Dosya: "Bağımlılık"

Bağımlılığı Küresel Çağda Toplumsal Çeşitlilik Gözlüğüyle Anlamak

Bağımlılık tedavileri, özellikle göçle şekillenen çok kültürlü toplumlarda farklı bakış açılarını gerekli kılıyor. Ülkeler arasındaki hareketliliğin artırdığı bu çeşitlilik, bağımlılık terapisinin de yeniden düşünülmesini ve dönüştürülmesini zorunlu hale getiriyor.

Bağımlılığı Küresel Çağda Toplumsal Çeşitlilik Gözlüğüyle Anlamak
Fotoğraf: shutterstock.com | Değişiklikler: Perspektif

“Bağımlılık” (Almancasıyla “Sucht”), karşılanmamış özlemlerin bir yansımasıdır. Almanca “Sucht” kelimesi, bağımlılık hastalığının içerdiği temel zorluğu dile getirir. Bu ifadede genelde bir istikrar arayışı, bir tutunma ihtiyacı veya kimlik arayışı söz konusudur. Bu durum yalnızca hâlâ yeni bir yaşam kurma sürecinde olan birinci kuşak göçmenlerde değil, aynı zamanda hayalleri ve beklentileri parçalanmış olabilecek ikinci ve üçüncü kuşak göçmenlerde de görülür.

Bireyin erkeklik/kadınlık anlayışı ya da sosyal yapıya aidiyet tasavvuru toplumunkiyle örtüşmediğinde ve kişi kendisine sosyal yapılarda bir yer bulamadığında rol çatışmaları ortaya çıkar. Sosyal medya ve saniyeler içinde gerçekleşen küresel iletişim çağında, “Ben kimim ve kim olmak istiyorum?” sorusu hakkında derinlemesine düşünmeye neredeyse hiç zaman kalmaz. Özellikle gençler, nerede ve neden konumlandıklarını bilmeden veya bu konular hakkında pek de düşünmeden kendilerini bir yere ait hissetme eğiliminde olurlar.

Bağımlılık alanındaki yardımın temel zorluğu da, hastaları kendi benliklerini yeniden tanımlama sürecinde fark etmek ve onlara eşlik etmektir. Bağımlılıktan etkilenen kişiler kendilerine sıklıkla şu soruları sorar: Ben nereye aitim? Kendimi nasıl algılıyorum? Eski benliğim nerede kaldı? Geçmişimi, ailemi ve yeni benliğimi nasıl bağdaştırabilirim?

İç İçe Geçen Biyografiler

Her ne kadar birinci, ikinci ve üçüncü kuşak ayrımı yapay olsa da, kuşaklar arasında yapılan böyle bir ayrım, göç ve farklı kültürler arasında hareket bağlamında ortaya çıkan kimlik sorunlarını sınıflandırmada belki de faydalı bir yaklaşımdır. Burada amaç, bireylerin farklı yaşam ve göç evrelerinde toplumsal hayata katılım becerilerini değerlendirmek ve örneğin ev sahibi ülkenin dilini edinme ya da bilişsel beceriler gibi kaynakları tespit etmektir.

Dünya genelinde yapılan pek çok çalışmanın da gösterdiği üzere, her göçmen ya da daha genel bir ifadeyle yer değiştiren her birey; kültürler, ülkeler, diller ve kimlik evreleri arasında ilerlerken belirli süreçlerden geçer. Bu evreler, aslında her insanın yaşam evrelerinden farklı değildir. Ancak göç edenler özel bir kırılganlık ve hassasiyete sahiptir. Bu kırılganlık faktörleri, kişinin kendini yeniden bulma sürecini etkileyebilir ve bir bağımlılık hastalığının ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Çoğu zaman terapistler ve bağımlılık destek sistemleri, bağımlı hastalarla yaptıkları değerlendirmelerde, ülke içinde göç deneyimi olan bireylerin yaşam öykülerinde bir odak noktası belirlemekte zorlanır, hatta bu neredeyse imkânsızdır. “Nerede doğdunuz?” ve “Nerede büyüdünüz?” gibi sorular, bu noktada çoğu zaman ters etki meydana getirir ya da kısıtlı kalır; çünkü terapistin ihtiyaç duyduğu bilgileri sağlamaya yetmez.

