Kafam dolu ya da canım sıkkın olduğunda yapmaktan keyif aldığım şeylerden biri, kitap satın alma niyeti olmadan sahaflarda dolaşmaktır. Hatta size de tavsiye ederim, çünkü sahaflarda amaçsızca dolaşmasının insanı mütevazı kılan bir tarafı olduğuna inanıyorum.

Bir sahafın içinde zamanında büyük emeklerle yazılmış, dönemine göre iddialı ama bugün neredeyse hiçbirimizin ilgilenmediği sayısız kitap var. Ben bu kitaplara ilgisizliğimizi hiç yadırgamadım, sonuçta o kitaplar başka bir dünya için yazıldı: Cevap aradıkları sorular artık büyük ölçüde geride kaldı, bu dünyada kullanılabilirlikleri doğal olarak sınırlı hâle geldi.

Sanırım bu yüzden sahaflar bana her zaman iki şeyi hatırlatıyor: Zihnimizi meşgul eden sorunlar sandığımız kadar kalıcı olmayacak ve bugün çok önemli gördüğümüz tartışmalar da zamanı geldiğinde sıradanlaşacak. Bu hafta bir sahafın raflarında oldukça eski sürüm bir Microsoft Office kullanım kılavuzu ile 1960’larda yazılmış bir Polonya seyahat rehberini yan yana sararmış görünce bunu bir kez daha düşündüm. Bugün bu kitapları okumanın pratik katkısı oldukça sınırlı. Hatta sahaflarda bazen bir kitap ne kadar eskiyse, gündelik hayatta ondan yararlanma ihtimalimiz de o kadar düşük olabiliyor.

Fakat bana göre burada önemli bir istisna var: Yatırım kitapları.

Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki büyük bir kitapçıya gittiğinizde, yatırım bölümünün en çok satanlarında hâlâ onlarca yıl önce yazılmış eserlerle karşılaşırsınız. Benjamin Graham’ın Akıllı Yatırımcı’sı, Burton Malkiel’in Borsada Rastgele Seyir’i başka bir dünya için yazılmış olsalar da hâlâ en çok başvurulan eserler arasındalar. Bence bunun nedeni yatırım dünyasının hiç değişmemesi değil; tam tersine, sürekli değişmesine rağmen bazı temel fikirlerinin zamansız olması.

İyi bir yatırım kitabı hangi hisseyi almanız gerektiğini söylemez; dünyayı nasıl okumanız gerektiğini öğretir. Belki de yatırım kitaplarının eskimemesinin nedeni tam olarak budur. Bu yüzden bu yazıda da tek tek yatırım araçlarından değil, yıllar geçse de geçerliliğini koruyan temel yatırım kavramlarına bir girizgâh yapmaya çalışacağım.

Yatırımla Yükselmesi Planlanan Satın Alma Gücü

Öncelikle, günlük hayatımızda herhangi bir yatırım yaptığımızda asıl amacımızı hep para kazanmak ya da paramızı katlamak olarak konumluyoruz. Dürüst olmak gerekirse, bu tanım biraz eksik. Daha genel anlamda yatırımın temel amacını satın alma gücünü korumak ve mümkünse artırmak olarak tanımlamak gerekiyor. Çünkü modern ekonomilerde hep bir enflasyon gerçeği de bizi takip ediyor. Bu sebeple paranın sayısal büyüklüğünden ziyade, alım gücünün artışı yatırımın gözetilen hedeflerinden biri.

Yatırımcılar bu sebeple iki farklı getiri kavramından bahsediyorlar: Nominal getiri, yani yatırımınızın kâğıt üzerinde sayısal olarak ne kadar büyüdüğünü gösteren parametre. Reel getiri, yani enflasyon çıkarıldıktan sonra cebinizde gerçekten ne kaldığını işaret eden parametre. Aslında yatırım tarafında bahsedilen reel getiridir. Yani, sizi zenginleştiren şey banka hesabınızdaki rakamın büyüklüğü değil, o rakamın size ne satın alabildiğidir.

