Dr. Turan Devrim: “Bağımlılık Tedavisinde Kültüre Duyarlı Terapi Metotları Uygulanmalı”
Dr. Turan Devrim, Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde bağımlılık konusunda uzmanlaşan Klinik Brilon-Wald başhekimi. 15 yıldır bağımlılık alanında çalışan Devrim ile Almanya’da bağımlılık tedavisi ve kültüre duyarlı terapi metotlarını konuştuk.
Son yıllarda göçmenler arasında, bağımlılık hastalıkları da dahil olmak üzere psikiyatrik hastalıkların arttığı söyleniyor. Sizin klinik deneyiminiz nasıl? Türkiye kökenlilerde bağımlılığa giden süreçte göç, izolasyon ve ırkçılık gibi faktörler nasıl bir rol oynuyor?
Çok çeşitli faktörler var. Öncelikle psikiyatrik hastalıkların tedavisinde bir artış gözlemliyoruz. Ancak tedavilerin artması, hastalıkların kendisinin de otomatik olarak arttığı anlamına gelmiyor. Bundan 20 ya da 30 yıl önce insanlar psikiyatrik bir hastalık için yardım almakta çok daha fazla zorlanırken bugün insanlar çok daha erken dönemde yardım arıyor ve tedaviye başvuruyor.
Bununla birlikte, psikiyatrik hastalıkların gerçekten de arttığını biliyoruz. Tedaviler artmış olsa da hastalıkların kendisinde de bir artış söz konusu. Bunun nedenlerinden biri, günümüzde insanların stres ve yüklerle baş etme kapasitesinin daha düşük olması. Özellikle gençlerin dayanıklılığı ciddi şekilde azalmış durumda.
Bazen şu örneği veririm: Ben genç bir asistan doktorken, iki günde bir 36 saatlik nöbetler tutardık. Bugün ise gençler haftada bir nöbet tutmak zorunda kaldıklarında ağlamaya başlıyor. Yani dayanıklılık ciddi biçimde azalmış durumda.
Bir diğer önemli nokta ise sosyal gelişimlerin değişmiş olması. İnsanlar artık çok daha izole yaşıyor ve geçmişe kıyasla çok daha az sosyal bağları var. Eskiden çok daha güçlü bir sosyal yapı içinde yer alıyorduk ve bu yapı bizi destekliyor ve koruyordu. Ayrıca kimliğimiz de bu yapı içinde daha sağlıklı gelişebiliyordu. Bugün ise bu çok daha zor ve bu da duygusal istikrarı etkiliyor.
İnsanlar artık geçmişe göre çok daha geç olgunlaşıyor. Eskiden gençler 15-16 yaşlarında meslek eğitimine başlardı. Bugün ise 25 yaşında olup hâlâ ailesiyle yaşayan ve anne-baba tarafından desteklenen genç yetişkinler var. Tüm bu faktörler hem psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkmasında hem de insanların psikiyatrik tedavilere başvurmasında önemli rol oynuyor.
“Terapistle Danışan Arasında Kültürel Fark Arttıkça Anlayış da Zorlaşır”
Kliniğinizin broşüründe, Alman çoğunluk toplumuna göre geliştirilmiş standart tedavi yöntemlerinin göçmenlerde her zaman aynı başarıyı göstermediği yazıyor. Tedavi sürecinde kültürel farklılıklar ne şekilde belirleyici?
İnsan çevresine belirli bir perspektiften bakar. Aynı yerde durmanıza rağmen, sadece başınızı çevirmeniz bile size yeni bakış açıları katabilir. Hayata bakışımız da böyledir. İnsanları, hayatı ve toplumu bir değerler sistemi üzerinden değerlendiririz.
Psikoterapide de hastayla terapistin olaylara mümkün olduğunca benzer bir bakış açısından yaklaşması çok önemlidir; ancak bu şekilde birbirlerini anlayabilirler. Eğer terapist ile hasta farklı değer sistemlerine sahipse, olaylara bakışları da tamamen farklı olur ve bu durumda aynı düzlemde iletişim kuramazlar. Bu da doğal olarak süreci zorlaştırır.
Örneğin, Türk bir kadın Alman bir terapiste gidip “Eşimle sorun yaşıyorum” dediğinde, Alman terapistin “O zaman boşanın” demesi çok olasıdır. Ancak aynı kişi Türk bir terapiste, hele ki daha muhafazakâr birine giderse, o terapist “Aile çevrenizden yardım almayı düşündünüz mü? Biri eşinizle konuşup çözüm bulabilir mi?” şeklinde yaklaşabilir. Bu, tamamen farklı bir bakış açısıdır.
