Birleşik Krallık’ta radikalleşme belirtilerini tespit etmek ve bunlara müdahale etmek amacıyla yürütülen “Prevent” adlı terörle mücadele programı kapsamında yapılan bir yönlendirme, 2010 Eşitlik Yasası (Equality Act 2010 – EqA) temelinde açılan ender davalardan birine konu oldu. Davayı inceleyen ilk derece mahkemesi, bir okulun 13 yaşındaki Müslüman bir öğrenciye hukuka aykırı biçimde ayrımcılık yaptığına hükmetti.
Karar ilk derece mahkemesinden çıkmış olsa da üniversiteler açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Dava, Prevent programının önleyici müdahale anlayışından kaynaklanan temel bir riski gözler önüne seriyor: Akademisyenlerin ve öğrencilerin hukuka uygun sözleri veya davranışları, somut olgularla desteklenmeyen yorumlar aracılığıyla radikalleşme belirtisi olarak sunulabiliyor. Karar aynı zamanda, bu tür yorumların bir kişinin dini veya hukuken korunan felsefi inançları nedeniyle ayrımcı muameleye uğramasına yol açtığı durumlarda, bugüne kadar yeterince kullanılmamış olabilecek bir hukuki başvuru yoluna işaret ediyor.
13 Yaşındaki Müslüman Öğrenci Hakkındaki Terör Şüphesi Nasıl Ortaya Çıktı?
Dava, okul bahçesinde birkaç çocukla birlikte yaşanan bir olaya karışan 13 yaşındaki Müslüman bir öğrenciyle ilgiliydi. Öğretmenler, öğrencinin başka bir çocuğu ayrıştırıcı bir mesaj içeren notu yere bırakmaya teşvik ettiği ve “İslamcı terörizme” gönderme yapan bir internet paylaşımındaki bazı sözleri bağırdığı sonucuna vardı. Bunun üzerine okul, yerel yönetimin çocukların ve korunmaya muhtaç kişilerin güvenliğinden sorumlu birimine “Prevent” ibaresiyle işaretlenmiş bir bildirim gönderdi. Bu birim, gerekli görmesi hâlinde vakayı ilgili başka makamlara da yönlendirebiliyordu.
Ama mahkeme, okulun gönderdiği bildirimde kullanılan dilin, okulun kendi soruşturmasında ortaya koyduğu olguların çok ötesine geçtiğini tespit etti. Öğretmen, yaşanan olayı aktarırken dinî çağrışımları güçlü ifadeler kullanmış ve anlatıya aşamalı olarak yeni anlamlar yüklemişti. Mahkemeye göre bu dil, “öğretmenin bilinçaltındaki düşünce süreçlerinin, çocuğun dininin gereklerini yerine getiren bir Müslüman olduğunu bilmesinden etkilendiğine dair güçlü bir göstergeydi”.
Mahkeme, öğretmenin bilinçli olarak ayrımcılık yapmayı amaçladığı sonucuna varmadı. Buna rağmen öğrencinin dini nedeniyle hukuka aykırı biçimde doğrudan ayrımcılığa uğradığına hükmetti.
Prevent Programı: Okullardan Üniversitelere Uzanan Terörle Mücadele Sistemi
Bu kararın neden önemli olduğunu anlamak için Birleşik Krallık’ın terörle mücadele hukukuna biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Çünkü İngilizcede “önlemek” anlamına gelen Prevent, burada yalnızca bir fiilin adı değil. Aynı şekilde “yönlendirme” (İng. referral) de bir öğrenciyi okul müdürüne göndermekten çok daha fazlasını ifade ediyor.
