3 Kasım 2026’da yapılacak ara seçimler, ABD’de hem demokratik kurumların işleyişi hem de siyasi güç dengeleri açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Abdul El-Sayed ve diğer Demokrat adayların hedefi, Kongrede çoğunluğu kazanarak Başkan Donald Trump’ın hareket alanını sınırlandırmak. El-Sayed açısından bu mücadele, ülkenin en büyük sorunlarından biri olarak gördüğü sağlık sistemini dönüştürme hedefiyle de iç içe.
41 yaşındaki El-Sayed’in çıkış noktası ise siyasetten önce tıptı. İnsanları iyileştirmek için doktor olmak istiyordu. Ancak zamanla hastalıkların ardında sağlık hizmetlerine erişimi zorlaştıran siyasi ve ekonomik bir düzen bulunduğu sonucuna vardı. Fränzi Meyer’in ZDFheute’de yayımlanan portre metninde de vurguladığı bu düşünce, El-Sayed’in siyasete yönelmesinin temelini oluşturuyor. Kendi anlatımıyla, tıp eğitimi sırasında sağlık sisteminin insanları iyileştirmekten çok onlara fatura çıkarmakla ilgilendiğini fark etmişti.
El-Sayed, 4 Ağustos’ta Michigan’da yapılan Demokrat Parti ön seçiminde, partinin etkili isimlerinin desteklediği Haley Stevens’ı geride bırakarak kasım seçimlerinde aday olma hakkını kazandı. Bu ön seçim sonucu, Demokratların “ilerici” kanadına yeni bir hareket alanı açtı. Peki, Trump’a yönelik sert eleştirileriyle dikkat çeken Abdul El-Sayed kimdir?
Mısır’dan Michigan’a Uzanan Bir Aile Hikâyesi
El-Sayed, kendisini halkın gündelik sorunlarını bilen ve bu sorunlarla mücadele eden bir siyasetçi olarak sunuyor. Seçmenle kurduğu yakınlıkta, anlattığı aile hikâyesinin de önemli bir yeri var.
Babası Mohamed, Mısır’da yoksul bir ailede büyüdü. Kazandığı burs sayesinde ABD’ye gelerek Wayne State Üniversitesinde eğitim aldı ve otomotiv mühendisi oldu. El-Sayed’in kampanyasında sıkça başvurduğu bu hikâye, eğitimin ve kamusal imkânların bir insanın hayatını nasıl değiştirebildiğini anlatıyor.
Michigan’da doğup büyüyen El-Sayed, kendisini tanıttığı sosyal medya paylaşımlarında babası ve üvey annesiyle yetiştiğini belirtiyor. Kampanya sitesindeki biyografisine göre, üvey annesi Jackie’nin ailesi 1800’lerden bu yana Michigan’ın Gratiot County bölgesinde yaşıyor. El-Sayed’in aile anlatısı, göçmenlik deneyimini eyalete uzanan köklü bağlarla buluşturuyor.
Kısıtlı imkânlarla kendisine yeni bir hayat kuran babasının hikâyesi, El-Sayed’in kampanyasında vurguladığı maddi güç eşitsizliğini de hatırlatıyor. CBS News’in karşılaştırmasına göre, Stevens lehine yapılan reklam harcamaları El-Sayed’i destekleyen harcamaları katladı. Bununla birlikte El-Sayed de dış gruplardan destek aldı. Kampanyasında seçmenle doğrudan temas kurmaya ağırlık veren El-Sayed, rakibinin daha büyük reklam desteğine rağmen ön seçimi kazanmayı başardı.
Tıptan Halk Sağlığına, Halk Sağlığından Siyasete
El-Sayed, Michigan Üniversitesindeki lisans eğitiminin ardından Rhodes bursuyla Oxford’da halk sağlığı doktorası yaptı; tıp eğitimini ise Columbia Üniversitesinde tamamladı. Meslek hayatını klinik hekimlik yerine halk sağlığı, akademi ve kamu yönetimi alanlarında sürdürdü.
Detroit’in sağlık biriminin yeniden yapılandırılmasında görev aldı; daha sonra Wayne County’nin sağlık, sosyal hizmetler ve gazilerden sorumlu kurumunu yönetti. Eşi Sarah ve iki kızıyla birlikte Michigan’ın Ann Arbor kentinde yaşıyor.
Kamu görevleri sırasında çocuklara ücretsiz gözlük sağlanması ve hayat kurtaran Narcan’a erişimin yaygınlaştırılması gibi projelerde çalıştı. Aşırı doz opioid vakalarında kullanılan ilacın ücretsiz otomatlarla erişilebilir hâle getirilmesi, Wayne County’de yürütülen uygulamalardan biriydi. Kampanya biyografisinde, Michigan League of Conservation Voters tarafından “Yılın Kamu Görevlisi” ödülüne layık görüldüğü de belirtiliyor.