İnsanların biyografileri çoğu zaman daha karmaşık ve iç içe geçmiştir. Bir bağımlılık terapistinde terapiste ayrılan süre ve değerlendirme süreçleri bu karmaşık biyografileri anlamaya çoğu zaman yetmez. Örneğin, Özbekistan doğumlu, ailesi Özbekistan’daki Koreli azınlığa mensup olan, üç yaşından beri Almanya’da yaşayan, yalnızca Almanca konuşan ve Asyalı bir fenotipe sahip genç bir adam kendini tek bir cümleyle nasıl anlatabilir? Özbekistan’a kültürel aidiyetini, Kore’ye özgü yemek kültürünü, Almanca düşünce yapısını ve kendisini bir dünya vatandaşı olarak tanımlayan kimliğini kısa ve öz biçimde nasıl ifade edebilir? Burada dinlerin getirdiği ideolojik ve dünya görüşü boyutunu hesaba bile katmıyoruz. Bu durumda “Özbekistan’da doğdum. Almanya’da büyüdüm.” şeklindeki cevaplar ne kadar anlamlı olabilir?

Çalışanlar ve uzmanlar kendi kültürleri ve göç deneyimleri üzerine yeterince düşünmemişlerse, bu tür ince nüansları çoğu zaman gözden kaçırırlar. Fransız etnolog Claude Lévi-Strauss bunu çarpıcı biçimde şöyle ifade etmiştir:

“Özgürleşmemiz gereken tek kültür kendi kültürümüzdür; çünkü onun içindeyiz ve tam da bu nedenle bir kör noktamız vardır.”

Bu bağlamda özellikle sonraki kuşaklar için bağımlılıktan bahsettiğimizde reddedilme ve ayrımcılık deneyimlerinin önem taşıdığını söyleyebiliriz. Bu stres faktörleri göçe özgüdür ve göçmen olmayan bireylerin de maruz kaldığı günlük streslere eklenir ve birikir. Tüm bu birikme farklı bir kırılganlık ve hassasiyet düzeyi yaratır. Reddedilme ve ayrımcılık sadece varılan ülkede değil, çoğu zaman daha güçlü biçimde anavatan ve aile içinde de yaşanır. Bireyler, kökenlerine ihanet etmekle suçlanır ve bu da ciddi sadakat çatışmalarına yol açar.

Bir Terapi Aracı Olarak Dil

Bağımlılık hastalarıyla bağ kurabilmek için dilin anlamının farkında olmak gerekir. Bu yalnızca ortak iletişim dili için değil, aynı zamanda hastanın zihnindeki dil için de geçerlidir.

Dil, duyguları ifade etmeye yarar. Duygularımızı sorgulamayı dil sayesinde gerçekleştirebiliriz ve yine dil, psikososyal gelişime bağlı olarak bölgeye, köken ülkeye, toplumsal sınıfa ve yaşa göre değişir.

Göç evreleri de dille farklı şekillerde ifade edilebilir. Bazı bireyler, dil becerileri ve eğitimsel ve sosyal arka planları nedeniyle sınırlarına ulaşır ve ne ana dillerinde ne de öğrendikleri dilde duygularını dile getirebilir.

Kimlik, yabancı olan ile kendine ait olanı ayırt etmeyi sağlayan psikolojik yapıdır. Kişi, kendine ait olan ile yabancı olanı, benlik sürekliliği çerçevesinde ilişkilendirmeye çalışır. Yeni bir kültüre girdikten sonra gerçekleşen sözde entegrasyon için hem ana dilde hem de diğer dilde bilişsel ve dilsel becerilere ihtiyaç vardır. Bunun yanı sıra, refleksiyon, sağlam bir kimlik ve benlikle bağ gereklidir.