Prevent, Birleşik Krallık hükûmetinin CONTEST adı verilen terörle mücadele stratejisinin dört temel ayağından birini oluşturuyor. İçişleri Bakanlığı, Prevent’i ceza hukuku kapsamında işlem gerektirmeyen durumlarda faaliyet gösteren bir “erken müdahale programı” olarak tanımlıyor. Uzun yıllar boyunca yalnızca bir kamu politikası olarak uygulanan program, 2015 tarihli Terörle Mücadele ve Güvenlik Yasası’nın (Counter-Terrorism and Security Act 2015) 26. maddesiyle yasal bir dayanağa kavuştu. Bu düzenleme, okullar ve üniversiteler de dâhil olmak üzere belirli kamu kurumlarına, insanların terörizme yönelmesini önleme gereğini gerektiği şekilde dikkate alma yükümlülüğü getiriyor.
Programın öncelikli hedefi, yasal rehberde “terörizmin ideolojik nedenleri” olarak adlandırılan unsurlarla mücadele etmek. Bunun bir parçası olarak, radikalleştirici söylemlerin yayılmasına elverişli olduğu düşünülen ve “müsamahakâr ortamlar” olarak tanımlanan alanların daraltılması amaçlanıyor.
Programın kapsamı ise oldukça geniş tutulmuş. Rehber, ülke içindeki başlıca tehditler arasında İslamcı terörizmi ve aşırı sağ terörizmini sayıyor. Ama komplo teorilerini de radikalleşmiş düşüncelere açılabilecek olası “geçitler” olarak ele alıyor. Antisemitizm, kadın düşmanlığı, “düzen karşıtı” veya “LGBT karşıtı” tepkiler üzerine kurulu başka terörist söylemlere de yer veriyor.
Peki bu sistem uygulamada nasıl işliyor? Rehber, “fark et, kontrol et, paylaş” şeklinde özetlenen bir süreç öngörüyor. Buna göre öğretmenler, sağlık çalışanları ve benzeri meslek gruplarında görev yapan kişiler, olası radikalleşme belirtilerine ilişkin kaygılarını önce kendi kurumlarında dile getiriyor. Bu kaygılar genellikle kurumun koruma ve güvenlikten sorumlu yetkilisine veya Prevent sorumlusuna iletiliyor.
Ardından vaka, kurum dışına taşınarak bu alanda uzmanlaşmış polis memurlarına yönlendirilebiliyor. Polis, ilgili kişinin Channel adı verilen programa dâhil edilerek desteklenmesinin gerekip gerekmediğini değerlendiriyor. Channel, farklı kamu kurumlarının birlikte yürüttüğü ve katılımın gönüllülük esasına dayandığı bir program. Bazı vakalar ise polisin öncülüğünde yürütülen başka bir işbirliği mekanizması kapsamında ele alınıyor.
Hukuka Uygun Söz ve Davranışlar Nasıl Radikalleşme Belirtisine Dönüşüyor?
Prevent’in dayandığı anlayışa yakından bakıldığında, programda bir tür davranışçı yaklaşımın etkili olduğu görülüyor. Bu yaklaşıma göre belirli ideolojik söylemlerle karşılaşmak, kişiyi terörizme uzanan bir yola sokabiliyor. Erken müdahale de bu süreci henüz ilerlemeden durdurmanın bir yolu olarak sunuluyor.
Böylece program, bireyi 20. yüzyıl ortalarında bazı sosyologların “kültürel aptal” (İng. cultural dope) olarak adlandırdığı, çevresindeki kültürel etkileri büyük ölçüde edilgen biçimde benimseyen bir özne olarak ele alıyor. Bu anlayışta ideolojik mesajların etkisi zamanla birikiyor, birbirini güçlendiriyor ve kişiyi giderek daha aşırı içeriklere yöneltiyor. Oysa bu yaklaşım, insanların karşılaştıkları fikirleri sorgulama, reddetme veya farklı biçimlerde yorumlama becerilerini yeterince hesaba katmıyor. Üstelik insanlar bu becerilerini yalnızca bir fikirle ilk karşılaştıkları anda değil, düşünceleri zaman içinde değişip geliştikçe de kullanabiliyor.
