Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres’in ikinci görev süresinin 31 Aralık 2026’da sona erecek olması, uluslararası sistemde güç rekabetinin yoğunlaştığı bir dönemde yeni bir liderlik arayışını beraberinde getiriyor. Küresel güvenlik krizleri, çok taraflı kurumların etkinliğine yönelik eleştiriler ve Güvenlik Konseyinde giderek belirginleşen siyasi ayrışmalar, genel sekreterlik seçimini olağan bir görev değişiminin ötesine taşıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) 21 Ekim’de deneyimli diplomat Lana Zaki Nusseibeh’i resmen aday göstermesi, henüz uzlaşma sağlanamayan seçim sürecine yeni bir boyut kazandırdı. Nusseibeh’in diplomatik geçmişi, Filistinli aile kökeni ve BAE’nin bölgesel dış politika tercihleri, adaylığına ilişkin tartışmaların merkezinde yer alıyor. ABD yönetiminin eski Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın adaylığını değerlendirdiğine ilişkin haberler de büyük güçlerin BM’nin geleceğine yönelik farklı beklentilerini gündeme taşıyor. Bu gelişmeler, seçim sürecinin yalnızca adayların diplomatik tecrübeleriyle değil, uluslararası güç dengeleri, bölgesel temsil talepleri ve kurumsal bağımsızlık arasındaki gerilimle şekillendiğini gösteriyor.

BM Liderliği İçin Yedi Adaylı Yarış: Daimî Üyelerin İtirazları Uzlaşmayı Engelliyor

BM Şartı’nın 97. maddesine göre genel sekreter, Güvenlik Konseyinin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından atanıyor. Ancak Konseyin beş daimî üyesinin veto yetkisi, seçim sürecinin fiilî sınırlarını belirliyor. Dolayısıyla bir adayın geniş diplomatik destek elde etmesi, Washington, Moskova, Pekin, Londra ve Paris arasında asgari düzeyde uzlaşma sağlanmadığı sürece yeterli olmuyor.

26 Ekim itibarıyla yarışta Nusseibeh dâhil yedi resmî aday bulunuyor. Bunlar arasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Arjantinli Rafael Mariano Grossi, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) Genel Sekreteri Kosta Rikalı Rebeca Grynspan ve Guyana’nın BM Daimî Temsilcisi Carolyn Rodrigues Birkett özellikle dikkat çekiyor. Diğer adaylar arasında Ekvador’un eski dışişleri bakanı ve eski BM Genel Kurulu Başkanı María Fernanda Espinosa, Ekvadorlu diplomat Ivonne A-Baki ve Ugandalı eski BM Genel Sekreter Yardımcısı Olara Otunnu yer alıyor.

16 Ekim’de gerçekleştirilen altıncı gayriresmî Güvenlik Konseyi oylamasında Grynspan dokuz, Grossi ve Rodrigues Birkett ise sekizer destek oyu aldı. Buna karşın her üç adayın da daimî üyelerden ikişer olumsuz oy alması, henüz bu ülkelerin tamamının kabul edebileceği bir ismin ortaya çıkmadığını gösterdi. Bu oylar resmî veto niteliği taşımıyor. Ancak olası bir atama kararının önündeki siyasi engelleri görmek açısından önem taşıyor.

Adayların farklı diplomatik geçmişleri, genel sekreterlik makamının geleceğine ilişkin farklı yönetim yaklaşımlarını da yansıtıyor. Grossi’nin İran’ın nükleer programı ve Ukrayna’daki nükleer güvenlik sorunları gibi konulardaki deneyimi, uluslararası güvenlik ve kriz diplomasisini öne çıkarıyor. Grynspan’ın kalkınma ve uluslararası ekonomi politikaları alanındaki çalışmaları ise BM’nin ekonomik ve sosyal gündemine ağırlık veren bir yaklaşıma işaret ediyor. Rodrigues Birkett’in diplomatik geçmişi de küçük ve gelişmekte olan devletlerin çok taraflı sistemdeki temsili açısından değerlendirilebilir.

Bu farklılıklara rağmen Güvenlik Konseyinde uzlaşma sağlanamaması, diplomatik liyakatin tek başına belirleyici olmadığını gösteriyor. Nitekim BAE’nin Nusseibeh’i altıncı oylamadan yalnızca beş gün sonra aday göstermesi, siyasi çıkmazın yeni adaylıklara alan açıp açmadığı sorusunu gündeme getiriyor. Ancak bu zamanlama, BAE’nin adaylık kararını doğrudan söz konusu çıkmaza bağlamak için tek başına yeterli kanıt sunmuyor.

