Almanya’da Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele Ulusal İzleme Merkezi (NaDiRa) tarafından yayımlanan yeni araştırma, toplumun büyük çoğunluğunun ırkçılığı ülkenin bir gerçeği olarak gördüğünü ortaya koydu. Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 72,3’ü Almanya’da ırkçılık bulunduğu görüşüne katılırken yalnızca yüzde 6,1’i bu ifadeyi reddediyor. Bununla birlikte ırkçılığın kamu kurumlarındaki ve toplumsal yapılardaki etkileri söz konusu olduğunda görüşler önemli ölçüde farklılaşıyor.
Almanya Entegrasyon ve Göç Araştırmaları Merkezi (DeZIM) bünyesindeki NaDiRa tarafından 29 Ekim 2026’da kamuoyuna duyurulan “Almanya’da Irkçılık: Yaygınlığına ve Toplumsal Boyutlarına İlişkin Algılar” başlıklı araştırma, ırkçılığın yalnızca bireysel ön yargılar ve bilinçli ayrımcı davranışlarla mı ilişkilendirildiğini, yoksa kurumsal ve toplumsal mekanizmalar üzerinden de değerlendirilip değerlendirilmediğini inceliyor.
Araştırmanın giriş bölümünde, Halle ve Hanau’daki ırkçı saldırıların, Walter Lübcke cinayetinin ve Black Lives Matter protestolarının ardından ırkçılık kavramının Almanya’daki kamusal tartışmalarda önemli bir yer edindiği belirtiliyor. Ancak araştırmacılara göre ırkçılığın varlığının yaygın biçimde kabul edilmesi, neyin ırkçılık sayıldığı ve ırkçılığın nasıl işlediği konusunda toplumsal bir uzlaşı bulunduğu anlamına gelmiyor.
Irkçılığın Varlığı Konusunda Geniş Toplumsal Uzlaşı
Araştırmaya göre “Almanya’da ırkçılık var” ifadesine katılımcıların yüzde 40,8’i tamamen, yüzde 31,5’i ise büyük ölçüde katılıyor. Yüzde 21,6’sı “kısmen katılıyorum, kısmen katılmıyorum” yanıtını tercih ediyor.
Irkçılığın varlığını kabul etme oranı farklı toplumsal gruplarda yüksek olmakla birlikte bazı farklılıklar gösteriyor. Kadınların yüzde 76,1’i Almanya’da ırkçılık bulunduğunu düşünürken erkeklerde bu oran yüzde 68,3.
Yaş grupları arasında da farklılıklar bulunuyor. Irkçılığın varlığını kabul edenlerin oranı 18-24 yaş grubunda yüzde 80,7, 25-34 yaş grubunda yüzde 81,5’e ulaşıyor. Buna karşılık 65 yaş ve üzerindekilerde oran yüzde 68,3 seviyesinde kalıyor.
Eğitim düzeyine göre yapılan karşılaştırmada ise düşük eğitim seviyesindeki katılımcıların yüzde 66,5’i, yüksek eğitim seviyesindekilerin yüzde 74,5’i Almanya’da ırkçılık olduğunu belirtiyor.
Araştırmada “ırksallaştırılan kişiler” olarak tanımlanan, toplumsal kimlik atıfları nedeniyle ırkçılığa maruz kalma ihtimali bulunan katılımcıların yüzde 71,8’i Almanya’da ırkçılık bulunduğunu düşünüyor. Bu şekilde tanımlanmayan katılımcılarda ise oran yüzde 73,1.
Araştırmacılar, iki grup arasındaki oranların birbirine yakın olmasını, ırkçılığın yalnızca doğrudan ayrımcılığa maruz kalabilecek kişiler tarafından değil, toplumun geniş kesimlerince de bir gerçeklik olarak kabul edildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor.
NaDiRa Direktörü ve araştırmanın yazarlarından Dr. Cihan Sinanoğlu, araştırmanın yayımlanması dolayısıyla yaptığı açıklamada bulguları şu sözlerle değerlendirdi: “Irkçılık bu ülkede bir gerçeklik ve nüfusun büyük bir bölümü açısından bu tartışmasız bir durum. Özellikle ırkçı görüşlerin yeniden daha açık biçimde savunulduğu bir dönemde bu, önemli bir başlangıç noktası.”
Sinanoğlu, bu nedenle siyasetin ırkçılıkla mücadeleyi güçlendirmesi gerektiğini belirterek siyasi eğitim ve önleyici çalışmaların genişletilmesi, ırkçılıkla ilgili toplumsal tartışmaların desteklenmesi ve kurumsal engellerin ortadan kaldırılması çağrısında bulundu.
Kamu Kurumlarında Irkçılık Olduğunu Düşünenlerin Oranı Yüzde 40,8
Araştırmada ırkçılığın genel varlığı ile kamu kurumlarındaki ayrımcılığa ilişkin değerlendirmeler arasında önemli farklılıklar tespit edildi. “Alman kamu kurumlarında ırkçı ayrımcılık var.” ifadesine katılanların oranı yüzde 40,8 olarak ölçüldü. Katılımcıların yüzde 26,7’si bu görüşü reddederken yüzde 32,5’i “kısmen katılıyorum, kısmen katılmıyorum” yanıtını verdi. İfadeye tamamen katılanların oranı yüzde 15,4, büyük ölçüde katılanların oranı ise yüzde 25,4 oldu.
Kamu kurumlarındaki ırkçılığa ilişkin değerlendirmelerde en belirgin farklılıklardan biri yaş grupları arasında görülüyor. 18-24 yaşındakilerin yüzde 58,9’u kamu kurumlarında ırkçı ayrımcılık bulunduğunu düşünürken 25-34 yaş grubunda bu oran yüzde 59,5’e ulaşıyor. Buna karşılık 55-64 yaş grubunda yüzde 32,3’e, 65 yaş ve üzerindekilerde ise yüzde 30,1’e düşüyor: Kamu kurumlarında ırkçılık bulunduğu görüşüne katılım bakımından 25-34 yaşındakiler ile 65 yaş ve üzerindekiler arasında yaklaşık 29 puanlık fark bulunuyor.
Cinsiyete göre yapılan karşılaştırmada da farklılık görülüyor. Kadınların yüzde 45,4’ü kamu kurumlarında ırkçı ayrımcılık bulunduğunu düşünürken erkeklerde bu oran yüzde 34,2’de kalıyor.
Irkçılığa maruz kalma ihtimali bulunan kişiler ile diğer katılımcılar arasında da önemli bir fark bulunuyor. İlk gruptakilerin yüzde 50,1’i kamu kurumlarında ırkçı ayrımcılık olduğunu belirtirken diğer grupta oran yüzde 37,7 seviyesinde.
Araştırmacılar, ırkçılığın varlığına ilişkin genel soruda birbirine yakın yanıtlar veren bu iki grubun, kamu kurumlarındaki ayrımcılık söz konusu olduğunda farklı değerlendirmelerde bulunduğuna dikkat çekiyor. Bununla birlikte her iki grupta da orta yanıt kategorisini tercih edenlerin oranı yaklaşık üçte bir seviyesinde bulunuyor.
Irkçı Bir Toplumda Yaşıyoruz” Görüşüne Katılım Daha Düşük
Araştırmada katılımcılara yöneltilen “Irkçı bir toplumda yaşıyoruz” ifadesine verilen yanıtlar da ırkçılığın genel varlığına ilişkin sonuçlardan farklılaşıyor. Katılımcıların yüzde 38’i Almanya’nın ırkçı bir toplum olduğu görüşüne katılırken yüzde 26,9’u bu değerlendirmeyi reddediyor. Yüzde 35,1’i ise “kısmen katılıyorum, kısmen katılmıyorum” yanıtını tercih ediyor.
Bu ifadeye tamamen katılanların oranı yüzde 12,3, büyük ölçüde katılanların oranı ise yüzde 25,7. Kadınlarla erkekler arasındaki fark bu soruda da görülüyor. Kadınların yüzde 44,5’i Almanya’nın ırkçı bir toplum olduğu görüşüne katılırken erkeklerde oran yüzde 30,8’de kalıyor. Yaş gruplarına bakıldığında, bu görüşe en yüksek katılım yüzde 48,9 ile 25-34 yaş grubunda görülüyor. Aynı oran 18-24 yaş grubunda yüzde 42,9, 65 yaş ve üzerindekilerde ise yüzde 34,1.
Irkçılığa maruz kalma ihtimali bulunan kişilerin yüzde 48,2’si ırkçı bir toplumda yaşadıkları görüşünü paylaşırken diğer katılımcılarda oran yüzde 35,4.
Araştırmacılar, özellikle kamu kurumlarında ve toplum genelinde ırkçılığa ilişkin sorularda orta yanıt kategorisini tercih edenlerin yüksek oranına dikkat çekiyor. Her iki soruda da katılımcıların yaklaşık üçte biri ifadeleri açık biçimde desteklemek veya reddetmek yerine bu seçeneği tercih ediyor.