Yani, yatırım yaparken asıl amaç yüksek bir reel getiridir. Ancak getirinin hep bir öteki yüzü, kaçınılmaz bir eşlikçisi bulunur: Nasıl her gülün bir dikeni varsa, her yatırımın da kendine özgü riskleri vardır. Üstelik bu sadece finansal ürünler için geçerli değildir. Örneğin sınav hazırlık kursuna katılmak veya ev satın almak kendi içinde farklı belirsizlikler taşır. Geleceğe ilişkin her karar, doğası gereği bir miktar risk içerir.

Yatırımda Risk-Getiri Dengesi

Günlük hayatta riski hayati bir tehlike olarak algılarız. Düzensiz beslenmenin kalp hastalığı riskini artırması ya da araç kullanırken telefona bakmanın trafik kazası riskini yükseltmesi, bize bu davranışlardan mutlak surette kaçınmamız gerektiğini söyler. Düşünürseniz bu örneklerde risk gerçekten de azaltılması gereken bir şeydir.

Yatırım dünyasında ise risk daha farklı bir anlam kazanır.

Burada risk, beklediğiniz getiriye ulaşamama ihtimalidir. Başka bir ifadeyle, yatırım yaptığınız varlığın size umduğunuz getiriyi sağlayamamasıdır. Bu nedenle yatırımcılar için risk tek başına olumsuz bir kavram değildir; yatırım yapmanın doğal bir parçasıdır. Asıl mesele riski tamamen ortadan kaldırmak değil, üstlenilen riskin karşılığında yeterli bir getiri elde edip etmediğini değerlendirebilmek ve mümkün oldukça riski yönetebilmektir.

İşte bu yüzden yatırımcılar sürekli risk-getiri dengesinden bahseder. Elinizde farklı yatırım alternatifleri varsa, bunların hem beklenen getirileri hem de taşıdıkları riskler farklı olacaktır. Örneğin ABD’nin hazine tahvilleri, yani Amerikan devletinin borcunu satın almanız, geri ödeme ihtimali yüksek olduğu için dünyanın en güvenli yatırım araçlarından biri kabul edilir.

Tam da bu nedenle sunduğu getiri de görece düşüktür. Buna karşılık finansal durumu daha kırılgan bir şirketin çıkardığı borçluluk senedi ya da tahvili, yatırımcıya daha yüksek getiri vaat eder. Çünkü yatırımcı, borcun ödenmeme riskinin karşılığını almak ister ve bunun altında bir getiriye razı olmaz.

Bankada duran nakit buna iyi bir örnektir. Genel olarak büyük ölçüde güvenli, hatta bir noktaya kadar devlet güvencesinde olduğu kabul edilir; ancak uzun vadede enflasyon nedeniyle satın alma gücünüz aşınabilir. Buna karşılık hisse senetleri ya da yatırım fonları daha yüksek getiri potansiyeli sunarken daha fazla belirsizlik içerir.

Bu Getiriyi Elde Etmek İçin Nasıl Bir Risk Alıyorum?”

Dolayısıyla herkes için “en doğru yatırım” diye evrensel bir cevap yoktur. Yirmili yaşlarında düzenli geliri olan biriyle emeklilik dönemindeki bir yatırımcının aynı düzeyde risk alması beklenemez. Finans literatüründe buna risk iştahı denir, bu iştahınıza göre uygun bir yatırımı tercih etmeniz beklenir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmakta fayda var. Yüksek risk, otomatik olarak yüksek getiri anlamına gelmez. Yatırımcıların kaçınması gereken şey riskin kendisi değil, üstlenilen riske göre yetersiz getiri sunan yatırımlardır. Başka bir ifadeyle sorun riskli yatırım değil, kötü getiri vadeden yatırımdır. Günlük hayattan biraz da abartılı bir örnek verecek olursak, herkesin vejetaryen olduğu bir mahallede kebapçı açmak cesur bir girişim değil; büyük ihtimalle talebi yanlış okuyan kötü bir yatırım kararıdır. Buna karşılık aynı mahallede yenilikçi bir salata zinciri kurmak da risksiz değildir. Salata malzemelerinin fiyatları bir anda artabilir ya da beklenmedik bir pandemi insanların sadece evde yemek yemesine sebebiyet verebilir. Ancak en azından alınan riskin arkasında makul bir yatırım tezi vardır. Burada yatırımcıya düşen de ev ödevini yapıp şu soruyu kapsamlı biçimde sormaktır: Bu getiriyi elde etmek için tam olarak nasıl bir risk alıyorum ve bu riske girmeye gerçekten değiyor mu?

Bu sorunun cevabı kimse için kolay değildir. Çünkü yatırım dünyasında risk tek bir biçimde karşımıza çıkmaz. Çok güvendiğiniz bir şirketin hissesini satın alırken aynı anda birçok farklı risk üstlenirsiniz. Şirketin borçluluğu soru işareti yaratabilir, faaliyet gösterdiği sektör bir yasa değişikliği bekliyor olabilir ya da ülkenin ekonomik görünümü komşudaki bir savaştan dolayı aniden bozulabilir. Kısacası risk, tek bir başlık altında toplanabilecek kadar basit değildir.

Ancak yatırımcılar günlük bazda riskin bir yüzü sayılabilecek oynaklıkla fazlasıyla karşılaşırlar.

Oynaklık (Volatilite) ve Yatırımcıların Kısa Süreli Algısı

Oynaklık, ya da finansal dünyadaki karşılığıyla volatilite, en basit ifadeyle bir yatırımın fiyatının belirli bir süre içinde ne kadar dalgalandığını gösterir. Fiyatlar kısa süre içinde sert yükselip sert düşüyorsa oynaklık yüksektir; daha istikrarlı hareket ediyorsa oynaklık düşüktür.

Herhangi bir finansal varlığın fiyat grafiğine baktığınızda bunu kolayca görebilirsiniz. Grafik dümdüz ilerlemez. Kimi zaman yükselir, kimi zaman düşer, çoğu zaman da sert zikzaklar çizer. İşte bu iniş çıkışların şiddeti oynaklığı ifade eder. Ancak bu dalgalanmanın hızı yatırım aracına göre büyük ölçüde değişir. Bir konutun fiyatı aylar içinde yavaş yavaş değişirken, aynı büyüklükte bir hareket kripto paralarda saniyeler içinde yaşanabilir.

Riski ölçmenin çok zor olduğuna ve çok sayıda yönü olduğuna değindik. Oynaklık somut bir fiyat hareketine bağlı olduğundan ölçümü daha kolaydır. Akademik finansta kimi zaman oynaklık bir risk ölçümü olarak kullanılır. Yine de risk ve oynaklık oldukça farklı kavramlardır.

Bunu örnekler üzerinden düşünelim. Cüzdanınızda sene boyunca tuttuğunuz paranın nominal değerine baktığınızda neredeyse hiç dalgalanma görmezsiniz. Fiyatı her gün inip çıkmaz; yani oynaklığı yok denecek kadar düşüktür. Ancak yıllık enflasyonun yüzde 10 olduğu bir ortamda satın alma gücünüz her yıl biraz daha azalacaktır. Fiyat grafiği sakin, oynaklık düşüktür ama aslında ciddi bir reel getiri riski taşımaktadır.