Nusseibeh’in Diplomatik Deneyimi ve BAE’nin Küresel Rol Arayışı

Lana Nusseibeh’in adaylığı, yalnızca bir diplomatın kariyerindeki yeni bir aşama olarak görülemez. Bu gelişme, BAE’nin son yıllarda ekonomik ve stratejik ağırlığını çok taraflı diplomasiye de yansıtma çabasıyla birlikte değerlendirilebilir.

2013-2024 yılları arasında BAE’nin BM Daimî Temsilcisi olarak görev yapan Nusseibeh, ülkesinin 2022-2023 dönemindeki Güvenlik Konseyi üyeliği sırasında çeşitli müzakere süreçlerinde yer aldı. Özellikle Gazze’ye insani yardım ulaştırılmasına yönelik mekanizmaları düzenleyen 2720 sayılı Güvenlik Konseyi kararının Aralık 2023’te kabul edilmesinde üstlendiği diplomatik rol, adaylığında öne çıkarılan deneyimlerden biri.

Nusseibeh’in adaylık programında çatışmaların önlenmesi, kamuoyu önündeki açıklamalardan çok doğrudan müzakerelere ağırlık veren “sessiz diplomasi”, insani yardıma erişim ve BM’nin daha etkin çalışması gibi başlıklar öne çıkıyor. Bu yaklaşım, uluslararası örgütlerin meşruiyetini yalnızca savundukları ilke ve kurallarla değil, krizler karşısında üretebildikleri somut sonuçlarla da değerlendiren bir diplomasi anlayışı olarak okunabilir.

BAE açısından bu adaylık, daha geniş bir dış politika dönüşümünün parçası olarak da görülebilir. Abu Dabi, bir yandan ABD ile stratejik ilişkilerini sürdürürken diğer yandan Çin ve Rusya ile ekonomik ve siyasi bağlantılarını geliştirmeye, bölgesel krizlerde diplomatik etkinliğini artırmaya çalışıyor. Bu çok yönlü dış politika yaklaşımı, orta ölçekli devletlerin büyük güç rekabeti içinde kendi hareket alanlarını genişletme çabalarıyla örtüşüyor.

Bununla birlikte BAE’nin farklı güç merkezleriyle ilişki kurabilmesi, Nusseibeh’in adaylığının kendiliğinden geniş siyasi kabul göreceği anlamına gelmiyor. Bir devletin uluslararası diplomaside etkili olması ile dış politika uygulamalarının meşruiyeti ayrı konular. Nusseibeh’in adaylığına ilişkin tartışmalar da büyük ölçüde bu ayrım etrafında şekilleniyor.

Filistinli Aile Geçmişi Washington’un Tutumunu Etkileyebilir mi?

Nusseibeh’in adaylığına ilişkin uluslararası tartışmalarda dikkat çeken unsurlardan biri, ailesinin Filistin kökenli olması. Babası Zaki Nusseibeh, kökleri Kudüs’e uzanan tanınmış bir Filistinli aileden geliyor. Envoy dergisinde yayımlanan bir analizde, ismi açıklanmayan bir diplomatik kaynağa dayanılarak Nusseibeh’in adaylığını geç açıklamasının nedenlerinden birinin Filistinli aile geçmişi olabileceği ileri sürülüyor. Aynı yazıda, mevcut ABD yönetiminin böyle bir adaya destek verme konusunda çekinceler taşıyabileceği yönündeki bir diplomat değerlendirmesine de yer veriliyor.

Ancak bu iddialar, Washington’un resmî tutumu olarak görülemez. Bir diplomatın görüşü, ABD yönetiminin adaylık konusunda aldığı bir kararın kanıtı değil. Aynı şekilde, adaylığın neden bu tarihte açıklandığını tek başına açıklamaya da yetmiyor.