Raporda, bu yanıtların nedenlerinin mevcut verilerle kesin olarak açıklanamadığı belirtiliyor. Araştırmacılara göre sonuçlar, toplumun önemli bir bölümünün ırkçılığın kurumsal ve toplumsal boyutlarını ne kesin biçimde reddettiğine ne de koşulsuz olarak kabul ettiğine işaret ediyor.
NaDiRa araştırmacısı ve çalışmanın diğer yazarı Tae Jun Kim, DeZIM’in basın açıklamasında bu durumu şöyle değerlendirdi: “Sonuçlarımız, ırkçılığa ilişkin farkındalığın, onun toplumsal ve kurumsal mekanizmaları hakkında kesin değerlendirmeler yapılmasını otomatik olarak beraberinde getirmediğini gösteriyor.”
Kim, bu konudaki görüşlerin neden daha belirsiz olduğunu mevcut verilerle kesin olarak açıklayamadıklarını belirtti. Araştırmacıya göre insanların ırkçılıktan ne anladıklarının ve ırkçılığın farklı biçimlerini nasıl algıladıklarının daha iyi anlaşılması için yeni araştırmalara ihtiyaç bulunuyor.
Irkçı Davranış İçin Bilinçli Bir Niyet Gerekli mi?
Araştırmanın ele aldığı bir başka konu, ırkçı davranışın mutlaka bilinçli bir niyete dayanıp dayanmadığı. Katılımcıların yüzde 62,8’i insanların ırkçı bir niyet taşımadan da ırkçı davranışlarda bulunabileceğini düşünüyor. Bu ifadeyi reddedenlerin oranı yüzde 10,6, orta kategoriyi tercih edenlerin oranı ise yüzde 26,5.
Araştırmacılar, gündelik hayatta ırkçılığın çoğu zaman bilinçli nefret, açık düşmanlık veya ırkçı görüşlerle ilişkilendirildiğini belirtiyor. Raporda atıfta bulunulan ırkçılık araştırmalarına göre ise kişinin kendisini ırkçı olarak tanımlamadığı veya ayrımcılık yapmayı amaçlamadığı durumlarda da bilinçsiz önyargılar ve kalıplaşmış düşünceler ayrımcı davranışlara yol açabiliyor.
NaDiRa araştırmacıları, katılımcıların yaklaşık üçte ikisinin bu ifadeye katılmasını, ırkçılığın yalnızca bilinçli ayrımcı davranışlardan ibaret olmadığı yönündeki anlayışın toplumda yaygın olduğuna işaret eden bir bulgu olarak değerlendiriyor.
Yaş gruplarına göre yapılan karşılaştırmada, insanların bilinçli bir niyet olmadan ırkçı davranabileceğini düşünenlerin oranı 18-24 yaş grubunda yüzde 72,1, 25-34 yaş grubunda yüzde 72,3 olarak ölçüldü. Bu oran 55-64 yaş grubunda yüzde 57,5’e, 65 yaş ve üzerindekilerde ise yüzde 56,5’e düşüyor.
Eğitim düzeyine göre de farklılıklar görülüyor. Düşük eğitim seviyesindeki katılımcıların yüzde 55,2’si bu görüşü desteklerken orta eğitim seviyesindekilerde oran yüzde 59,9, yüksek eğitim seviyesindekilerde ise yüzde 69,9.
Irkçılığa maruz kalma ihtimali bulunan kişiler ile diğer katılımcılar arasındaki fark ise sınırlı. İlk grupta bu görüşü destekleyenlerin oranı yüzde 61,5, diğer grupta yüzde 64,7. Araştırmacılara göre bu sonuç, ırkçı davranışın bilinçli bir niyet gerektirmediği düşüncesinin yalnızca doğrudan ayrımcılığa maruz kalabilecek kişilerle sınırlı olmadığını gösteriyor.
Araştırma Kapsamı ve Metodolojisi
NaDiRa’nın yeni çalışması, Ekim-Aralık 2025 döneminde Almanya genelinde 8.171 kişiyle gerçekleştirilen anketin verilerine dayanıyor. Veriler, 2022 yılından bu yana ırkçılık ve ayrımcılığa ilişkin tutumları ve deneyimleri düzenli olarak inceleyen NaDiRa.panel araştırmasının altıncı dalgasından elde edildi.