Şimdi de bunun tersini düşünelim. Çok iyi finansal tablolara sahip bir şirketin hissesini satın aldınız. Japonya’daki bir kriz nedeniyle piyasalar panikledi ve hisse fiyatı birkaç ay içinde yüzde 30 geriledi. Panik geçtikten sonra ise yüzde 40 artış gösterdi. Eğer panik kaynaklı şirketin temel göstergelerinde önemli bir bozulma yoksa, bu değişiklik büyük ölçüde fiyat oynaklığını yansıtır. Şirket aynı şirkettir; değişen yatırımcıların kısa vadeli algısıdır. Borsa, kripto para gibi yatırım alternatifleri bu oynaklıklara oldukça gebedir.

Yatırım kararlarının parçası olarak yatırımcılar oynaklığın miktarını sistematik biçimde ölçmeye çalışırlar. Bunun için geliştirilen göstergelerden biri Beta’dır.

Beta, bir yatırımın genel piyasa hareketlerine ne kadar duyarlı olduğunu gösterir. Betası 1 olan bir hisse senedi, piyasa yükselirken ya da düşerken ortalama piyasa kadar hareket etme eğilimindedir. Betası 1’in üzerinde olan hisseler piyasanın yükseliş ve düşüşlerini daha sert yaşarken, 1’in altında olanlar görece daha sakin bir seyir izler. Her yatırımcının risk iştahı farklı olduğu gibi, katlanabileceği oynaklık seviyesi de farklıdır. Beta da yatırımcıya, tercih ettiği yatırımın piyasa hareketlerine karşı ne kadar hassas olduğu konusunda fikir verir.

Alfa: Yatırım Tercihinin Katma Değeri

Yazının başındaki ana fikre geri dönelim. Bir yatırımcı olarak amacımız yalnızca yüksek getiri elde etmek değildir. Asıl hedefimiz, üstlendiğimiz risk ve belirsizlik karşılığında mümkün olan en iyi sonucu elde edebilmektir. Finans dünyasında bunun da bir adı vardır: Alfa.

Alfa, en basit ifadeyle, risk dikkate alındığında piyasanın üzerinde elde edilen ek getiriyi ifade eder. Diyelim ki riskleri ve hatta oynaklıkları gözeterek bir hisse senedi aldınız. Eğer bu hisse senedi bir senede yüzde 20 getiri sağlarken, muadil hisselerin getirisi yüzde 10’da kaldıysa o zaman aradaki farkın sizin yatırım kararlarınızdan kaynaklandığını iddia edebilirsiniz. İşte bu fazladan performans alfa olarak adlandırılır. Yani alfa için yatırım tercihinin katma değeri ya da yatırımcının dokunuşu diyebiliriz.

Kapatırken tekrar bir düşünelim… Aslında bu yazıda değinilen bütün kavramlar ortak bir amaca hizmet ediyor. Reel getiri, risk, risk iştahı, oynaklık, beta ve son olarak alfa… Bunların her biri bir ana soruya daha sağlıklı cevap verebilmemizi sağlıyor: Bu yatırım, üstlendiğim riske gerçekten değiyor mu ve benim için uygun mu?

İster bireysel yatırımcı olun, ister milyarlarca dolarlık fonları yöneten profesyonel portföy yöneticisi; verilen her yatırım kararının temelinde aynı sorgulama vardır. Kullanılan modeller, veri miktarı ya da analiz yöntemleri değişebilir, ancak yatırımın özü değişmez: Beklenen getiri ile üstlenilen risk arasındaki dengeyi doğru kurabilmek bu işin belkemiğini oluşturur.

Bana kalırsa yatırım dünyasında eski klasiklerin hâlâ bu kadar çok okunmasının nedeni tam da bu. Şirketler değişiyor, sektörler dönüşüyor, teknolojiler baş döndürücü bir hızla ilerliyor, ama yatırımcının sorduğu temel sorular büyük ölçüde aynı kalıyor. Bu yüzden yatırım yolculuğuna risk ve getiri arasındaki ilişkiyi anlayarak başlamak, bu yolda atılabilecek en sağlam ilk adımlardan biri olabilir.