Husilerin Riyad Uluslararası Havalimanı’na düzenlediği ölümcül saldırı, Yemenli hareketin “İran’ın vekil gücü” olarak görülmesine karşı nasıl yeni bir siyasi anlatı geliştirdiğini ve dikkatini uzun süredir çatışma hâlinde olduğu Suudi Arabistan’a çevirdiğini gösteriyor. 10 Ekim’de 13 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin de yaralandığı saldırı, şubat ayında İran’da savaşın başlamasından bu yana Suudi Arabistan topraklarında yaşanan en kanlı olay oldu.

Saldırıyı izleyen günlerde daha az can kaybına yol açan yeni füze saldırıları da düzenlendi. Üstelik bütün bunlar, Suudi Arabistan’ın büyük bir petrol üreticileri konferansına ev sahipliği yaptığı bir dönemde yaşanıyor.

Yemen siyasetini uzun yıllardır takip eden bir araştırmacı olarak bu son saldırıların, Orta Doğu’da giderek genişleyen ve çözümsüzlüğe sürüklenen çatışmaların yeni bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. Yaşananlar aynı zamanda, Yemen’de on yılı aşkın süredir devam eden savaşın etkilerinin ülke sınırlarının çok ötesine uzandığını ve bu etkileri anlamanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Husiler Kendilerini Nasıl Anlatıyor?

Husi hareketi, Yemen siyasetinde silahlı bir aktör olarak ilk kez 2004 yılında ortaya çıktı. O tarihten bu yana, uluslararası toplum tarafından tanınan ve Suudi Arabistan’ın desteklediği merkezî hükûmete karşı uzun yıllara yayılan bir iç savaş yürütüyor. Bugün ülke topraklarının yaklaşık üçte biri ve nüfusunun üçte ikisi Husilerin kontrolünde. Savaş uçakları bulunmamasına rağmen Yemen’in en güçlü silahlı gücü konumundalar. Üstelik yıllar içinde uzun menzilli füzelerden ve insansız hava araçlarından oluşan önemli bir cephanelik de geliştirdiler.

Husiler, yıllardır hem rakipleri hem de pek çok dış gözlemci tarafından Suudi Arabistan’ın bölgedeki başlıca rakibi İran’ın vekil gücü olarak tanımlanıyor. Hareketin uzun zamandır Tahran’la genel olarak aynı çizgide olduğu ve bölgesel meselelerde çoğu zaman benzer tutumlar benimsediği doğru. Ama iki taraf arasındaki ilişki sanıldığından çok daha karmaşık ve farklı boyutlar barındırıyor. Dahası, Husi hareketinin ortaya çıkışı ve zaman içindeki dönüşümü, Yemen’in iç siyasi dinamikleriyle ve ülkeye özgü tarihsel bir husumetle yakından bağlantılı. Benim de aralarında bulunduğum pek çok akademisyen, yıllardır bu bağlantıları araştırıyor.

Suudi Arabistan’la çatışmanın giderek tırmandığı bugünlerde asıl dikkat çekici olan ise Husi liderliğinin 2026 yılı boyunca askerî faaliyetlerini farklı bir çerçevede sunmaya başlaması. Hareket, artık İran’dan talimat alarak hareket ettiği izlenimini vermemeye özellikle özen gösteriyor. Bu değişim önemli. Çünkü Husi liderlerinin hangi siyasi anlatıların daha etkili olabileceğini nasıl değerlendirdiklerini ve eylemlerine meşruiyet kazandırmak için bu anlatılardan nasıl yararlandıklarını gösteriyor.

Husiler Savaşa Neden Geç Katıldı?

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırılarını başlatmasının ardından pek çok gözlemci, Husilerin de kısa sürede savaşa katılmasını bekliyordu. Nitekim hareketin İsrail’in Gazze’deki işgalinin ardından Filistinlilere destek vermek amacıyla Kasım 2023 ile Mayıs 2025 arasında Kızıldeniz’de yürüttüğü askerî faaliyetler, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin nasıl sekteye uğratılabileceğine dair bir bakıma örnek oluşturmuştu.

Husilerin önceki harekâtı, kendilerine önemli sembolik kazanımlar sağlamıştı. Bir yandan, pek çok Arap hükûmetinin Filistinlilerin yaşadığı felakete sırt çevirdiği yönündeki eleştirilerin yaygınlaştığı bir dönemde, Gazze’yi desteklemek için harekete geçmekten çekinmediklerini göstermişlerdi. Diğer yandan da küresel tedarik zincirlerini aksatabilecek ve uluslararası ticareti Yemen sınırlarının çok ötesinde etkileyebilecek güce sahip olduklarını ortaya koymuşlardı.