Araştırmanın yöntemsel özelliklerinden biri, Sahra Altı Afrika, Güney, Doğu ve Güneydoğu Asya, Türkiye ve Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerle bağlantılı kişilerin örneklemde özellikle yüksek oranda temsil edilmesi. NaDiRa’ya göre bu yöntem, ayrımcılıktan daha sık etkilenebilecek grupların değerlendirmelerinin daha ayrıntılı biçimde incelenmesine imkân tanıyor. Sonuçların Almanya nüfusunu temsil edebilmesi amacıyla örneklem tasarımı ve ankete katılımdaki farklılıklar dikkate alınarak istatistiksel ağırlıklandırma uygulandı.
Araştırmada kullanılan “ırksallaştırılan kişiler” kategorisi, katılımcıların kendi kimlik tanımlamalarına dayanıyor. Kendilerini siyahi, Asyalı, Müslüman veya Doğu Avrupalı olarak tanımlayan kişiler bu kapsamda değerlendirilirken yalnızca kendisini “göç geçmişi olmayan Alman” olarak tanımlayanlar karşılaştırma grubunu oluşturuyor. Katılımcıların birden fazla kimlik kategorisini seçmesine de imkân tanınıyor.
Anket sorularında beş dereceli bir katılım ölçeği kullanıldı. Sonuçların değerlendirilmesinde olumlu ve olumsuz yanıtlar kendi içlerinde birleştirilirken “kısmen katılıyorum, kısmen katılmıyorum” kategorisi ayrı tutuldu. Soruyu anlamadığını belirten, yanıt vermeyen veya bilmediğini söyleyen kişilerin yanıtları ilgili yüzde hesaplamalarına dâhil edilmedi. Bu nedenle sorulara göre geçerli yanıt sayısı farklılık gösteriyor.
Araştırma, ırkçılığın ve ayrımcılığın fiilî sıklığını değil, toplumun bu konudaki algılarını ölçüyor. Dolayısıyla kamu kurumlarında ırkçı ayrımcılık bulunduğu görüşüne katılımın yüzde 40,8 olması, kurumlarda ayrımcılığın hangi sıklıkta gerçekleştiğini doğrudan göstermiyor.
Çalışma, farklı yaş ve toplumsal grupların değerlendirmelerinin neden birbirinden ayrıştığına ilişkin de kesin bir nedensel açıklama sunmuyor.
Araştırmacılardan Siyasete Irkçılıkla Mücadele Çağrısı
Araştırmanın sonuç bölümünde, Almanya’da ırkçılığın varlığının toplumun büyük çoğunluğu tarafından kabul edildiği, ancak kurumsal ve toplumsal boyutları konusunda daha farklı değerlendirmelerin bulunduğu belirtiliyor.
Araştırmacılara göre ırkçılığa ilişkin toplumsal tartışmaların yalnızca ırkçılığın var olup olmadığı sorusuyla sınırlı kalmaması gerekiyor. Raporda, ırkçılığın hangi alanlarda ve hangi mekanizmalar üzerinden etkili olduğunun anlaşılmasının önemine dikkat çekiliyor.
Bu kapsamda gündelik hayattan somut örneklerin kullanılması ve farklı toplumsal kesimlere hitap eden anlaşılır bir dilin benimsenmesi öneriliyor. Araştırmacılar, bu yaklaşımın ırkçılığın farklı biçimlerinin ve etkilerinin tartışılmasını kolaylaştırabileceğini belirtiyor.
NaDiRa Direktörü Cihan Sinanoğlu ise sonuçlardan hareketle siyasete ırkçılıkla mücadeleyi güçlendirme çağrısında bulunuyor. Sinanoğlu, siyasi eğitim ve önleyici çalışmaların genişletilmesinin yanı sıra yapısal ayrımcılığın ve kurumsal engellerin ortadan kaldırılması gerektiğini vurguluyor.
Raporun sonuç bölümünde ayrıca toplumsal kutuplaşma ve demografik değişim karşısında eşit haklar, aidiyet, fırsat eşitliği ve toplumsal kurumlara erişim meselelerinin giderek daha fazla önem kazanacağı ifade ediliyor.
Araştırmacılara göre ırkçılıkla mücadele yalnızca doğrudan ayrımcılığa maruz kalan kişilerin korunmasıyla sınırlı değil. Çalışmada, ırkçı eşitsizliklerin ve kurumsal engellerin ortadan kaldırılması, göçle şekillenen Almanya toplumunun tamamını ilgilendiren siyasi ve toplumsal bir sorumluluk olarak değerlendiriliyor. (P)










