Seçimler genellikle seçmenlerin farklı siyasi seçenekler arasında tercih yapabildiği bir süreç olarak görülür. Ama İsrail vatandaşı Filistinliler için genel seçimler, bir tercih meselesinden çok, çözülmesi zor bir ikilem anlamına geliyor. İsrail’de oy kullanma hakkına sahip seçmenlerin yaklaşık altıda birini oluşturan Filistinli vatandaşlar, başa baş geçmesi beklenen seçimlerin sonucunu belirleyebilecek bir konumda. Ne var ki sandığa gitmenin de bir bedeli var. Birçok Filistinli, kendi çıkarlarını korumak için oy kullanırken aynı zamanda seslerini kısmayı amaçlayan bir siyasi süreci ve vatandaşlık haklarını koşullara bağlayan bir sistemi meşrulaştırmaktan endişe ediyor.

27 Ekim 2026’da yapılacak İsrail seçimleriyle birlikte bu ikilem daha da ağırlaşıyor. 2022’deki son genel seçimlerden bu yana Gazze’de yaşanan yıkım ve kitlesel katliamlar, Filistinli vatandaşların ifade ve protesto özgürlüklerine getirilen kısıtlamalar ve önde gelen muhalefet partilerinin Arap partileriyle ortaklık kurmayı reddetmesi, mevcut çelişkiyi daha da derinleştirdi. Filistinliler, kendilerini siyasi hayatın dışında tutan kurumlara başvurarak haklarını korumaya çalışmak zorunda kalıyor.

Akademik kariyerimin büyük bölümünü İsrail ile Filistinli vatandaşları arasındaki ilişkileri incelemeye ayırdım. Bu nedenle İsrail vatandaşı Filistinlilerin bugün karşı karşıya olduğu sorunu, hayatta kalma, vatandaşlık ve siyasi aidiyet etrafında şekillenen çok daha uzun bir mücadelenin parçası olarak görüyorum.

Vatandaşlığın Sağladığı Güvence

İsrail’in yaklaşık 10 milyon vatandaşından 1,7 milyonunu Filistinliler oluşturuyor. İsrail’in doğrudan veya dolaylı kontrolü altında yaşayan toplam nüfus ise yaklaşık 15 milyon. İsrail vatandaşı Filistinlilerin büyük bölümü, bugün İsrail devletinin bulunduğu topraklarda kalmış Arapların soyundan geliyor.

Ama bu gruba, 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında evlerinden zorla çıkarılan ve büyük çoğunluğunun geri dönmesine izin verilmeyen 750 bin Filistinlinin torunları dâhil değil. 8 Kasım 1948’de, savaş koşullarında aceleyle yapılan bir nüfus sayımı, yeni kurulan devletin kimleri vatandaşı olarak kabul edeceğinin belirlenmesinde önemli rol oynadı. Nüfus kayıtlarına ilişkin uygulamalar ve sonrasında getirilen vatandaşlık koşulları, sayım sırasında evinde bulunmayanları kapsam dışında bıraktı. Bunlar arasında komşu ülkelere veya o dönem Britanya Mandası altındaki Filistin’in başka bölgelerine geçici olarak sığınmış Filistinliler de vardı.

Dolayısıyla bu sayım, yalnızca nüfusu belirlemekle kalmadı. Savaş nedeniyle yerinden edilen ve sayım sırasında evlerinde bulunmayan Filistinlilerin çoğu nüfus kayıtlarına alınmadı. Bu da onların İsrail vatandaşlığı elde etmelerini ve evlerine geri dönmelerini neredeyse imkânsız hâle getirdi.

Topraklarında kalabilen Filistinliler içinse vatandaşlık, zorla yerinden edilmeye karşı bir tür güvence sağladı. İsrail vatandaşı olarak tanındıktan sonra ülkeden çıkarılmaları hukuken çok daha zor hâle geldi. İsrail vatandaşlığı, bütün eksikliklerine ve Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini ya da baskı altında tutulmasını engelleyememesine rağmen, Filistinli vatandaşların gözünde her zaman büyük önem taşıdı.

Filistinlilerin İsrail Siyasetindeki Değişen Etkisi

Bugün Filistinliler, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında kalan İsrail, Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da yaşayan nüfusun yaklaşık yarısını oluşturuyor. Ancak bu Filistinlilerin üçte birinden daha azı İsrail vatandaşlığına sahip. İsrail’deki genel seçimlere katılma hakkı bulunan bu kesim, ülkenin toplam vatandaş nüfusunun yaklaşık yüzde 17’sine karşılık geliyor.

İsrail devletinin kuruluşundan bu yana Filistinli vatandaşların oy kullanma hakkı bulunuyor. Ama siyasi hayata tam anlamıyla katılmalarının önünde her zaman çeşitli engeller vardı. 1970’lerden itibaren Filistinli siyasetçilerin daha geniş Filistin ulusal mücadelesiyle bağ kurması, bazı adayların ve partilerin seçimlerden men edilmesine yönelik girişimleri beraberinde getirdi. İsrail Yüksek Mahkemesi ise bu girişimlerin çoğunu engelledi.

İsrail’in kuruluşunu izleyen ilk on yıllarda Filistinli seçmenlerin büyük bölümü, zaman içinde farklı isimlerle faaliyet gösteren Yahudi-Arap Komünist Partisine veya iktidardaki İşçi Partisi hareketiyle bağlantılı, onun adına hareket eden Arap partilerine oy veriyordu. 1980’lerde bu uydu partiler ortadan kalkarken komünistlere alternatif yeni siyasi hareketler ortaya çıkmaya başladı. Örneğin 1984’te parlamentoya giren Barış İçin İlerici Liste, Filistin milliyetçiliğini Yahudiler ve Araplar arasında iş birliği düşüncesiyle birleştiriyordu. 1988’de ise yalnızca Araplardan oluşan Arap Demokratik Partisi kuruldu.

Ancak 1990’ların ortasındaki kısa bir dönem ile 2021-2022 yılları dışında, kendilerini Siyonist olarak tanımlayan İsrail partileri bu bağımsız Arap partilerini genellikle meşru koalisyon ortakları olarak görmedi. Buna rağmen Filistinli siyasetçilerin parlamentodaki etkisi, İzak Rabin hükûmetinin Arapların çoğunlukta olduğu iki partinin desteğine ihtiyaç duyduğu 1992-1995 yılları arasında zirveye ulaştı.

Bu iki parti birbiriyle bağlantılı iki hedefe odaklanmıştı: Filistin devletinin kurulmasına giden yolu açacağı umuduyla daha sonra Oslo Barış Süreci olarak anılacak girişimi ilerletmek ve yerleşimlere ayrılan kamu kaynaklarının dağılımındaki ayrımcılığı azaltmak.

Parlamentodaki kilit konumları sayesinde Arap yerleşimlerine yapılan kamu yatırımlarında önemli artışlar sağlandı. Benzer şekilde, 2021-2022 yılları arasında kısa bir süre görev yapan Netanyahu karşıtı hükûmet de bir Arap partisinin desteğine dayanıyordu. Bu ortaklık, yerel sorunların çözümünde sınırlı da olsa bazı iyileştirmelerin önünü açtı.

Giderek Daralan Siyasi Alan

Bugün Filistinlilerin parlamento üzerinden siyaseti etkileyebilecekleri alan, son birkaç on yılın en dar seviyesine gerilemiş görünüyor. Üstelik 2010’ların başından bu yana Arap partilerinin siyasi etkisini kırmaya yönelik hem resmî hem de gayriresmî girişimler giderek artıyor.

Eylül ayında İsrail Merkez Seçim Komitesi, Ortak Liste ve Birleşik Arap Listesi adlı iki Arap seçim ittifakının yanı sıra bazı adayların da seçimlere katılmasını engellemeye çalıştı. 2022 seçimlerinde bu ittifakları oluşturan partiler, Arap yerleşimlerinde kullanılan oyların yaklaşık yüzde 86’sını almıştı. Her iki ittifakın da seçimlerden men edilmesi, Filistinli seçmenlerin büyük çoğunluğunun tercih ettiği siyasi temsilcilerden mahrum kalması anlamına gelecekti.