Güçsüzlük, öfke, suçluluk, utanç ve korku gibi duygular, çoğu zaman derinden sarsılmış bireylerde ortaya çıkar. Bu durum, bireyin kendi kimliğini kaybetmesine yol açabilir; çünkü kişi, birincil grup (aile) ile çoğunluk toplumu arasındaki beklentiler arasında sıkışır. Psikolojik yapı işlevini yitirir ve kişilik yapısına ve kültürel bağlama bağlı olarak belirli ruhsal hastalıklar ortaya çıkar. Yeni bir topluma geçiş sonrasında artık tanınmadığını hisseden bireyler, başarısızlık ve öz-şüphe duygularıyla birlikte kimliklerini kaybeder ve “kusursuz bir dünya” özlemiyle bağımlılık maddelerine yönelerek bunu telafi etmeye çalışırlar.

Bağımlılıklarla Mücadelede Kültüre Duyarlı Terapi

Kültürel duyarlılığın terapi sürecindeki işlevi, bireylere bir “geçiş alanı” sunmaktır. Bu alanda, geçmişten gelen değerler meşruiyetini korurken aynı zamanda yeni olan da sunulur ve talep edilir. Böylece bireylerin yeni bir kimlik geliştirmeleri mümkün olur. Bu yeni kimlik, kişinin kendisine uygun olmalıdır. Bu süreçte dil, semboller ve tarzlar gibi geçiş nesneleri başlangıçta korunur ve “yeni kültüre” uyarlanarak yeni kimliğe entegre edilir.

Kolektivist ve geniş aile odaklı toplumlarda, böyle bir kültürlerarası geçiş alanı başlangıçta ciddi dirençle karşılaşabilir; çünkü aile kendisini tehdit altında hisseder. “Hiçbir şey dışarıya sızmamalı” şeklinde bir endişeye damgalanma korkusu ve aynı zamanda resmî makamlar tarafından takip edilme endişesi eşlik edebilir.

Bunun haricinde uyuşturucu bağımlısı hastalar söz konusu olduğunda, klan aileleri içindeki organize suç yapılarıyla iç içe geçişler de küçümsenmemelidir. Bu hastalar, hukuk devletiyle uyumlu olmayan, ancak kendileri ve ait oldukları klan açısından bağlayıcı olan bir eylem mantığına göre hareket edebilirler. Eski Sovyetler Birliği ülkeleri, Lübnan ve diğer ülkelerden gelen hastalarla yürütülen program ve projeler, çoğu zaman bu sebeple başarısız olmuş ya da ciddi dirençle karşılaşmıştır. Bu hastalar, bağımlılık terapilerindeki dinamiklere temkinli yaklaşırlar. Bir nüks durumunda tekrar hizmet sistemlerine başvurulur ve başlangıçta bir tedavi talebi ortaya çıkar; ancak bu süreç daha sonra yeniden tartışmaya açılabilir.

Kültürlerarası çalışmalarda bağımlılık hastalarının tedavisi çoğu zaman özel bir zorluk oluşturur. Bir yandan yaşam öyküsü ve aile içi ilişkiler, diğer yandan anavatanın bağımlılıkla ilgili yasakları ve normları nedeniyle terapistler çok sayıda dirençle karşılaşır. Bu dirençlerle başa çıkmak için hem saygıya dayalı bir yaklaşımın hem de bulunduğumuz bağlamdaki imkânların sunulması gereklidir.

Dr. med. Solmaz Golsabahi-Broclawski

Psikiyatri ve psikoterapi uzmanı olan Golsabahi-Broclawski, Kültürlerarası Yetkinlik Tıbbi Enstitüsü’nü yönetmektedir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler