarak, İslam düşüncesinin en derin kozmolojisini geliştirdi. Kurtubalı Yahudi hekim İbn Meymûn ise bu düşünce dünyasının tek bir dine bağlı olmadığını gösterir: Endülüs, İslam hâkimiyeti altında bir Yahudi âlimin en büyük Yahudi filozoflardan biri hâline gelebildiği ve etkisinin günümüze kadar sürdüğü bir yerdi.

Fârâbî, bu okulun “öğretmenlerin öğretmeni” olarak, bilimler üzerine yazdığı eserinde felsefe ile din arasında hiçbir sınır tanımayan bir bilgi mimarisi kurmuştu. Ona göre felsefi araştırmanın nihai amacı yüce Yaratıcı’nın bilgisine ulaşmaktır ve filozofun faaliyeti, insanın imkânları ölçüsünde Yaratıcı’ya yaklaşma çabasıdır. Akıl ile vahiy, aynı hakikati farklı araçlarla ifade eder. Bu, Endülüs sentezidir: Her ikisini de taşıyan, fakat birbirine indirgemeyen bir düşünce.

Bu yüksek kültürün ruhu en derin biçimde Ibn Bâcce’de kavranabilir; çünkü büyük Endülüslüler arasında kendi durumunun imkânsızlığını doğrudan dile getiren tek kişi odur. Tedbirü’l-Mütevahhid (Yalnızın Rehberi) eseri, hiçbir zaman tamamlanamayan büyük bir projenin yalnızca giriş bölümüdür ve bu durum karanlık bir ironi taşır: Kusurlu bir dünyada yalnız insanın yine de tam anlamıyla insan olabileceğini yazan filozof, kendi eserini tamamlayamamıştır. İbn Bâcce, geçici olanı kavrayan ama ölümsüz fikirleri arayan dürtüsel benlik (nefs) ile ebedî olanı hedefleyen aklı birbirinden ayırır. Örnek olarak ise zafer kazanmış kralları verir: Yaşanabilir dünyanın büyük kısmını yönetirler, fakat bu güçten ruhsal ya da karakter bakımından bir fayda sağlamazlar ve korku ile keder içinde ölürler.

Buna karşılık yalnız insanın kötü bir toplum içinde nasıl yaşadığını İbn Bâcce son derece çarpıcı bir imgeyle açıklar: Yalnız kişi toplumun içinde yaşar, herkesin yaptığı gündelik işleri yapar; ancak niyetleri ve düşünceleri farklıdır ve bu nedenle bir yabancı gibidir. Şair ve düşünür olarak yorumlanabilecek bu yalnızın durumu, münafıkların ortasındaki bir dindarın durumuna benzer. Dindar da münafık da eğilir, kalkar, herkes aynı sözleri tekrar eder; ancak dindarın eylemi ibadetken, münafığınki yalnızca taklittir. Bu felsefe, Friedrich Schiller’in insanın estetik eğitimi düşüncesiyle dikkat çekici paralellikler taşır; ancak aradaki fark açıktır: Schiller, dönüşmüş bir insanın yeniden topluma dönüp onu etkileyebileceğine inanır. İbn Bâcce’de ise böyle bir köprü yoktur. Mükemmel toplum ve şehir yoktur ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacaktır. Endülüs felsefesinin trajik tonu burada yatar: Toplumun hakikati kaldıramayacağını bilir ve buna rağmen ona bağlı kalır.

Tarih Yazımında Endülüs’ü Silme Suçundan Günümüzün Irkçılığına

Bir düşünce tarihi neyi silerse, onu yalnızca kütüphanelerden silmez. Bugün yaşayan insanların bilincinden de siler. Kültürler ve medeniyetler üzerine kurulan anlatılar soyut değildir. Kurumlara, müfredatlara, müzelerde “Avrupa mirası” olarak sergilenenlere, okul çocuklarının Orta Çağ hakkında öğrendiklerine yerleşir. On iki yıl boyunca içinde İslam’ın yer almadığı bir Avrupa kültür tarihiyle yetişen bir çocuk, nefretle büyümez; fakat bir kabulle büyür: Avrupa ile İslam’ın en fazla temas eden ama birbirine nüfuz etmeyen iki ayrı dünya olduğunu düşünür ve bunu içselleştirir.
Bu kabulleniş, sonradan “ayrımcılık” dediğimiz şeyin ön koşuludur. Bu, bilinçli bir düşmanlık olarak değil, yapısal bir yabancılık olarak ortaya çıkar: Türkçe, Arapça ya da Farsça isim taşıyan ve istatistiksel olarak daha az mülakata çağrılan iş başvurusu sahibi; başvurusu cevapsız bırakılan kiracı adayı; daha tek bir cümle kurmadan “yetersiz” ve “sorunlu” olarak algılanan başörtülü öğrenci.

Müslümanları yapısal olarak yabancı, kültürel olarak uyumsuz, kendilerinin inşa etmediği bir evde yaşayan misafirler olarak gören kişi, büyük tarih yazımı yalanını küçük ölçekte yeniden üretir. Müslümanların her gün maruz kaldığı ırkçılık, en azından kısmen, Avrupa’nın kendisi hakkında kurduğu bir tasavvura dayanır: İslam olmadan ortaya çıkmış ve bu nedenle bugün de ona ihtiyaç duymayan bir kültür olduğu fikrine. Bu tasavvur tarihsel olarak sürdürülemezdir. Ve tarihsel olarak sürdürülemez olduğu için, meşrulaştırdığı değersizleştirme de haklı gösterilemez.

İbn Rüşd, İbn Bâcce, haritacı el-İdrîsî ve daha nicelerinin katkılarını Avrupa tarihinden çıkaran kişi, bugünün Müslüman doktorlarının, mühendislerinin, bilim insanlarının ve sanatçılarının katkılarını küçümsemenin zeminini hazırlar. Tarih yazımındaki dışlayıcı eylem ile gündelik hayattaki ayrımcılık eylemi iki ayrı sorun değildir. Aynı temel inancın ifadesidir: Müslümanların Avrupa’ya sonradan katıldığı, kurucu bir rol oynamadığı ve bu nedenle aslında buraya ait olmadığı düşüncesinin.

Endülüs Mirasını Silen Üç Aşama

Endülüs’ün aslında unutulmadığı ileri sürülebilir: İbn Rüşd, Averroes adıyla her felsefe ders kitabında yer alır, Orta Çağ felsefesine giriş derslerinde anılır, Toledo’daki çeviri okulu bilinmektedir. Ancak tam da bu itiraz, sorunun kendisini ortaya koyar. Bir dipnotta geçen bir isim, bir kültür ve medeniyetin tanınması değildir. Ders kitaplarında yazan şudur: Averroes, Aristoteles’i yorumlamıştır ve bu yorum Avrupa’ya ulaşmıştır. Yazmayan ise şudur: İbn Rüşd’ün yorumu, Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar tarafından birlikte taşınan, yüzyıllar boyunca gelişmiş canlı ve karmaşık bir entelektüel kültürün ürünüdür; ve bu kültür Avrupa’nın dışı değil, bizzat kendisidir. Bir ismin bağlamından koparılmış şekilde anılması, bir hatırlama değildir. Bu, asıl olanı görünmez kılan kontrollü bir görünürlük üretimidir.

Endülüs’ün Avrupa kültür tarihi kanonundan çıkarılması üç aşamada gerçekleşmiştir ve bunların hiçbiri tesadüf değildir.  İlk aşama fizikseldir: “Reconquista” sonrasında kütüphanelerin yakılması, el yazmalarının yok edilmesi, İspanyol topraklarında kök salmış bir bilginin izlerinin silinmesi.

İkinci aşama epistemiktir: Hayatta kalan metinler çevrilmiş, Latinceleştirilmiş ve kökenleri belirtilmeden Avrupa bilgi kanonuna dahil edilmiştir. Gerardus Cremonensis, Hermannus Alemannus ve Michael Scotus Toledo’da çeviriler yapmıştır. Onların çevirdiği metinler Paris, Oxford ve Bologna’daki üniversitelere ulaşmıştır. Ancak Latinceye çevrilen şey artık Arapça olmaktan çıkmıştır. Aristotelesçi olmuştur. Skolastik olmuştur. Avrupalı olmuştur.

Üçüncü aşama anlatısaldır: Arapça üzerinden geçen yolu görünmez kılan bir düşünce tarihi kurgusunun inşasıdır. Avrupa Orta Çağı kendisini Atina’nın doğrudan mirasçısı olarak anlatmıştır; sanki Aristoteles ile Thomas Aquinas arasında düşüncenin Arapça ifade edildiği yüzyıllar hiç yaşanmamış gibi. Doğu ile Batı, inanç ile akıl, Orta Çağ durgunluğu ile Avrupa Aydınlanması arasındaki bu ikilikler, İslam mirasının Avrupa’ya dışsal ve yabancı olduğu varsayımına dayanır. Edward Said’in 1978’de “Oryantalizm” ile teorileştirdiği şey yeni değildir; “Reconquista” ile başlayan bir inşanın devamıdır.