Yüksek Mahkeme, iki ittifakın seçimlerden men edilmesi kararlarını bozdu. Ama aynı zamanda, hâkimlerin çoğunluğunun Ulusal Demokratik Birlik Partisi lideri Sami Ebu Şehade’nin adaylığının engellenmesini destekleyeceğinin işaretini verdi. Tartışmanın odağında, Ebu Şehade’nin Hamas öncülüğünde 7 Ekim 2023’te düzenlenen saldırıların hemen ardından kaleme aldığı bir yazı vardı. Eleştirel isimler, bu yazının İsrailli sivillerin katledilmesini onayladığını savundu. Ebu Şehade ve diğerleri ise bu suçlamayı kesin bir dille reddetti.

Ebu Şehade, mahkemeden resmî bir karar çıkmasını istemek yerine adaylığını geri çekti. Bunun gerekçesini de Filistinlilerin siyasi faaliyetlerini daha geniş ölçekte kısıtlayabilecek bir hukuki emsal oluşmasından duyduğu endişeyle açıkladı.

Filistinlileri dışlayan bu siyasi atmosfer yalnızca devlet kurumlarıyla sınırlı değil. İsrail Demokrasi Enstitüsünün Temmuz 2026’da yaptığı bir araştırmada, Yahudi katılımcıların yaklaşık üçte biri Arap vatandaşların oy kullanma hakkına karşı olduğunu belirtti. Başbakan Benjamin Netanyahu’nun koalisyonundaki partileri destekleyenler arasında ise bu oran yaklaşık yüzde 55’e ulaştı.

Filistinli seçmenler ayrıca yıldırma girişimleri ve oy kullanmalarını engellemeye yönelik uygulamalarla karşılaşıyor. Bunlara günlük hayattaki somut engeller de ekleniyor. Örneğin devlet tarafından resmen tanınmayan Bedevi köylerinde yaşayanlar, oy kullanabilmek için kendilerine tahsis edilen sandıklara kadar uzun mesafeler katetmek zorunda kalıyor.

İsrail Vatandaşı Filistinliler İçin Sandığa Gitmenin de Gitmemenin de Bir Bedeli Var

Birçok Filistinli, seçimlere katılarak aslında siyasi tercihlerini sınırlandıran bir seçim sistemine meşruiyet kazandırdığının farkında. Öte yandan sandığa gitmemek de Arap toplumlarında organize suç örgütlerinin ve şiddet olaylarının artması gibi sorunlarla mücadele edebilmek için sahip oldukları siyasi imkânlardan vazgeçmek anlamına geliyor.

Üstelik Filistinli partiler hangi siyasi bloğun hükûmet kuracağını belirleyebilecek bir konumda olsalar bile mesele bu kadar basit değil. Filistinlilerin hakları ve kendi kaderini tayin hakkı söz konusu olduğunda, Netanyahu ile muhalefetin büyük bölümü arasındaki farklar, izlenen politikalardan çok siyasi üslupta ortaya çıkıyor. Ne Netanyahu’nun iktidar koalisyonu ne de önde gelen muhalefet partileri iki devletli çözümü destekliyor. İşgalin sona erdirilmesi için başka bir inandırıcı yol da önermiyorlar.

Bununla birlikte ana muhalefet, uluslararası kamuoyunun görüşlerine daha duyarlı olan seküler orta sınıfın desteğine daha fazla ihtiyaç duyuyor. Batı Şeria ve Gazze’de Filistinlilerin mülksüzleştirilmesi ve öldürülmesi nedeniyle uluslararası kamuoyunda İsrail’e yönelik tepkiler ise giderek artıyor. Bu, beklentilerin son derece düşük tutulduğu bir yaklaşım gibi görünebilir. Ama işgal altında yaşayan Filistinlilerin geleceği söz konusu olduğunda, İsrail vatandaşı Filistinli seçmenlerin önündeki seçenekler de bu kadar sınırlı.

İsrail vatandaşı birçok Filistinli için yaşadıkları yerlerdeki güvenlik sorunu ise çok daha acil bir mesele. Suç örgütleri Arap toplumlarında korku salarken cinayetler, büyük ölçüde devletin bu suçlara ortak olması nedeniyle mevcut hükûmet döneminde daha önce görülmemiş seviyelere ulaştı.

Mayıs ayında yapılan bir araştırmada Arap katılımcıların yarısından fazlası, morallerini en fazla bozan sorunun yaşadıkları toplumlardaki şiddet olduğunu belirtti. Bu krizin aciliyeti, Arap partilerinin bir sonraki hükûmette yer almasına verilen yaygın desteği de açıklıyor. Arap vatandaşların yaklaşık yüzde 77’si böyle bir ortaklığı destekliyor. Fakat Siyonist muhalefet partilerinin büyük çoğunluğu bu seçeneğe karşı çıkıyor.

Seçime Katılım Oranının Artması Dengeleri Değiştirebilir mi?

Filistinli vatandaşların önündeki siyasi seçenekler hâlâ oldukça sınırlı. Kökleri Müslüman Kardeşler hareketine dayanan Birleşik Arap Listesi, bugün İsrail’in yönetim kurumlarına katılmayı en açık biçimde savunan parti olarak öne çıkıyor. Yahudi partiler tarafından kabul görmek isteyen Birleşik Arap Listesi, seçmenlerinin acil ihtiyaçlarına öncelik vermek için Filistin ulusal kimliğini vurgulayan söylemini büyük ölçüde geri plana itti.

Ortak Liste ise eşit haklar aracılığıyla İsrail vatandaşlığını kâğıt üzerinde kalmayan, gerçek anlamda karşılığı olan bir statüye dönüştürmeyi amaçlayan milliyetçi ve komünist siyasi hareketleri bir araya getiriyor. Bunu yaparken Filistin ulusal kimliğini açıkça sahiplenmekten ve diğer Filistinlilerle dayanışma göstermekten de vazgeçmiyor. Ancak ittifakı oluşturan partiler, Siyonist partilerle ne ölçüde iş birliği yapılması gerektiği konusunda farklı görüşlere sahip.

Siyonist bir partiye oy vermek de Filistinli seçmenler için bir başka seçenek. Ama bu seçeneğe duyulan ilgi son birkaç on yılda belirgin biçimde azaldı. Yine de zayıflamış olsa da bu eğilim, özellikle devlet kurumlarıyla yakın ilişkileri bulunan seçmen grupları arasında varlığını sürdürüyor. Son olarak Arap seçmenler sandığa gitmemeyi de tercih edebilir. Yahudi seçmenlerin yaklaşık yüzde 25 ila 30’unun oy kullanmaması beklenirken Arap seçmenlerde bu oranın yüzde 35 ila 45 arasında olacağı tahmin ediliyor.

Filistinli seçmenlerin sandığa gitmemesinin arkasında siyasi ilgisizlikten, kendi halklarının mülksüzleştirilmesi üzerine kurulan devleti bilinçli olarak boykot etmeye kadar uzanan farklı nedenler bulunuyor. Arapların siyasi temsilini engellemeye yönelik son girişimler, ellerinde kalan güvenceleri de kaybetmekte olduklarını düşünen Filistinlileri sandığa gitmeye teşvik edebilir. Fakat bu girişimler, siyasi sistemin kendilerine karşı bu kadar açık biçimde işlediğini gören seçmenlerin seçimlere katılma konusundaki isteksizliğini de artırabilir.

Filistinli seçmenlerin katılım oranı, seçimlerin sonucunu belirleyebilir. Arap parti liderleri, sandığa katılımın yüzde 70’e ulaşmasını hedefliyor. Daha yüksek bir katılım, Arapların parlamentodaki temsilini artırabilir. Aynı zamanda bazı küçük sağ partilerin seçim barajının altında kalmasına yol açarak Netanyahu’nun hükûmet kurma ihtimalini zayıflatabilir.

Arap parti liderlerinin umudu ise muhalefet liderlerinin iş birliğine karşı açıklamalarına rağmen, parlamentoda yeterince güçlü bir Arap bloğunun oluşması. Böyle bir durumda Yahudi muhalefet partilerinin, Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırabilmek için Arap partilerinin desteğini istemekten başka seçeneği kalmayabilir.

NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 20 Ekim’de The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.