Bu durum karşılıklıdır. Hem terapistin hastayı anlaması hem de hastanın terapisti anlaması için aynı değer temeline sahip olmaları gerekir. Kültürel farklılıklar arttıkça uyumsuzluk büyür ve karşılıklı anlayış zorlaşır.
Bildiğim kadarıyla siz bireysel ve grup terapilerini, diğerlerinin yanı sıra Türkçe olarak da sunuyorsunuz. Ana dilin, hastaların terapisi üzerindeki etkisi nasıl?
Bizim için belirleyici olan şey sadece dil değil. Çünkü önemli olan Türkçe terapi yapmak değil, kültüre duyarlı bir dil kullanmak. Kültüre duyarlı bir yaklaşım Türkçe ile birleştirildiğinde daha hedefe yönelik olur. Almanca olarak kültüre duyarlı bir terapi yapmak gerçekten zor. Bu nedenle Türkiye kökenli hastalara yönelik kültüre duyarlı bir terapiyi en iyi Türkçe gerçekleştirebilirim.
Terapiye gelen insanlar, Almanya’da doğmuş olsalar bile genellikle Türk kültürü içinde sosyalleşmişler. İlk kelimeleri, duygusal gelişimleri hep Türkçe olmuş. Bu nedenle onlarla Türkçe terapi yapmak, Almanca yapmaktan çok daha uygun. Ancak istisnalar da var. Örneğin, Türk ismine sahip ama Alman bir aile tarafından evlat edinilmiş hastalarım oldu. Bu kişiler Türkçe ile hiç bağ kurmamışlardı. Sadece dış görünüşleri ve isimleri Türk’tü, ama Türk kültürüyle bir bağları yoktu. Bu kişilerle elbette kültüre duyarlı bir terapi yapmak mümkün değil.
Yani özetle eğer insanlar Türk kültürü içinde sosyalleşmişse, Türkçe yapılan kültüre duyarlı terapi uygundur. Eğer böyle bir sosyalleşme yoksa, bunun bir anlamı olmaz. Bizim hastalarımızın büyük çoğunluğu ise en azından yaşamlarının ilk dönemlerinde kültürel olarak bu şekilde yetişmişler.
“Bağımlılık Hastaları Her Şey Çöktükten Sonra Tedaviye Geliyor”
Kültüre duyarlı dil terapide somut olarak nasıl kullanılıyor?
Örneğin “onur”, “yardımseverlik”, “empati/merhamet” gibi kavramlar var. Türk kültüründe diğer insanlara karşı merhamet çok güçlüdür; insanlar birbirine yardım eder. Komşulara yardım etmek, insanlara destek olmak Türk kültüründe oldukça yaygındır. Mesela Türkçede yolcuları ağırlamak, yabancılara ikramda bulunmak gibi anlayışlar vardır.
Bunlar sadece birkaç örnek. Anne-babaya saygı, büyüklere saygı ya da kadınlara saygı gibi değerler de kültürümüzde oldukça belirgin. Bunların terapi sürecinde de dikkate alınması gerekir. Böylece terapist hastayı daha iyi anlayabilir. Bazen genç hastalar bana geliyor ve elimi öpmek istiyorlar. Örneğin bir Alman bunu anlayamaz.
Özellikle Türkiye kökenli göç geçmişine sahip bağımlılık hastalarında, utanç, aile baskısı veya damgalanma korkusu gibi faktörler terapiye ilk adımı atarken bir rol oynuyor mu?
Bağımlılık hastaları genellikle ancak her şey çöktüğünde ve çoğu zaman da başkaları tarafından zorlanarak tedaviye gelirler. Özellikle bağımlılık ağır sosyal sorunlara yol açtığında, örneğin işsizlik, aile bağlarının kopması, sağlık sorunlarının ortaya çıkması, hatta ceza davaları açılmış ya da hapis yatılmış olduğunda… İşte o zaman bağımlılar tedaviyi kabul etmeye başlarlar.
Çoğu zaman sosyal çevre hastaya “Sen bağımlısın ve tedavi olman gerekiyor” der. Ancak bağımlı kişi genellikle “Hayır, benim bir sorunum yok, iyiyim, tedavi olmak istemiyorum” diye düşünür. Bu nedenle bağımlılık hastalıklarında tedaviye başvuru genellikle çok geç olur ve çoğu zaman yıllar sonra gerçekleşir.
Bu gecikmenin nedeni ne?
İnsanlar bir maddeyi her zaman iki nedenden dolayı kullanır. Birincisi, madde kullanımının yarattığı sarhoşluk hâli olumlu duygular üretir; örneğin daha rahat iletişim kurma ya da iyi bir ruh hali. İkincisi ise madde kullanımı, zaten var olan depresyon, korku, panik, huzursuzluk gibi olumsuz duyguları azaltır.
Hiç kimse bağımlı olarak doğmaz. Her bağımlı hayatında bir noktada ilk kez maddeyi dener. Sonra bu etkileri fark eder. Ardından ikinci, üçüncü, dördüncü kez kullanır ve bu böyle devam eder. Zamanla iki kullanım arasındaki süre giderek kısalır ve tüketilen miktar artar. Bir noktadan sonra yoksunluk belirtileri ortaya çıkar ve kişi artık duramaz hâle gelir. Yoğun bir istek (craving) oluşur. Böylece bağımlılık hastalığının tüm tablosu gelişir. Ama bu süreç yıllar alır.
Bağımlı kişi aslında hâlâ o iki motivasyonu sürdürmek ister: Ya olumlu duyguları artırmak ya da olumsuz duyguları bastırmak. Bu yüzden bırakmak istemez. Ancak çevresi durumu fark eder. Para kalmadığında borç almaya başlar, geri ödeyemez. Madde temin etmek için suç işler. Sosyal olarak giderek daha fazla izole olur. Ama yine de bırakmak istemez.
Çevresi ise “Bırakmalısın, kendini mahvediyorsun” der. Aileler dağılır, eşler, “Devam edersen ayrılırım” der, ebeveynler kişiyi dışlar. Buna rağmen bağımlı kişi bırakmak istemez. Yani bağımlılığını en son kabul eden kişi genellikle bağımlının kendisidir. Ve bunu da ancak büyük zararlar oluştuktan sonra kabul eder. İşte o noktada tedaviyi kabul etmeye hazır hâle gelirler. Ne yazık ki bağımlılık hastalıklarının genel seyri ve insanların tedaviye razı olma koşulları genelde böyledir.
Hastalar bağımlılıklarını gizlese sosyal çevreleri bunu fark eder. Eğer kişi tamamen yalnız yaşıyorsa belki fark edilmeyebilir, ama bir sosyal çevre içindeyse mutlaka birileri fark eder. Sonrasında boşanma, suç gibi sonuçlar ortaya çıkar. Uzun vadede hiçbir bağımlılık gizlenemez.
Gizleme davranışı aslında kültürden bağımsızdır. Yani Almanlar da Türkler gibi gizler. Ancak bizim toplumumuzda alkol bağımlılığı hoş karşılanmaz. Uyuşturucu kullanımı da Türk kültüründe ayıplanır. Almanlar ise alkolü çok daha rahat tüketir. Bu nedenle alkol bağımlılığı riski Almanlarda daha yüksektir.
“Türkiye’de Uyuşturucu Bağımlılarının Sayısı Dramatik Şekilde Artacak”
Sizin tedavi ettiğiniz hastalar arasında en yaygın bağımlılık türleri hangileri?
Alkol, Almanya’da en yaygın olanı. Almanya’da yaklaşık 3 milyon alkol bağımlısı var. 8 ila 9 milyon kişi ise riskli düzeyde alkol tüketiyor. Yani bu kişiler henüz bağımlı değil ama bağımlılığa çok yakınlar. Bu da toplamda yaklaşık 11 ila 12 milyon insanın ya bağımlı ya da bağımlılık sınırında olduğu anlamına geliyor.
Bunun dışında, yasa dışı maddeler, kannabinoidler, eroin, kokain, amfetaminler ve ilaç bağımlılığı Almanya’da yaklaşık 2 ila 3 milyon insanı kapsıyor. Bunlara ilaç bağımlılığı da eklendiğinde 3 ila 4 milyon civarında bir sayı ortaya çıkıyor. Almanya’da 1,5 ila 2 milyon arasında insan haşiş (kenevir) ve ilaç bağımlısı. Kokain, amfetamin ve eroin bağımlıları ise birkaç yüz bin kişi düzeyinde.
Türkiye’de ise ilginç bir durum var. Orada 3 milyon kumar bağımlısı bulunuyor. Almanya’da her köyde bir bar varken, Türkiye’de her köyde bir kıraathane var. Bu nedenle Türkiye’de kumar bağımlılığı oranları, Almanya’daki alkol bağımlılığına benzer düzeyde.
Uyuşturucu bağımlılığı ise önümüzdeki yıllarda Türkiye’de de dramatik şekilde artacak. Henüz Almanya’daki seviyede değil ama bunun tamamen önüne geçmek pek mümkün görünmüyor. Bunun yanında internet bağımlılığı gibi madde dışı bağımlılıklar da hızla artıyor. Bunların bağımlılık hastalıklarının genel gelişimini nasıl etkileyeceğini ise henüz tam olarak bilmiyoruz.
Birinci, ikinci ve Almanya’da doğup büyüyen üçüncü kuşak göçmen hastalar arasında, özellikle bağımlılık türleri ve terapötik ihtiyaçlar açısından ne gibi farklar var?
Birinci kuşak artık oldukça yaşlı; bugün çoğu 80 yaşında veya daha yaşlı. Türk kökenli birinci kuşaktan hastam yok. İkinci kuşakta ise, Türkiye’den evlenip aile birleşimi ile Almanya’ya gelen çok sayıda kişi var ve bizim hastalarımızın önemli bir kısmını onlar oluşturuyor.
Bu grupta hem alkol hem de madde bağımlılığı oldukça yaygın. Çoğu büyük şehirlerdeki uyuşturucu ortamına girmiş. Bunun önemli nedenlerinden biri, burada entegrasyonu sağlayamamış olmaları. Ama bu sadece Alman toplumuna entegrasyon değil; asıl olarak yakın sosyal çevrede entegrasyonun başarısız olmasıyla da ilgili. Yani eşleriyle, partnerleriyle ya da aileleriyle sağlıklı bir ilişki kuramamış insanların yakın sosyal çevrelerinde yaşadığı uyumsuzluk, sonrasında ikincil bağımlılıkların ortaya çıkmasına yol açıyor.
Kadın ve erkek hastalar arasında da bağımlılık konusunda farklar var mı?
Bilimsel veriler kadınlarda alkol bağımlılığının erkeklere göre daha hızlı geliştiğini söylüyor. Bir kadın günde bir şişe bira içiyorsa, bu bile bağımlılık için yeterli olabilir. Erkeklerde ise bu genellikle iki şişe civarındadır.
Ayrıca biyolojik farklılıklar da var. Örneğin Kuzey Avrupalılar alkolü daha iyi tolere eder, çünkü alkolü parçalayan enzimleri daha güçlüdür. Doğuya doğru gidildikçe bu enzim miktarı azalır ve alkol bağımlılığı riski artar. Türkiye’de bu enzim düzeyi daha düşük, Japonlarda ise çok daha düşük. Bu nedenle Japonlar alkol bağımlılığını çok daha hızlı geliştirir.
Yani sadece kadın-erkek arasında değil, biyolojik ve coğrafi farklılıklara bağlı olarak da önemli farklar var.
Özellikle Türkiye’den evlenerek Almanya’ya gelen kişilerde izolasyon, entegrasyon zorlukları gibi sorunlar yaşandığını söylediniz. Bu kişilerde bağımlılık gelişimiyle ilgili özel bir durumdan söz edilebilir mi?
Bu grupta çok sayıda hasta var. Bazıları Türkiye’deyken de madde kullanıyordu, ama bu oran oldukça düşük. Çoğu madde kullanımına Almanya’da başlıyor. Bu dikkat çeken bir durum. Genellikle genç yaşlarda başlıyorlar.
Bize gelen hastaların çoğu Türkçe tedavi imkânı için geliyor. Almanya’da doğup büyüyen Türkler ise kültüre duyarlı terapinin ne olduğunu çoğu zaman bilmiyor ve bu nedenle özellikle bizi tercih etmiyorlar. Genelde başka yerlere gidiyorlar, ancak oradaki başarı da sınırlı oluyor. Bize gelenler çoğu zaman “Ben Alman grubunda olmak istiyorum, orada kendimi daha iyi ifade ederim” diyorlar. Ama biz onları Türk grubuna yönlendiriyoruz ve sonrasında daha fazla fayda sağladıklarını görüyorlar.
“Bağımlılık Hastaları, Tutamayacakları Sözleri Verirler. Aileler Sabırlı Olmalı”
Bir insan bağımlılığını bırakmak istediğinde süreç nasıl işler? Örneğin bağımlılığı sadece konuşma terapisiyle yenmek mümkün mü? Yoksa ilaç tedavisi de gerekir mi?
Terapi sadece konuşmadan ya da sadece ilaçtan ibaret değil. Psikoterapi ya da psikiyatrik tedavi çok katmanlı bir süreç. Öncelikle görüşmeler yoluyla hastanın sorunlarının ne olduğunu, neden madde kullandığını, neler yaşadığını ve duygusal ihtiyaçlarını anlamaya çalışırız.
Ardından hastayı yeniden iş hayatına kazandırmaya çalışırız. Çünkü bir kişi işsizse, bağımlığa dönme riski çok daha yüksektir. Bunu anlamak zor değil. Diyelim ki işsizsiniz, sosyal bağlarınız yok, altı ay bizimle kaldınız ve birçok şeyi aştınız. Sonra eve döndüğünüzde yalnızsınız. Kapınızı çalan yok, yapacak bir işiniz yok… Bir süre sonra tekrar madde kullanımına dönersiniz.
Sosyal bağlar ve mesleki faaliyet yoksa, nüks oranları ciddi şekilde artar. Hastalarla konuşma terapisi yaparken aynı zamanda sosyal ve mesleki yeniden entegrasyonu da destekliyoruz. Bu amaçla ergoterapi (iş ve uğraşı terapisi) uyguluyoruz. Ayrıca hastada bağımlılığa eşlik eden başka psikiyatrik hastalıklar varsa, örneğin depresyon, anksiyete bozuklukları, kişilik bozuklukları veya psikozlar, bunları da tedavi ediyoruz. Böylece nüks riskini mümkün olduğunca azaltmayı hedefliyoruz.
Spor terapisi ve fizyoterapi de yapıyoruz. Hastalarda sıklıkla diyabet, yüksek tansiyon, eklem rahatsızlıkları veya kas hastalıkları gibi fiziksel hastalıklar da bulunur; bunlar da tedavi edilir. Yani oldukça kapsamlı ve karmaşık bir tedavi yaklaşımı söz konusu.
Bağımlı bireylerin aile üyeleri ne yapabilir?
Yakınların sürece katılması çok faydalı. Çünkü bağımlı kişi çoğu zaman ailesine söz verir. “Bir daha asla kullanmayacağım.” der. Aile içinde bir kriz yaşanmıştır ve kişi samimi olarak bu sözü verir.
Ancak bilmediği şey şudur: Kısa bir süre sonra yoğun bir madde kullanma isteği (craving) ortaya çıkacaktır. Bu, bağımlı olmayan birinin hayal bile edemeyeceği kadar güçlü bir duygudur. Düşünceyi, duyguları ve davranışları çok yoğun bir şekilde etkiler. Bu istek tekrar tekrar gelir ve kişi buna uzun süre dayanamaz. Sonunda kimsenin görmediği bir fırsat bulduğunda tekrar madde kullanır.
Yani hasta aslında tutamayacağı bir söz vermiştir. Daha sonra yakınları bunu öğrenince kendilerini aldatılmış hisseder. Oysa ortada bir aldatma yoktur; kişi gerçekten bu sözü tutacak durumda değildir. Bunu ailelere anlatmak gerek. Bu açıklama yapıldığında aileler durumu daha iyi anlıyorlar.
Aynı şekilde hastanın da ailesini anlaması lazım. Ben hastalara şunu söylüyorum: Tedaviden sonra eve döndüğünüzde ailenizin sizin tamamen iyileştiğinize inanmasını beklemeyin. Sizi yıllarca gözlemleyecekler. Nereye gittiğinizi, kiminle görüştüğünüzü, ne yaptığınızı takip edecekler. Bunu açıkça söylemeseler bile sizi yakından izleyecekler.
Bağımlı kişi şunu bilmelidir: Ailesinin gözünde sürekli izlenmektedir ve bu bakışta büyük bir güvensizlik vardır. Kişi böylece eşin ya da ailenin “Neredeydin? Neden geç geldin? Kiminleydin?” gibi sorularını daha iyi anlayabilir. Bu sorular, karşı tarafı incitmek ya da baskı altına almak için değil, yeniden nüksetme korkusundan kaynaklanır.
Terapi sonrasında bağımlılıktan tamamen kurtulma ihtimali ne kadar?
Bu büyük ölçüde kullanılan maddeye bağlı. Örneğin alkolde yaklaşık yüzde 50 oranında başarılı bir tedavi mümkün. İlaç bağımlılığında ise bu oran yüzde 70’e kadar çıkabiliyor. Ancak esrar (haşiş), amfetamin, kokain ve eroin söz konusu olduğunda başarı oranları giderek düşüyor. Özellikle eroin ve kokain bağımlılığı neredeyse tedavi edilemez, çünkü bu maddelerde bağımlılık isteği (craving) ve ortaya çıkan zararlar çok güçlü.
Amfetaminlerde tedavi mümkün olabilir ama kolay değil. Yani yasa dışı maddelerde başarı oranları belirgin şekilde daha düşük. Ayrıca kişi işsizse ve sosyal bağları yoksa, tekrar madde kullanımına dönmesi çok uzun sürmez.
Kumar bağımlılığı için durum nasıl?
Orada oldukça iyi sonuçlar elde ediyoruz. Kumar bağımlılığında başarı oranı yaklaşık yüzde 70 civarında. Kumar bağımlılığı bir davranışsal bağımlılık ve gerçekten hızla artıyor. Buna internet bağımlılığı da dâhil. Bu tür bağımlılıkların tedavileri zor, çünkü kişi ister oyun salonunda oynayabilir, ister evde internetten, telefondan ya da bilgisayardan… Yani çok sayıda erişim yolu var.
Ayrıca bu tür bağımlılıklar genellikle çok erken yaşlarda, çoğu zaman ergenlikte ya da daha erken başlıyor. Günümüzde internetle büyüyen ebeveynler çocuklarındaki bu durumu fark etmeyebiliyorlar ve hatta kendileri bunu dolaylı olarak teşvik edebiliyorlar. Bu oldukça karmaşık bir süreç ve pek de olumlu bir gelişme değil.
Almanya’da terapi yerlerinin oldukça sınırlı olduğunu ve terapiye erişimin zor olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda, politika, toplum ve belki de Türk toplumu bağımlılıkla mücadelede neler yapmalı?
En önemlisi bilinçlendirme yapılması. İnsanlarla konuşulmalı, bağımlılık hastalıklarının ne kadar yakın ve yaygın olduğu anlatılmalı. Ama bunu yaparken yargılayıcı olmamak gerek. İnsanları suçlamak yerine anlamaya çalışmalıyız. Kimse bir diyabet hastasını hastalığı nedeniyle suçlamaz ya da yüksek tansiyonu olan birine “Bu senin hatan” denmez. Bağımlılık hastalığına da aynı şekilde yaklaşılmalı.
Biz genelde bu insanları yargılamaya eğilimliyiz: “Neden içiyorsun? Kendini mahvediyorsun” gibi. Bu yaklaşım işe yaramıyor. Bunun yerine, diğer hastalıklarda olduğu gibi anlayışla yaklaşmak gerek. Suçlamak yerine hastayla bağ kurulmalı. Ancak bu şekilde hasta tedaviye açık hâle gelir.
P
olitik düzeyde pek bir şey değişeceğini düşünmüyorum. Bir keresinde Alman Federal Meclisi’nden bir grup kliniğimize geldi ve bana “Bağımlılık politikası için ne önerirsiniz?” diye sordular. Ben de “Alkolü yasaklayın” dedim. Bunun üzerine dönüp gittiler, çünkü bunun bu ülkede uygulanması mümkün değil.
En azından bilinçlendirme yapılabilir. Örneğin sigara paketlerinde, nikotinin zararlarını gösteren rahatsız edici görseller var. Aynı şey alkol şişelerinde de yapılmalı. Alkolün yol açtığı zararlar açıkça gösterilmeli.
Almanya’da esrarın (kenevirin) yasallaştırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu yanlış bir adımdı. Bu kararın sonucu kötü olacak çünkü esrar (kenevir) genellikle bir geçiş (başlangıç) maddesidir. 12 ila 13 yaşlarındaki ergenler esrarı denediklerinde, ilerleyen dönemlerde amfetamin, ardından kokain ve eroin kullanma olasılıkları da artar. Bu nedenle bu tamamen yanlış bir adımdı.