El-Sayed’in seçim siyasetiyle ilişkisi yeni değil. 2018’de Michigan valiliği için Demokrat Parti ön seçimine katılmış, ancak Gretchen Whitmer’ın gerisinde kalmıştı. Şimdi ise kamu hizmetlerinde edindiği deneyimi Senatoya taşımayı hedefliyor. Demokrat Senatör Gary Peters’ın yeniden aday olmamasıyla açılan koltuk için Cumhuriyetçi eski Temsilciler Meclisi üyesi Mike Rogers ile yarışıyor.
Senato Seçimleri Neden Önemli?
ABD Kongresi, Senato ve Temsilciler Meclisi olmak üzere iki kanattan oluşuyor. Temsilciler Meclisinin 435 üyesinin tamamı iki yılda bir seçiliyor. Her eyaletin iki üyeyle temsil edildiği 100 sandalyeli Senatoda ise görev süresi altı yıl; sandalyelerin yaklaşık üçte biri iki yılda bir seçime açılıyor. Başkanlık döneminin ortasında yapılan ara seçimler, yönetimin politikalarına verilen desteği ölçen önemli bir siyasi sınav niteliği taşıyor.
Hâlen Kongrenin iki kanadında da Cumhuriyetçiler çoğunlukta. Demokratlar bunlardan birinde ya da her ikisinde çoğunluğu kazanırsa Trump yönetiminin yasa ve bütçe girişimlerini engelleme veya değiştirme imkânları artacak. Kongre komisyonları üzerinden yönetim üzerindeki denetimi de güçlendirebilecekler. Senatodaki çoğunluk ise başkanın üst düzey kamu görevlileri ve federal yargıçlar için yaptığı atama önerilerinin onaylanmasında belirleyici olacak.
Bununla birlikte Senato çoğunluğunu kazanmak, El-Sayed’in savunduğu kapsamlı sağlık reformunun doğrudan hayata geçeceği anlamına gelmiyor. Böyle bir değişiklik için Temsilciler Meclisinin tutumu, Senatodaki usul kuralları ve başkanın veto yetkisi de belirleyici. Brookings uzmanlarının değerlendirmesi, Kongredeki olası çoğunluk değişiminin Trump üzerinde denetimi artırabileceğini, ancak büyük reformların önündeki engelleri kendiliğinden kaldırmayacağını ortaya koyuyor.
Michigan’daki yarış bu nedenle Demokratların hem mevcut bir Senato koltuğunu koruması hem de ulusal düzeyde çoğunluk arayışını sürdürmesi açısından önem taşıyor.
El-Sayed Michiganlı Seçmenlere Ne Vadediyor?
El-Sayed’in seçmenle yakınlık kurmasını sağlayan unsurlardan biri, gündeme getirdiği konular. Sağlık hizmetlerine erişim, hayat pahalılığı ve büyük şirketlerin siyasi etkisi, kampanyasının merkezinde yer alıyor. “Medicare for All” başlığı altında herkesin kapsamlı bir kamusal sağlık sigortasına erişmesini savunuyor.
Programında çok zenginlerden daha yüksek vergi alınması, büyük bağışçıların siyaset üzerindeki etkisinin azaltılması, iklim değişikliğiyle mücadele edilmesi ve İsrail’e yapılan ABD askerî yardımlarının sona erdirilmesi de bulunuyor. Bernie Sanders gibi ilerici isimlerin desteğini alan El-Sayed, bu taleplerle daha geniş bir seçmen kitlesine ulaşmaya çalışıyor. ZDFheute’nin ekim ayındaki saha haberinde, Trump’ın güçlü olduğu bölgelerde de hayat pahalılığı ve sağlık hizmetleri üzerinden seçmenlerle buluştuğu aktarılıyor.
Reuters’a yaptığı açıklamada, bütçe önceliklerine ilişkin yaklaşımını şöyle ifade ediyor: “Paramızı başka yerlerdeki insanları bombalamak yerine, kendi ülkemizdeki sağlık hizmetlerine ve okullara harcamayı tercih ederim.”
El-Sayed, bu talepleri uzlaşmacı bir dilden çok doğrudan ve meydan okuyan bir üslupla dile getiriyor. Sebastian Moll, taz için kaleme aldığı yorumda onun siyasi tarzını şöyle anlatıyor:
“Doğrudan ve sert konuşuyor, ağır ifadeler kullanmaktan çekinmiyor. Filistin halkına karşı yürütülen savaşı soykırım olarak nitelendiriyor ve ABD’nin göçmenlik ve sınır dışı etme kurumu ICE’yi kaldırmak istiyor. Trump hakkında ise onun halkın refahından çok balo salonunun perdeleriyle ilgilendiğini söylüyor.”
Moll’un bu değerlendirmesi, El-Sayed’in hem hedeflerini hem de bunları seçmene aktarırken benimsediği dili özetliyor. Ekonomik ve sosyal taleplerini güçlü bir itiraz diliyle birleştirmesi, kampanyasının dikkat çeken özelliklerinden biri.
Trump’ın Hedefinde Abdul El-Sayed’in Adı ve Dinî Kimliği Var
Birçok konuşmasında Trump’a açıkça karşı çıkan El-Sayed, başkanın da hedefi hâline geldi. Seçilmesi durumunda ABD’nin ilk Müslüman senatörü olacak adayın dinî kimliği, Cumhuriyetçilerin kampanyasında tekrar tekrar gündeme getiriliyor. Böylece siyasi çekişme, program ve vaatlerin ötesine geçerek El-Sayed’in ABD’ye aidiyetinin sorgulandığı İslamofobik bir boyut kazanıyor.
Trump, El-Sayed’den söz ederken onun ikinci adı olan “Muhammed” ismini öne çıkarıyor. 16 Ekim’de Georgia eyaletinde düzenlenen mitingde, Orta Doğu kökenli kişilerin isimleriyle alay ederek, “Orta Doğu’dan gelen birinin ismini bilmiyorsanız Muhammed deyin. Yüzde 65 ihtimalle doğru tahmin etmiş olursunuz.” ifadelerini kullandı. El-Sayed’in Michigan’da doğmuş ve büyümüş olması, bu söylemde geri plana itiliyor.
Trump’ın, “Ben ABD Başkanı’yım ve sana istediğim şekilde hitap edebilirim.” sözleri ise ertesi gün Kentucky’deki başka bir mitingde geldi. Bu yaklaşım, adayın politikalarını tartışmak yerine ismini ve inancını bir küçümseme aracına dönüştürüyor.
Trump’ın saldırıları sonraki günlerde de sürdü. 25 Ekim’de Michigan’daki mitinginde El-Sayed’i ulusal güvenlik tehdidi olarak göstermesi ve ABD’ye bağlılığını sorgulaması, kampanyada dinî kimlik üzerinden yürütülen tartışmayı daha da sertleştirdi.
Kamu hizmetindeki geçmişine ve siyasi vaatlerine rağmen El-Sayed, kampanya boyunca Müslüman kimliği üzerinden sorular ve suçlamalarla karşılaşmayı sürdürüyor. Michigan’ın Caro kentindeki bir halk toplantısında verdiği yanıt, bu tartışmanın en çok paylaşılan örneklerinden biri oldu.
Abdul El-Sayed: “ABD Senatosuna Adayım ve Aynı Zamanda Müslümanım”
17 Ekim’de Caro’da düzenlenen toplantıda, kendisini Tommy olarak tanıtan bir katılımcı El-Sayed’e Müslüman Kardeşler hareketi ile arasına mesafe koyup koymadığını sordu. El-Sayed, “Evet, elbette.” yanıtını verdikten sonra sorunun dayandığı varsayımı tartışmaya açtı.
Karşılıklı konuşmada “Neden bana bu soruyu soruyorsun, Tommy?” diye sordu. Ardından aynı soruyu çevresindeki başka insanlara yöneltip yöneltmediğini ve kendisinin bu örgütü reddettiğini açıklayıp açıklamadığını öğrenmek istedi. Böylece tartışmayı, Müslüman bir adayın neden kendiliğinden belirli örgütlerle ilişkilendirildiği sorusuna taşıdı.
El-Sayed, sorunun dinî kimliği nedeniyle ABD Anayasası dışında başka bir otoriteye bağlı olabileceği varsayımını içerdiğini belirtti. John F. Kennedy’nin de Katolik olduğu için benzer sadakat sorgulamalarıyla karşılaştığını hatırlatarak şöyle dedi: “Ben Müslüman bir senatör olmak için aday olmuyorum. ABD Senatosuna adayım ve aynı zamanda Müslümanım.”
El-Sayed’in vurgusu, inancıyla anayasal sorumlulukları arasında bir çelişki bulunduğu iddiasını reddetmekti. Kendisinin, herkesin istediği dini yaşama veya hiçbir dine inanmama hakkını koruyan Anayasa’ya bağlı olacağını söyledi.