Burada dikkat çeken asıl nokta, Nusseibeh’in Filistinli aile geçmişi ile temsil ettiği devletin Orta Doğu politikasının nasıl bir araya geldiği. BAE, 2020 yılında İbrahim Anlaşmaları kapsamında İsrail ile diplomatik ilişkilerini normalleştirirken Filistin meselesinde iki devletli çözümü destekleyen resmî tutumunu sürdürdü. Nusseibeh de bu çerçevede hem İsrail-Filistin ihtilafına yönelik diplomatik girişimlerde hem de Gazze’deki insani krizin ele alındığı Güvenlik Konseyi müzakerelerinde rol üstlendi.

Dolayısıyla adaylığın yalnızca etnik köken veya aile geçmişi üzerinden değerlendirilmesi, hem Nusseibeh’in diplomatik kariyerini hem de BAE’nin karmaşık bölgesel konumunu göz ardı etme riski taşıyor. Bununla birlikte Filistin meselesinin Amerikan dış politikasındaki siyasi hassasiyetleri düşünüldüğünde, aile geçmişinin adaylık tartışmalarında sembolik bir unsur olarak kullanılması ihtimali de bütünüyle dışlanamaz.

Bu açıdan temel mesele, kişisel kimliğin uluslararası bir göreve ilişkin değerlendirmeleri ne ölçüde etkilediği. BM Genel Sekreterliği makamının evrensel temsil niteliği düşünüldüğünde, adayların etnik veya ulusal kökenlerinden çok örgütün ilkelerine bağlılıkları ve bağımsız hareket edebilme kapasiteleri üzerinden değerlendirilmeleri kurumsal açıdan önem taşıyor.

Sudan’daki İç Savaşta BAE’nin Rolü ve BM’nin Bağımsızlık Problemi

Nusseibeh’in adaylığının bir diğer tartışmalı boyutu, BAE’nin Sudan’daki iç savaşta Hızlı Destek Kuvvetlerine (RSF) askerî destek sağladığına ilişkin iddialar. Çeşitli uluslararası araştırmalar, BM uzmanlarının değerlendirmeleri ve insan hakları kuruluşlarının raporları bu iddiaları gündeme taşırken BAE yönetimi suçlamaları reddediyor. Sudan’ın BAE aleyhine Uluslararası Adalet Divanında açtığı dava, 5 Mayıs 2025 tarihli kararla, Divanın yargı yetkisi bulunmadığı gerekçesiyle kayıttan düşürüldü. Ancak Divan, iddiaların esasını değerlendirmedi. Dolayısıyla bu karar, BAE’nin Sudan’daki rolüne ilişkin suçlamaların yargı önünde incelenerek sonuca bağlandığı anlamına gelmiyor.

Nusseibeh’in BAE dış politikasını temsil eden üst düzey diplomatlardan biri olması, bu tartışmaları genel sekreterlik makamının bağımsızlığı açısından da önemli hâle getiriyor. Nitekim BM Şartı’nın 100. maddesi, genel sekreterin herhangi bir hükûmetten talimat almadan, yalnızca örgüte karşı sorumlu bir uluslararası görevli olarak hareket etmesini öngörüyor. Nusseibeh’in adaylığını açıklarken BAE Dışişleri Bakanlığındaki görevinden izin aldığını duyurması, bu ilkeye bağlılığını gösterme yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte bağımsızlık, yalnızca hukuki statü veya resmî açıklamalarla değil, tartışmalı uluslararası krizler karşısında alınacak tutumlarla da sınanacak.

Orbán Senaryosu: Üç Büyük Gücün Desteği Seçilmek İçin Yeterli mi?

Seçim sürecine ilişkin bir diğer önemli gelişme, The Wall Street Journal’ın 25 Ekim’de yayımladığı başyazıda Trump yönetiminin eski Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın genel sekreterlik adaylığını değerlendirdiğinin ileri sürülmesi oldu. Yazıya göre Washington, Orbán’ın olası adaylığını Rusya ve Çin ile görüştü ve üç ülkenin ortak destek sağlayabileceği bir formül üzerinde durdu. Bununla birlikte 26 Ekim itibarıyla Orbán resmen aday gösterilmiş değil. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Aleksandr Alimov da ülkesinin resmen aday gösterilen isimleri değerlendireceğini belirtti. Dolayısıyla bu girişimi, kesinleşmiş bir siyasi mutabakat olarak değil, henüz diplomatik temaslar düzeyindeki bir olasılık olarak ele almak gerekiyor.