Ama ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ilk saldırılarından sonra Husiler aylarca savaşın dışında kaldı. Hatta İranlı yetkililerin Temmuz 2026’da kendilerinden Babülmendep Boğazı’nı gemi trafiğine kapatmalarını istediğine ilişkin haberler bile Husi liderliğinin tutumunu değiştirmemiş görünüyordu.

Husilerin Tahran’dan gelecek bir emirle hemen harekete geçeceğini düşünmek, hem Yemen tarihini hem de hareketin siyasi meşruiyetini şekillendiren kimlik unsurlarını yanlış değerlendirmek anlamına geliyordu. Filistinlilere destek için savaşmak, Yemen halkına ve bölge kamuoyuna Arap dayanışmasının bir göstergesi olarak anlatılabilirdi. Ama İran adına savaşmayı aynı şekilde gerekçelendirmek çok daha zordu. Sonuçta İran, Arap olmayan, Fars kimliğine sahip ve nüfusunun neredeyse tamamı On İki İmam Şiiliği’ne mensup bir ülke. Buna karşılık Yemen’de Sünniler çoğunluğu oluşturuyor ve On İki İmam Şiiliği’ne mensup bir topluluk bulunmuyor.

Husiler ağustos ayında bölgesel çatışmaya yeniden katıldığında, siyasi söylemlerinde de belirgin bir değişim yaşanmıştı. Hareketin yeni anlatısının merkezinde artık giderek daha fazla, yıllardır karşı karşıya olduğu Suudi Arabistan yer alıyordu. Husilerin askerî hamleleri, sonuçları itibarıyla İran’ın bölgesel ve uluslararası mücadelelerinde işine yarayabilir. Ancak hareketin kendisi, Suudi Arabistan’a karşı yürüttüğü askerî harekâtı her şeyden önce ülkesini savunmanın bir yolu olarak görüyor.

Sana Havalimanı’nın Bombalanması Çatışmayı Nasıl Yeniden Alevlendirdi?

2026 yazında yaşanan önemli bir gelişme, Batı medyasının dikkatinden büyük ölçüde kaçtı. Husiler, Sana Uluslararası Havalimanı’nı yeniden uçuşlara açabilmek için beklenmedik bir girişimde bulundu. Havalimanından Tahran’a bir uçak havalandı ve ardından aynı uçak Sana’ya dönmek üzere yola çıktı. Hareket, bu adımla havalimanının yeniden faaliyete geçmesini sağlamaya çalışıyordu.

Husilerin kontrolündeki başkentte bulunan havalimanı, 2024 yılının sonlarında İsrail’in düzenlediği saldırılardan bu yana kapalıydı. Havalimanının kapalı kalması, Husi kontrolündeki bölgelere giriş ve çıkışların, hareketin rakiplerinin uyguladığı kısıtlamalara bağlı olması anlamına geliyordu. Bu rakipler arasında, uluslararası toplum tarafından tanınan hükûmetin geçici başkenti Aden’i kontrol eden yetkililer de vardı.

Husilerin gözünde bu durum, egemenliklerinin hâlâ tam olarak sağlanamadığını gösteriyordu. Havalimanının kapalı olması yalnızca sivillerin seyahat etmesini zorlaştırmıyor, aynı zamanda hareketin destekçilerini eğitim için yurt dışına göndermesini ve gerektiğinde askerî teçhizat temin etmesini de engelliyordu. 13 Temmuz’da Tahran’dan dönen uçak Sana’ya yaklaşırken Suudi Arabistan ordusunun havalimanı pistini bombalaması, Husilere Riyad’la çatışmayı yeniden başlatmak için aradıkları fırsatı verdi.

Üç yılı aşkın süredir devam eden fiilî ateşkes ve zorlu müzakerelerin ardından Riyad, tıpkı İran’la ilişkilerinde olduğu gibi, bölgedeki uzun soluklu çatışmalardan çıkmanın yollarını arıyor görünüyordu. Suudi Arabistan’ın bu tutumunu bir fırsat olarak değerlendiren Husi liderliği ise karşılıklı misilleme anlayışını öne çıkararak harekete geçti.

Husilerin bugün başvurduğu taktikler, bir bakıma Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun 2015’te başlattığı bombardıman harekâtının ve Yemen’in Husi kontrolündeki bölgelerine uyguladığı ablukanın tersine çevrilmiş hâli. Söz konusu saldırılar ve abluka, yıllarca sürecek yıpratıcı bir iç savaşın önünü açmıştı. Şimdi Husiler de Suudi Arabistan’a aynı yöntemlerle karşılık verme hakkına sahip olduklarını savunuyor. Bunun için özellikle ülkenin limanlarını ve petrol ihracatında kullanılan altyapısını hedef alıyorlar.