Bunun sonucunda, tamamen hukuka uygun sözler ve davranışlar bile sürekli olarak aşırı yorumlanma riski taşıyor. Çünkü bu tür ifadeler, söylendikleri veya sergilendikleri anda ne anlama geldiklerinden ziyade, gelecekte neyin habercisi olabilecekleri üzerinden değerlendiriliyor. Üstelik Prevent’e bildirim yapan kişiler de herkes gibi içinde yaşadıkları dönemin önyargılarından ve yerleşik varsayımlarından etkilenebiliyor. Böylece öznel değerlendirmeler, resmî bir terörle mücadele şüphesinin parçası hâline gelebiliyor. Bu durumun sonuçları, özellikle kimlikleri veya inançları nedeniyle zaten şüpheyle karşılanmaya daha açık kişiler açısından çok ağır olabiliyor.
Burada söz konusu olan tehlike hiç de abartılı değil. Polis, kendisine ulaşan bir yönlendirme sonucunda herhangi bir müdahaleye gerek olmadığına karar verse bile ilgili kişi hakkında bir kayıt oluşabiliyor. Bu kayıt, terörle mücadele polisinin yönettiği ulusal bir veri tabanı olan Prevent Vaka Yönetim Takip Sistemi’nde (PCMT) tutulabiliyor. Sistemdeki bilgiler normal koşullarda dosya kapatıldıktan sonra altı yıl boyunca saklanıyor.
Yönlendirme verileri ayrıca okulların, yerel yönetimlerin ve Ulusal Sağlık Hizmetinin (NHS) kullandığı yerel koruma ve güvenlik veri tabanlarına da sıklıkla kaydediliyor. Bu kurumların veri saklama politikaları, bilgilerin PCMT’de öngörülen altı yıllık süreden çok daha uzun süre muhafaza edilmesine izin verebiliyor. Nitekim Prevent’e yönlendirilen ancak haklarında başka bir işlem yapılmasını gerektirecek koşulları karşılamayan kişilerin, yalnızca isimleri sistemde kayıtlı kaldığı için ciddi zararlar gördüğünü ortaya koyan çok sayıda belgelenmiş vaka bulunuyor.
Mahkeme: “Bilinçli Bir Niyet Olmadan da Ayrımcılık Yapılabilir”
İlk bakışta mahkemenin, öğretmenin bilinçli olarak ayrımcılık yapmayı amaçlamasa da öğrencinin dininden etkilenmiş olabileceği yönündeki tespiti, ifade özgürlüğü açısından oldukça geniş sonuçlar doğurabilecek bir ilkeye dayanıyor gibi görünebilir. Bu yaklaşım, mahkemenin bir kişinin sözlerini ve olayın diğer delillerini inceleyerek, o kişinin kararını etkilediğini kabul etmediği bazı düşünce veya varsayımların aslında kararında rol oynadığı sonucuna varmasına imkân tanıyor.
Nitekim yaklaşık 30 yıl önce Lord Browne-Wilkinson, Nagarajan v London Regional Transport davasındaki karşı oyunda, bilinçaltındaki gerekçelerin bir kişinin davranışlarını açıklamak için kullanılmasına şüpheyle yaklaşmıştı. Ona göre bir kişinin bilinçli olarak dikkate almadığı bir unsur, o kişinin davranışının gerekçesi olarak kabul edilemezdi. Ama bu yaklaşım mevcut kararla ortaya çıkmış bir yenilik değil. Doğrudan ayrımcılığa ilişkin hukuk, karar veren kişi bilinçli olarak ayrımcılık yapmayı amaçlamasa bile, hukuken korunan bir özelliğin bir başkasına daha olumsuz davranılmasında önemli bir rol oynayabileceğini uzun zamandır kabul ediyor.