Olayın ardından Tommy’nin, Cumhuriyetçi Senatör Josh Hawley’nin eski çalışanlarından Thomas Teepell olduğu haberleştirildi. Bu bilgi, karşılaşmanın siyasi bağlamını anlamak açısından önemli; ancak tek başına sorunun bir kampanya tarafından organize edildiğini göstermiyor.
Belirli kişilerden, kuruluşlardan veya söylemlerden uzaklaşma talebi, ABD siyasetinde ilk kez El-Sayed’e yöneltilmiyor. CNN’in incelemesinde hatırlatıldığı üzere, Barack Obama’dan geçmişte kilisesinin papazı Jeremiah Wright’ın sözlerini kınaması ve onunla arasına mesafe koyması istenmişti. Zohran Mamdani ise New York belediye başkanlığı kampanyasında, kendisinin kullanmadığını belirttiği “İntifadayı küreselleştirin” sloganını kınaması yönünde ısrarlı sorularla karşılaşmıştı. Bu örnekler, farklı bağlamlarda adayların kendi görüşleri kadar başkalarının söz ve eylemleri üzerinden de sınandığını gösteriyor.
Sosyal Politika ve Anlayış Enstitüsü (ISPU) Araştırma Direktörü Saher Selod, CNN’e yaptığı değerlendirmede El-Sayed’e yönelik soruları, onu seçmenlerin gözünde İslamcı aşırılıkla ilişkilendirmeye çalışan bir Cumhuriyetçi kampanya stratejisi olarak yorumluyor. Selod, “Bu girişimin asıl amacı, onu ABD’de terör örgütü olarak kabul edilen gruplarla ilişkilendirmek.” diyor ve ekliyor: “ABD’de Müslüman olarak yaşamanın üzücü yanı da bu.”
ABD’nin Müslüman Kardeşler’e yönelik yaptırım kararları, hareketin belirli ülkelerdeki kollarını hedef alıyor. Beyaz Saray’ın 24 Kasım 2025 tarihli kararnamesi ile başlatılan sürecin ardından, 13 Ocak 2026’da hareketin Mısır ve Ürdün kolları terörizme destek verdikleri gerekçesiyle yaptırım listesine eklendi. Lübnan kolu ise aynı yaptırımların yanı sıra “yabancı terör örgütü” olarak tanımlandı.
El Sayed’in Verdiği Sert Cevaplar Sosyal Medyada Yankı Buluyor
El-Sayed’in meydan okuyan kampanya dili, Instagram dâhil sosyal medya platformlarında da karşılık buluyor. Miting konuşmalarını ve kendisine yöneltilen sorulara verdiği yanıtları paylaşarak, dinî kimliği üzerinden yapılan saldırılara geri adım atmadan karşılık verdiğini gösteriyor.
Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance’e yönelik konuşmalarında, ikilinin adını ağızlarından düşürmediğini, buna rağmen doğru telaffuz edemediklerini söylüyor. Ardından aynı meydan okumayı tekrarlıyor: Kasım ayında adının önüne “senatör” kelimesini koymayı öğrenmek zorunda kalacaklar.
Bu yanıtlar, sert siyasi eleştiriyi mizahla birleştiriyor. El-Sayed, kendisini küçümsemeye yönelik söylemlerin karşısında korkmadığı mesajını verirken, seçmenle samimi bir ilişki kurmayı da amaçlıyor. Bu üslup, sağlık hizmetleri ve hayat pahalılığı gibi somut sorunlara ilişkin vaatleriyle birlikte, seçmenlerin ona yönelmesini sağlayan etkenlerden biri olarak okunabilir. Bunun Senatoya uzanan bir başarıya dönüşüp dönüşmeyeceğini ise 3 Kasım’da Michigan seçmenleri belirleyecek.
3 Kasım’da ara seçimler için sandığa gidecek ABD’de son anketler, Michigan’da El-Sayed’in az bir farkla önde olduğu, ancak sonucun belirsizliğini koruduğu bir yarışa işaret ediyor. FiftyPlusOne’ın 27 Ekim tarihli anketler ortalamasında El-Sayed yüzde 47,9, Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers yüzde 45,1 destek alıyor. Marist’in 15-18 Ekim’de gerçekleştirdiği araştırmada ise oranlar sırasıyla yüzde 50 ve yüzde 48. Marist araştırmasındaki farkın hata payı içinde kalması, El-Sayed’in anketlerdeki avantajının kesin bir zafer beklentisine dönüştürülemeyeceğini gösteriyor.