Orbán’ın adının gündeme gelmesi, bir adaylık tartışmasının ötesinde, BM’nin gelecekte nasıl bir kurum olacağına ilişkin daha geniş bir meseleyi de yansıtıyor. Trump yönetiminin BM’nin mali yapısına, bürokrasisine ve faaliyet alanlarına yönelik eleştirileri, uluslararası örgütlerin rolünün yeniden tanımlanmasına ilişkin tartışmaları derinleştiriyor. Bu çerçevede Orbán’ın olası adaylığı, devlet egemenliğini önceleyen siyasi yaklaşımlar ile uluslararası kurumların bağımsızlığına dayanan çok taraflı yönetim anlayışı arasındaki gerilimi görünür kılıyor. ABD, Rusya ve Çin’in belirli bir isim üzerinde ortaklaşması ise bu ülkeler arasında genel bir jeopolitik yakınlaşma olduğu anlamına gelmeyebilir. Böyle bir uzlaşma, yalnızca BM’nin yönetimine ilişkin belirli çıkarların örtüşmesine de dayanabilir.

Ancak üç daimî üyenin ortak tutum geliştirmesi, diğer iki daimî üye Fransa ve Birleşik Krallık’ın veto yetkisini ortadan kaldırmıyor. Konseyde gerekli dokuz olumlu oyun sağlanmasını da garanti etmiyor. Bu durum, büyük güçler arasındaki diplomatik pazarlığın birden fazla dengeye bağlı olduğunu gösteriyor.

İlk Kadın BM Genel Sekreteri Beklentisi ve Latin Amerika’nın Temsil Talebi

2026 seçim sürecinin önemli boyutlarından biri de bölgesel temsil meselesi. Latin Amerika ve Karayipler bölgesinin genel sekreterlik makamına yönelik beklentileri, özellikle Grossi, Grynspan ve Rodrigues Birkett’in adaylıklarıyla görünür hâle geldi. Görevin farklı bölgeler arasında dönüşümlü olarak üstlenilmesini öngören bölgesel rotasyon anlayışı hukuken bağlayıcı değil. Buna rağmen BM’deki temsil dengelerine ilişkin siyasi değerlendirmelerde önem taşıyor.

Ayrıca BM tarihinde bugüne kadar hiçbir kadının genel sekreterlik görevini üstlenmemiş olması, seçim sürecine cinsiyet temsili açısından ayrı bir boyut kazandırıyor. Nusseibeh’in adaylığı bu iki tartışmanın kesişiminde yer alıyor. Bir yandan ilk kadın genel sekreterin seçilmesi ihtimalini güçlendirirken diğer yandan Latin Amerika ve Karayipler dışından gelen bir aday olarak bölgenin temsil beklentisiyle örtüşmüyor.

Bununla birlikte seçim sürecinin temel sorunu, adayların hangi bölgeden geldiğinin ötesine uzanıyor. Bir yanda BM Genel Kurulunda bütün üye devletlerin egemen eşitliğine dayanan temsil anlayışı, diğer yanda Güvenlik Konseyinin beş daimî üyesine tanınan ayrıcalıklı karar alma yetkisi bulunuyor. Genel sekreterlik seçimi, BM’nin yapısındaki bu iki özellik arasındaki tarihsel gerilimi yeniden ortaya koyuyor.

Nusseibeh’in adaylığı da adayların diplomatik birikimleri ile büyük güçlerin stratejik beklentileri arasındaki bu gerilimden bağımsız değerlendirilemez. Filistinli aile geçmişi, BAE’nin İsrail ile ilişkileri ve Sudan konusundaki tartışmalar, adaylığının farklı siyasi çevrelerde farklı anlamlar kazanmasına yol açıyor. Orbán senaryosu ise BM’nin ve genel sekreterlik makamının geleceğine ilişkin beklentilerin ne ölçüde ayrıştığını gösteriyor.

2026 genel sekreterlik seçimi, António Guterres’in halefini belirlemenin yanı sıra, büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı bir dönemde BM’nin bağımsız diplomasi yürütebilme kapasitesini de sınayacak. Yeni genel sekreterin önündeki temel mesele, kendisini göreve taşıyan siyasi uzlaşmaya rağmen bağımsız hareket edebilmek olacak. Bunun için BM Şartı’nın ilkelerini esas alan ve bütün üye devletlere karşı sorumluluk taşıyan bir uluslararası liderlik anlayışını hayata geçirmesi gerekecek.