Bu davada, okulun Prevent yönlendirmesinde kullandığı dil de dâhil olmak üzere ortaya konan olgular, ilk aşamada yalnızca ayrımcılık yapıldığı yönünde bir karine oluşturuyordu. Ama okulun bağlı bulunduğu vakıf yönetimi, bu karineyi çürütecek, olayın yaşandığı döneme ait delilleri sunamadı.
Eşitlik Yasası’nın 136. maddesine göre davacı, başka bir açıklama bulunmadığı takdirde mahkemenin ayrımcılık yapıldığı sonucuna varmasını sağlayabilecek olgular ortaya koyarsa ispat yükü karşı tarafa geçiyor. Bu aşamadan sonra davalı tarafın ayrımcılık yapılmadığını göstermesi gerekiyor. Örneğin Igen Ltd v Wong davasında Temyiz Mahkemesi, bir kişiye neden belirli bir şekilde davranıldığını açıklayabilecek bilgilerin genellikle davalının elinde bulunduğuna dikkat çekmişti. Bu nedenle ispat yükü davalıya geçtiğinde mahkemenin normal koşullarda “ikna edici deliller” sunulmasını bekleyeceğine hükmetmişti.
Müslüman öğrencinin davasında da hâkim bu ilkelerden hareket etti. Okulun bağlı bulunduğu vakıf yönetimi, öğrenciye yönelik muamelenin onun diniyle “hiçbir şekilde ve hiçbir bakımdan” bağlantılı olmadığını ortaya koyacak deliller sunamamıştı. Dolayısıyla mahkemenin elinde, öğretmenin ayrımcı bir zihniyete sahip olduğunu tartışmasız biçimde kanıtlayan doğrudan bir delil yoktu. Ama yönlendirmede kullanılan, şiddet ve din çağrışımları taşıyan ifadeler, ayrımcılık yapıldığı sonucuna varılması için yeterli bir karine oluşturuyordu. Vakıf yönetimi de bu karineyi çürütemedi.
Bunun temel nedenlerinden biri, Prevent yönlendirmesi yapılmasına nasıl karar verildiğini gösteren, olay sırasında tutulmuş notların ve kayıtların bulunmamasıydı. Sonuçta hâkim, öğrenciye yönelik muamelenin Eşitlik Yasası’nın 13. maddesi kapsamında, din temelinde doğrudan ayrımcılık oluşturduğuna hükmetti. Öğrencinin yaşadığı manevi zarar nedeniyle kendisine 10 bin sterlin tazminat ödenmesine karar verdi.
Üniversitelerdeki Prevent Bildirimleri de Ayrımcılık Davasına Konu Olabilir
Karar, emsal bakımından bağlayıcı olmayan bir ilk derece mahkemesi kararı. Fakat yükseköğretim açısından doğurabileceği sonuçları göz ardı etmek kolay değil. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Eşitlik Yasası’nın okullar ve üniversiteler için birbirine çok benzeyen hükümler içermesi.
Yasanın 85. maddesi, okulun yönetiminden sorumlu kurum veya kişilerin öğrencilere ayrımcılık yapmasını yasaklıyor. Yasak, öğrencilerin “başka herhangi bir şekilde dezavantajlı duruma düşürülmesini” de kapsıyor. Aynı yasanın 13. maddesi ise doğrudan ayrımcılığı, hukuken korunan bir özellik nedeniyle bir kişiye diğerlerinden daha olumsuz davranılması olarak tanımlıyor.
Üniversiteler açısından 91. madde neredeyse aynı ifadeleri kullanıyor. Buna göre bir üniversitenin yönetiminden sorumlu kurum veya kişiler, öğrencilerine ayrımcılık yapamıyor. Öğrencinin “başka herhangi bir şekilde dezavantajlı duruma düşürülmesi” de bu yasağın kapsamına giriyor. Dolayısıyla bir öğrencinin dini veya ırkı, onun sözlerinin ya da davranışlarının Prevent yönlendirmesinde nasıl yorumlandığını, tanımlandığını veya aktarıldığını önemli ölçüde etkiliyorsa aynı hukuki soru gündeme geliyor: Öğrenci, hukuken korunan bir özelliği nedeniyle daha olumsuz bir muameleye mi maruz kaldı?
Üniversite çalışanları da yasanın 39. maddesinin ikinci fıkrasının (d) bendi uyarınca ayrımcılık nedeniyle dezavantajlı duruma düşürülmeye karşı korunuyor. Ancak kararın olası sonuçları yalnızca din temelinde ayrımcılıkla sınırlı değil.
Eşitlik Yasası’nın 10. maddesi kapsamında korunan “din veya inanç” özelliği, belirli koşulları karşılayan felsefi inançları da içeriyor. Bunların arasında, son dönemde üniversitelerdeki ifade özgürlüğü tartışmalarında öne çıkan, toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan inançlar ile belirli Siyonizm karşıtı inançlar da bulunuyor. Dolayısıyla bir üniversite, öğrencinin hukuken korunan felsefi inançlarının Prevent yönlendirmesinde LGBT karşıtı, aşırı sağcı veya İslamcı radikalleşmenin kanıtı olarak sunulması durumunda kendisini oldukça zor sorularla karşı karşıya bulabilir.
Özellikle de yönlendirmede kullanılan ifadeler, öğrencinin gerçekte söylediklerinin veya yaptıklarının ya da olay sırasında elde edilen diğer delillerin makul biçimde destekleyebileceği sınırları aşıyorsa. Yerleşik görüşlere aykırı fikirler savunan akademisyenlerin ve öğrencilerin, ifade özgürlüğü ve akademik özgürlüğe yönelik özel yasal güvenceler yerine ayrımcılıkla mücadele hukukuna başvurmak zorunda kalmalarının ne kadar arzu edilir olduğu ise ayrı bir tartışma konusu.
Çünkü ayrımcılıkla mücadele hukuku, kişilere mahkemeler aracılığıyla hak aramak için yerleşik yollar sunuyor. Buna karşılık ifade özgürlüğünü ve akademik özgürlüğü özel olarak korumayı amaçlayan yasal düzenlemelerin bireylerin doğrudan başvurabileceği yaptırım mekanizmaları çok daha sınırlı. Fakat bu sorunun gündeme gelmesi bile, üniversitelerin hukuka uygun düşünce açıklamalarını korumak için mümkün olduğunca çok sayıda etkili güvenceye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Terörle Mücadele Yükümlülüğü ile İfade Özgürlüğü Arasındaki Gerilim
Aslında İngiltere ve Galler için hazırlanan yasal Prevent yükümlülüğü rehberi, üniversiteler de dâhil olmak üzere program kapsamında sorumluluk taşıyan kurumların Prevent yükümlülüklerini yerine getirirken diğer hukuki yükümlülüklerine de uymaya devam etmeleri gerektiğini açıkça belirtiyor. Rehber, bu konuda “özellikle” Eşitlik Yasası’ndan kaynaklanan sorumluluklara dikkat çekiyor.
Ayrıca her kurumun Prevent yükümlülüklerine uyduğunu gösteren uygun kayıtlar tutması gerektiği belirtiliyor. Özellikle Prevent yönlendirmelerine ilişkin kayıt tutma düzenlemelerinin “ölçülü ve uygun” olup olmadığının değerlendirilmesi isteniyor.
Üniversiteler için ek bir yasal güvence de bulunuyor. 2015 tarihli Terörle Mücadele ve Güvenlik Yasası’nın 26. maddesi, Prevent kapsamındaki temel yükümlülüğü düzenliyor. Ama aynı yasanın 31. maddesi, üniversitelerin bu yükümlülüğü yerine getirirken ifade özgürlüğünü güvence altına alma yönündeki yasal sorumluluklarına ve akademik özgürlüğün önemine “özel bir dikkat” göstermelerini zorunlu kılıyor. Yargıç Ouseley, 2017 tarihli R (Butt) v Secretary of State for the Home Department davasında, 26. maddede düzenlenen Prevent yükümlülüğünün 31. maddedeki ifade özgürlüğü güvencesini geçersiz kılamayacağını ortaya koymuştu.
Temyiz Mahkemesi de 2019 yılında aynı davada verdiği kararla Ouseley’nin bir başka tespitini onayladı: “İnsanları terörizme yöneltme riski taşımayan şiddet içermeyen aşırılıkçılık, rehberin kapsamına girmez.” İfade özgürlüğünü korumaya yönelik bu kapsamlı güvencelere Öğrenciler Ofisi (OfS) de kendi tavsiyelerini ekliyor.
OfS, İngiltere’deki üniversitelere hukuka uygun düşünce açıklamaları üzerinde önemli etkiler yaratabilecek kararlarını kayıt altına almalarını tavsiye ediyor. Ayrıca bu kararları alırken ifade özgürlüğünün önemine nasıl özel bir dikkat gösterdiklerini ortaya koymalarını ve ilgili kayıtları dışarıdan incelenebilecek şekilde saklamalarını istiyor. Ne var ki bütün bu güvencelere rağmen temel sorun devam ediyor. Çünkü Prevent’in yönlendirme sistemi, en başından itibaren ihtiyatlı davranmayı esas alan bir yaklaşımla tasarlanmış.
Rehber bir yandan “bütün aşırılıkçı ideolojiler ve radikalleşme endişeleri için tutarlı ve ölçülü tek bir eşik” bulunması gerektiğini belirtiyor. Ayrıca yönlendirme yapan kişinin, “tespit edilen riskin Prevent açısından neden ilgili olduğunu açıklayabilmesi” gerektiğini vurguluyor. Diğer yandan öğretmenlerden, sağlık çalışanlarından ve benzeri meslek gruplarında görev yapan kişilerden, birinin “terörizme uzanabilecek bir yolda olup olmadığını” değerlendirmeleri isteniyor.
Rehberde şu ifadeye de yer veriliyor: “Gerçekten desteğe ihtiyaç duyan bir kişinin gözden kaçırılmasındansa, sonradan endişe gerektirmediği anlaşılan yönlendirmelerin alınması çok daha iyidir.” Başka bir deyişle sistem, yapılabilecek iki tür hataya aynı şekilde yaklaşmıyor. Gerçek bir riski gözden kaçırmanın son derece ağır sonuçları olabileceği düşünülürken, önleyici müdahale amacıyla belirli ölçüde yanlış alarm niteliğindeki yönlendirmelere göz yumuluyor.
Böyle bir sistemin üniversitelerde uygulanması iki önemli risk yaratıyor. Birincisi, 26. maddedeki Prevent yükümlülüğünün, 31. maddede düzenlenen ifade özgürlüğü güvencesini gölgede bırakması. İkincisi ise yeterince açık olmayan bir endişeyi Prevent yönlendirmesine dönüştürmek için kullanılan ifadelerin, Eşitlik Yasası kapsamında doğrudan ayrımcılık tartışmalarına yol açabilmesi.
Prevent Bildirimlerinde Tutulan Kayıtlar Neden Ayrımcılığın Delili Olabilir?
Bu nedenle bir kişinin en başta nasıl “endişe kaynağı” olarak görülmeye başladığı büyük önem taşıyor. Prevent rehberi, kurum dışına bir yönlendirme yapılmadan önce birbirinden ayrı iki aşama öngörüyor. Buna göre üniversitelerde, çalışanların veya öğrencilerin “radikalleşmeye ilişkin endişelerini kurum içinde dile getirebilmelerini” sağlayan bir süreç bulunmalı. Ardından bu endişelerin “değerlendirildiği” ikinci bir süreç işletilmeli.
Ama iki aşamalı bir sistemin varlığı, ayrımcı varsayımların sürece dâhil olmasını mutlaka engellemiyor. Çünkü öğrencinin dini veya hukuken korunan felsefi inançları, hem ilk bildirimi yapan hem de bildirimi değerlendiren kişilerin yorumlarını etkileyebiliyor. Bu kişilerin öğrencinin kimliğine veya inançlarına ilişkin varsayımları, öğrencinin söylediklerinin ya da yaptıklarının her iki aşamada da farklı biçimde değerlendirilmesine neden olabiliyor.
Örneğin bir öğretim elemanı, ihtiyatlı davranmak isteyerek öğrencisinin söylediklerini hiçbir yorum eklemeden, olduğu gibi aktarabilir. Ama kurum içindeki değerlendirme sırasında bu sözlere, gerçekte haklı bir temeli bulunmayan dinî veya ırksal anlamlar yüklenebilir. Bunun tersi de mümkün. Öğrencinin sözlerine ilişkin bu tür yorumlar daha ilk bildirim sırasında ortaya çıkabilir ve sonrasında üniversitenin Prevent sorumlusu tarafından benimsenebilir.
İlk derece mahkemesinin Müslüman öğrenci hakkında verdiği karar, bu açıdan özellikle öğretici. Çünkü mahkemenin hükmünde, okulun soruşturması sırasında ortaya çıkan ve olayın yaşandığı dönemde kayda geçirilen sınırlı deliller ile daha sonra Prevent yönlendirmesinde sunulan çok daha kapsamlı anlatım arasındaki fark önemli bir rol oynadı.
Bu durum üniversiteler açısından kayıt tutmanın iki yönlü sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Olay sırasında usulüne uygun biçimde tutulan kayıtlar, bir şüphenin neden ortaya çıktığını ve nasıl değerlendirildiğini açıklamaya yardımcı olabilir. Ama aynı kayıtlarda kullanılan dil, başka koşullarda farklı anlamlar taşıyabilecek bir davranışın hangi varsayımlar üzerinden Prevent kapsamında bir şüpheye dönüştürüldüğünü de ortaya koyabilir.
Üstelik Eşitlik Yasası’nın 136. maddesi uyarınca ispat yükü üniversiteye geçtiğinde, kurumun geçmişte aldığı bir kararın gerekçelerini yeniden ortaya koyamaması bu kez tam tersi bir sorun yaratabilir. Böyle bir durumda üniversite, öğrencinin dininin, inancının veya hukuken korunan başka bir özelliğinin kendisine yönelik muamelede hiçbir rol oynamadığını gösterecek ikna edici delillerden yoksun kalabilir.
Üniversitelerde Resmî Prevent Bildirimleri Artıyor: Akademik Çalışmalar da Şüphe Altında
Bir bakıma, Prevent yönlendirmelerini değerlendirmek için istatistiklere bakmak yeterli bir yaklaşım değil. Çünkü yanlış alınan tek bir karar bile bir kişiyi, hayatının pek çok alanına uzanabilen ve son derece ağır sonuçlar doğurabilen, birbiriyle bağlantılı terörle mücadele gözetim mekanizmalarının içine çekebilir.
Yine de Öğrenciler Ofisinin (OfS) Haziran 2026’da yayımladığı veriler, üniversitelerdeki yönlendirmelerin boyutuna ilişkin önemli bilgiler sunuyor. Verilere göre 2024-2025 döneminde, radikalleşme şüphesi taşıyan 250 vaka üniversitelerdeki Prevent sorumlularına ulaştı. Bu sayı bir önceki yıl 265’ti. Dolayısıyla kurum içindeki bildirimlerde hafif bir düşüş yaşandı. Buna karşılık kurum dışına yapılan resmî yönlendirmelerin sayısı 65’ten 95’e yükseldi. Yüzde 46’lık bu artışla birlikte, mevcut veri serisinin başladığı 2020-2021 döneminden bu yana kaydedilen en yüksek sayıya ulaşıldı.
Üstelik artış yalnızca birkaç üniversiteyle sınırlı kalmadı. En az bir resmî Prevent yönlendirmesi yapan yükseköğretim kurumu sayısı, bir önceki yıl 39 iken 55’e çıktı. Son on yılda yaşanan pek çok olay, hukuka uygun akademik faaliyetlerin bile bu geniş gözetim ağının kapsamına ne kadar kolay girebildiğini gösteriyor.
Örneğin öğrencilere, önde gelen sol görüşlü bir akademisyenin sosyalist devrimin ahlaki boyutları üzerine yazdığı bir makaleyi incelerken dikkatli olmaları yönünde uyarılar yapıldı. Bir öğrencinin Orta Doğu jeopolitiğiyle ilgili sanat çalışmasının Prevent ekiplerine bildirilip bildirilmemesi tartışıldı. Bir kriminoloji öğretim görevlisi, dersinin okuma listesini içerikle ilgili kaygıları nedeniyle polise kontrol ettirdiğini açıkladı. Müslüman bir doktora öğrencisi ise Prevent programına ilişkin endişelerini gerekçe göstererek terörle mücadele mevzuatı üzerine düzenleyeceği bir konferansı iptal etti.
Daha yakın bir tarihte ise Essex Üniversitesinde altı öğrenci, Filistin Dayanışma Topluluğunun (İng. Palestine Solidarity Society) Hamas lideri İsmail Haniye’nin ölümüyle ilgili Middle East Eye ve Al Jazeera paylaşımlarını sosyal medyada yayımlamasının ardından Prevent programına yönlendirildi. Essex Polisi, öğrenciler hakkında “yasaklı bir örgütü destekledikleri” iddiasıyla yürüttüğü soruşturmayı kapattı. Ama üniversitenin başlattığı disiplin süreci 200 günden fazla devam etti ve ancak bu sürenin sonunda herhangi bir yaptırım uygulanmadan sonlandırıldı.
Öğrencilerden biri olan siyah Arap Müslüman bir kadın, daha sonra yaptığı açıklamada süreç boyunca “özellikle hedef alındığına ve orantısız biçimde etkilendiğine” inandığını söyledi. İlk derece mahkemesinin yakın zamanda verdiği karar, bu tür vakalarda sorulması gereken hukuki sorunun yalnızca Prevent yönlendirmesi yapmak için yeterli gerekçe bulunup bulunmadığıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Asıl mesele, yönlendirmeye konu olan sözlerin veya davranışların nasıl yorumlandığı ve sonrasında yetkililere nasıl aktarıldığı da olabilir.
Gerçekte ne söylendi veya ne yapıldı? Olay başkalarına aktarılırken anlatıya hangi unsurlar eklendi? Ortaya çıkan yorum, olayın somut gerçeklerinden ne kadar uzaklaştı? Olayın gerçekleri ile bu gerçeklere yüklenen anlamlar arasındaki fark, din veya inanç da dâhil olmak üzere hukuken korunan bir özelliğin değerlendirmeyi etkilediğini gösteriyorsa Eşitlik Yasası önemli bir hukuki başvuru yolu sunabilir. Böylece hukuka uygun sözleri veya davranışları aşırılıkçılığın kanıtı olarak yeniden yorumlanan kişiler, uğradıkları ayrımcılığa karşı mahkemeler aracılığıyla haklarını arayabilir.
NOT: Bu yazı, Verfassungsblog tarafından yayımlanan “Counter-Terrorism Law and Free Speech on Campus” başlıklı makalenin tercümesidir. Orijinal içerik Verfassungsblog tarafından sağlanmıştır ve Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında burada yayımlanmaktadır.