Suudi Arabistan’a Yönelik Misillemelerin Ardındaki Hesap

Husilerin yeni stratejisi iki amaca hizmet ediyor. İlk olarak hareket, Sana ve çevresinde yaşanan ekonomik ve insani krizin sorumluluğunu kendi yönetimindeki başarısızlıklara, kötü idareye ve yolsuzluğa değil, Suudi Arabistan’ın uyguladığı ablukaya yükleyebiliyor. İkinci olarak da bu yaklaşım, çatışmayı bölge geneline yayacak şekilde tırmandırmak için kendilerine bir gerekçe sunuyor.

Husilerin askerî liderliği, geçmişte defalarca bombardımana maruz kalmasına rağmen Ekim 2025’te Gazze’de resmî ateşkesin sağlanmasının ardından Kızıldeniz’deki İsrail bağlantılı gemilere saldırılarını durdurmuştu. Benzer şekilde, Mayıs 2025’te Trump yönetimiyle varılan anlaşmanın ardından Amerikan gemilerine yönelik saldırıları da askıya almıştı.

Bu kararlar, hareketin sert ve zaman zaman kışkırtıcı söylemlerinin ardında belirli bir pragmatizm bulunduğunu gösteriyordu. Üstelik bu yaklaşım, Husilerin bölgedeki askerî faaliyetlerine yeniden başlamasından sonra da devam etmiş görünüyordu. Nitekim Eylül 2026’da Amerikan diplomatlarının Umman’da Husi temsilcileriyle görüştüğü bildirildi.

Ama söz konusu Suudi Arabistan olduğunda Husiler aynı ölçüde temkinli davranma gereği duymadı. Riyad, ABD ile kurduğu ittifak nedeniyle zaten İran’ın art arda düzenlediği füze saldırılarıyla karşı karşıyaydı. Aynı zamanda enerji ihracatında da ciddi sıkıntılar yaşıyordu. Bu koşullarda Riyad Havalimanı’na düzenlenen saldırıyla Husi liderliği, Suudi Arabistan’ı köşeye sıkıştırdığını düşünüyor. Üstelik bu hamlenin sonuçları yalnızca Suudi Arabistan’la sınırlı kalmayıp küresel ekonomiye de uzanabilir.

Husilerin misilleme stratejisini güçlendiren bir başka gelişme de eylül ayı başlarında yaşandı. Hareket, dünyanın en önemli deniz geçiş noktalarından biri olan Babülmendep Boğazı üzerinde belirli ölçüde kontrol sağlamayı başardı. Böylece Kızıldeniz’de Suudi Arabistan açısından hayati önem taşıyan deniz taşımacılığı üzerinde önemli bir baskı aracı elde etti.

Riyad Havalimanı’na yönelik saldırıların da gösterdiği gibi, Husilerin elindeki insansız hava araçları ve balistik füzeler, Suudi Arabistan’ın geniş bir bölümündeki hedefleri vurabilecek kapasiteye sahip. Başta havalimanları olmak üzere Suudi Arabistan’daki sivil altyapının hedef alınması da Husilerin eylemlerini haklı göstermek için başvurduğu misilleme anlayışını açıkça ortaya koyuyor.

Husilerin giderek sertleşen bu askerî harekâtının nasıl sonuçlanacağını şimdiden kestirmek güç. Orta Doğu, çatışmaların uzun süre devam edeceği yeni bir döneme doğru ilerliyor gibi görünüyor. ABD gibi aktörlerin yeniden bu çatışmalara sürüklenip sürüklenmeyeceği de belirsiz. Washington, şimdiye kadar bölgede yeniden geniş çaplı bir savaşa girme konusunda isteksiz davrandı.

Fakat bütün bu gelişmeler, Yemen’de yaşayan sivillerin karşı karşıya olduğu felaketi gölgede bırakmamalı. Aksine, yaşananlar bize on yılı aşkın süredir devam eden savaşın tükettiği Yemen halkının çektiği acıları bir kez daha hatırlatmalı. Savaş başlamadan önce bile Orta Doğu’nun en yoksul ülkesi olan Yemen’in zaten son derece yetersiz durumdaki altyapısı, yıllar süren çatışmaların ardından büyük ölçüde harap oldu. Halk ise bütün bu yıkımın ortasında yaşam mücadelesi vermeye devam ediyor.

NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 14 Ekim’de The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.