Hristiyanların ve Müslümanların Ortak Bir Projesi Olarak Avrupa

Avrupa her zaman, farklı kökenlerden, farklı dinlerden ve farklı dillerden insanların birlikte çalıştığı ortak bir proje olmuştur. Toledo’daki çeviri okulu bir istisna ya da tarihsel bir tuhaflık değildi. Tam tersine, tek taraflı olmadığı için düşünebilen bir kültürün normal hâliydi. Bu gerçeğin tanınmasını talep etmek, Avrupa’nın Müslümanlara göstereceği bir lütuf değildir. Bu, Avrupa’nın kendisine borçlu olduğu bir düzeltmedir. Çünkü kendi tarihini yanlış anlatan bir toplum, kendini doğru anlayamaz. Ve kendini doğru anlamayan bir toplum, üyeleriyle ilişkilerinde sürekli yanlış varsayımlara dayanan hükümler verir. Avrupa’da Müslümanlara yönelik ayrımcılık, aynı zamanda tarihsel bir kendine yabancılaşmanın da belirtisidir: Avrupa, ne olduğunu unutmuş ve bu nedenle kendisini şekillendirenlere yanlış davranmaktadır.

Avrupa yüzyıllar boyunca çevirilerden türeyen kavramlarla, yorumlardan doğan yöntemlerle ve ilk kez Endülüs’te Arapça olarak formüle edilen felsefi sorularla düşünmüştür. Akıl ile vahiy arasındaki ilişki sorusu, skolastiği ve Gotthold Ephraim Lessing’i İnsanlığın Eğitimi ve Bilge Nathan eserlerinde meşgul eden sorunun aynısıdır; bu, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün de üzerine düşündüğü sorudur. Kötü bir toplumda iyi bir hayatın nasıl mümkün olduğu sorusu ise Friedrich Schiller’den önce İbn Bâcce’nin fragmanında da bir karşılık bulmuştur. Orada düşünen, yazan, tartışan ve öğreten insanlar Avrupa’nın öncüleri ya da yabancı bir mirasın taşıyıcıları değildi. Onlar ortak bir projenin parçasıydı. Bugün Avrupa’da yaşayan, çalışan ve varlıklarını sürekli açıklamak, katkılarını kanıtlamak ve aidiyetlerini hak etmek zorunda bırakılan Müslümanlar, Avrupa’yı inşa eden fakat Avrupa’nın bunu dile getirmeye gerek duymadığı uzun bir insanlık zincirinin devamıdır.

Kaynaklar

  • Al-Fārābī: Über die Wissenschaften. De scientiis. Nach der lateinischen Übersetzung Gerhards von Cremona. Lateinisch-deutsch. Hrsg. und übers. von Franz Schupp. Felix Meiner Verlag, Hamburg 2005.
  • Avempace (Ibn Bāğğa): Über das Ziel des menschlichen Lebens. Zweisprachige Ausgabe Arabisch-Deutsch. Hrsg., übers. und kommentiert von Franz Schupp. Felix Meiner Verlag, Hamburg 2015.
  • Isabel Blanco del Piñal: Geschichten aus al-Andalus. Die Königreiche Taifas, ein andalusischer Traum. Mit einem Vorwort von Annemarie Schimmel. Überarb. und erw. Neuausgabe als Sammelband. Verlag RoseNoire Gisela Fischer, München 2003.
  • Georg Bossong (Hrsg. und Übers.): Das Wunder von al-Andalus. Die schönsten Gedichte aus dem Maurischen Spanien. Mit einem Nachwort von SAID. C.H. Beck, München 2005.
  • Dag Nikolaus Hasse: Was ist europäisch? Zur Überwindung kolonialer und romantischer Denkformen. Reclam Verlag, Ditzingen 2021.
  • Monika Walter: Der verschwundene Islam? Für eine andere Kulturgeschichte Westeuropas. Wilhelm Fink Verlag, Paderborn 2016.
  • Sâid el-Endelüsî: Tabakâtü’l-Ümem. Milletlerin Bilim Tarihi. Metin ve Çeviri. Türkçeleştiren: Ramazan Şeşen. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2014.
  • Ziya Paşa: Endülüs Tarihi. Sadeleştiren: Yasemin Çiçek. Timaş Yayınları, İstanbul 2012.

Ahmet Aydın

Ahmet Aydın, Göttingen’de Alman dili ve edebiyatı ile felsefe eğitimi aldı. “Der Deutsche Diwan” adlı kitabın yazarı olan Aydın, edebiyat ve kültür üzerine konuşmalar yapmakta, blogunda şiirler yayımlamakta ve Almanca, Türkçe ile İngilizce dillerinde üretim yapmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler